RÜŞD, İRŞAD ve MÜRŞİD

İTAAT, İNTİHARDIR.

İtaat zinciri, kaldırılamaz bir yüktür.

Tabi olmak için kişinin benliğini öldürmüş olması gerekir.

Birilerine tabi olan Müslümanların Kur-ana girişi engellidir.

Bu surede RAB ile aynı fikirde olmayan,

onunla aynı dinde de olamaz.

Karar vakti gelmiştir…

Müslüman kişi, sloganlıktan çıkarıp

RAB kelimesinin anlam hudutlarına vakıf olmak zorundadır.

RAB, ÖĞRETEN, TEKAMÜL ETTİRENDİR.

Ve önemli nokta:

Zahir boyutta:

RAB herkesin öğretmeni değildir.

RAB sadece mürşidinden vazgeçenlerin öğretmenidir.

RAB, ÖĞRETENDİR.

RAB TEK ÖĞRETENDİR.

MÜRŞİDE TUTUNMA FELSEFESİNİN ALTINDA,

RABBIN ÖĞRETEMEYEBİLECEĞİ KUŞKUSU YATMAKTADIR.

Kale lehu musa hel ettebiuke ala en tüallimeni mimma ullimte RUŞDA

-Musa’nın sözündeki ruşda…-

Rüşd doğru yol…

İrşad doğru yola ermek…

Ve Mürşid, doğru yola ERDİREN…

RÜŞD, İRŞAD ve MÜRŞİD…

İSLAM bu üçlünün birincisidir. Rüşd’ün kendisidir. İrşad, İSLAM olmaktır. Ömürler boyu sürecektir… Ve üçlünün üçüncü maddesi…

Bu kutlu yolculuğun mürşidi kim olacaktır?

ALLAH İLE MÜSLÜMANLAR ARASINDA

“mürşid” KONUSUNDA BİR ANLAŞMAZLIK VARDIR.

ALLAHA GÖRE MÜRŞİD,

DOĞRU YOLA ERDİREN RABDIR.

VE BİLDİĞİMİZ KADARIYLA RAB TEK MERKEZLİ ÇALIŞIR,

ŞUBE, BAYİ YA DA TEMSİLCİSİ YOKTUR.

“Kullarım Beni sana soracak olursa,

Muhakkak ki Ben pek yakınım.

Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.

Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve

Bana iman etsinler. Umulur ki İRŞAD olurlar.”

Güzel Kur-an’ın Bakara Suresi 186. ayeti

İSLAM öncesi çağlarda insanın yeni olgunlaşmaya başladığı o günlerde, RAB, ilk olgunlaşanlar üzerinden insanlara öğretimlerde bulunmuştur, bu doğrudur. O günlerde başlayan bu anti-İslami gelenek, İslam sonrasında da devam etmiştir.İrşad olunma geleneği ortadan kaldırılmadan İSLAMA giriş, İslamın girişine giriş mümkün değildir. Mürşidler kadrosu, eski çağların, emekliye sevkedilmiş, varoluştan tasfiye edilmiş bir kadrosudur.

ALLAH,

MÜSLÜMANLARIN ÇOK YAKINDAN TANIDIĞI BİR İSME,

KENDİSİNİN DAHİ

İRŞAD ETME GÜCÜNÜN OLMADIĞINI SÖYLETTİRMİŞTİR.

- De ki:”Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de bir İRŞAD sağlayabilirim.”

 

Muhammedin YAPAMADIĞINI onun ümmetinden birilerinin

YAPABİLİYOR olması oldukça düşündürücüdür.

Bu ümmette, Muhammedi AŞMIŞ kutsal Müslümanlar vardır…

Eğer gerçekten varsa…

Muhammed gür bir sesle ben Allahın peygamberiyim demişti.

Bu İslam büyüklerinin de aynı gür sesle

“BİZ MUHAMMEDDEN DAHA İLERİDEYİZ.

ONUN YAPAMADIĞINI YAPABİLİYORUZ.

BİZ PEYGAMBERDEN DAHA EVLA MÜSLÜMANLARIZ.”

Diyecek bir cesareti göstermelerini bekleriz.

KABALİSTLER, bu cüreti binlerce yıl önce göstermişlerdir.

KABALİSTLER, Müslüman mürşidler gibi

Muhammede ölümüne bağlı görüntü içinde,

Muhammed felsefesine ölümüne aykırı işler yapmamışlardır.

KABALİSTLER, Musa’yı  FESHETMİŞLERDİR.

MUSA’dan önce de Yahudidirler. Musa’dan sonra da…

Hiçbir zaman MUSEVİ olamamışlardır.

Kendinde irşad YETENEĞİ gören İslam önde gelenleri,

Kendilerine irşad yeteneği yüklediklerinde,

Ortaya Muhammedsiz bir İslam çıkıvermiştir.

Kabalistlerin gösterdiği dürüstlüğü göstermeleri gerekir.

Hürmetli sıfatlar silsilesinin, bitmez tükenmez övgüler perdesinin arkasından gerçek yüzlerini çıkarmalı ve

“BİZ MUHAMMEDİ TANIMAYANLARDANIZ”

diyebilmelidirler.

İslamın önündeki en büyük engel,

KARŞIDAKİLER DEĞİL İSLAMIN İÇİNDE,

MERKEZİNDE VE HATTA EN ÖNÜNDE OLANLARDIR.

Bize düşen, onlara peygamberden evla olmadıklarını,

Daha kendilerini bile İRŞAD edememiş olduklarını ispatlamaktır.

Bu şehirde, doğrunun yol göstericisi tek bir tanedir.

…mey yehdillahu fe huvel muhted, ve mey yudlil f elen tecide lehu VELİYYEM MURŞİDA.

…Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla irşad edici bir veli bulamazsın.

Güzel Kur-an’ın Kehf Suresi 2. ayeti

RAB, ER KİŞİYİ DOĞRU YOLA ARTIK BAMBAŞKA BİR TEKNOLOJİYLE ULAŞTIRMAKTADIR.

O TEKNOLOJİNİN ADI KUR-ANDIR.

O –kur-an-, -ilerruşdi- GERÇEĞE VE DOĞRUYA yöneltip iletiyor. Bu yüzden ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.”

Güzel Kur-an’ın Cin suresi 2. ayeti

RABBİNE ORTAK KOŞMAK…

Musa’nın o gün Hızır’la kıyısından döndüğü felaket budur.

KENDİNE MÜRŞİD EDİNEN,

RABBİNE ORTAK BULMUŞ DEMEKTİR.

RABBIN DEĞİL

BAŞKA BİR ÖĞRETMENİN DERSİNE GİRMEYİ SEÇMİŞTİR.

O günlerde Süleyman’ın boyunduruğu altına giren cinlerin hepsi, Kur-andan sonra özgürlüklerine kavuşmuştur. Yukarıdaki ifade cinlere aittir. Cin gibi kullanılma deyiminin Kur-anla birlikte tarihe karıştığı, Binler tarihinin en kadim gününden gelmedir.

CİNLERİN O GÜN BAŞARABİLDİĞİ ŞEYDE

SIRA BUGÜN, MÜSLÜMANLARDADIR.

Kur-anın hüküm sürdüğü bir dünyada kozmik anayasanın eşitlik ilkesi işler.

Aşağıda olan herkes birdir.


Bu kıssanın gerçek adı:

MUSA’NIN HIZIR’A BAŞKALDIRISIDIR.

 

DONA – LEVH-İ MAHFUZ’dan 38.

KUR’ANTUM KUR’AN’I DEVRİM

www.tanrinindogumgunu.com

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

www.izmirliahmetkaya.com

http://www.dogumgunu.com.tr


 

LEVH-İ MAHFUZ 2012

LEVH-İ MAHFUZ

2012 yılını dini çetelerden arındırma,

imamlarına esir düşmüş tüm Müslümanları

özgürlüklerine kavuşturma yılı olarak ilan etmiştir.

Tüm İslam Alemine

ve yavrularına hasret tüm ana babalara,

hasret kardeşlere hayırlı olsun.

Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun…

LEVH-İ MAHFUZ 2012 yılını dini çetelerden arındırma, imamlarına esir düşmüş tüm Müslümanları özgürlüklerine kavuşturma yılı olarak ilan etmiştir. Tüm İslam Alemine ve yavrularına hasret tüm ana babalara, hasret kardeşlere hayırlı olsun. Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun…

http://www.tanrinindogumgunu.com/

 

 

 

DAR Dinlilik – 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

8 ŞUBAT 2012, 01:17:28

Dar Dinlilik… Din-i Darlık…

Sayın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı;

Allah’ın insanoğluna verdiği özgür iradenin doğasıyla çelişerek
ve Allah tarafından HÜR yaratılmış insana belirl bir inanç elbisesi dayatarak
Haddinizi aştığınız konuşmanızı üzüntüyle izledik.

Sizi ivedilikle bir dindarın asla yüksünmeyeceği o ibadete çağırıyoruz.
Derhal Allah’ınızdan bağışlanma, ülkenizden özür dileyiniz.
TEVBE EDİNİZ.

Gidişiniz gidiş,
Diliniz barış,
Yolunuz insanlık yolu değildir.

Şahs-ı Manevi olmayı dindar olmakla eştuttuğunuz,
Dindar olmanın karşıtlığını ise madde bağımlısı olmakla harmanladığınız konuşmalarınızda
Yanlış anlaşıldığınızı düşünüyorsanız da TEVBE EDİNİZ.
Allah’ınızdan bağışlanma, ülkenizden özür dileyerek.

Öyle inançsız DarDinliler vardır ki.
Ve öylesine imanlı ateist adamlar vardır ki siz bunları bilemezsiniz. Anlayamazsınız.

Üstü kapalı olarak, imalar ve göndermeler üzerinden yapmış olsanız da
Nasıl insanların iyi insan ve hangi insanların imanlı insan olduğunu siz işaretleyemezsiniz.
Allah’ın HÜR yarattığı kullarını hiçbir dayanakla yaftalayamazsınız.
İmalarla buna teşebbüs dahi edemezsiniz.
Mecliste beşbin sandayeniz daha olsa buna elverişli ‘çoğunluğunuz’ asla yoktur. Olmayacaktır.
Bu tasnifi yapacak yer TBMM’nin değil Cenab-ı Allah’ın kürsüsüdür.

Sınıflara asılacak tahtalara bile ‘Akıllı’ vasfını yapıştırdığınız bu günlerde,
Sizi aklederek konuşmaya davet etmek görev ve sorumluluğumuzdur.
Siyasetin fırtınalı yelkenlerinde,
konudan konuya atlayarak kendinizi soktuğunuz bu en tehlikeli denizlerden derhal çıkınız.
Gaflete düşmeyiniz, Aklınızı başınızdan asla ayırmayınız.

DinDar olmayanlara uyuşturucu kullandıran

o inanç sisteminize de söyleyiniz;
Yeryüzünün en fazla uyuşturucu kullanan ülkelerinden en başlıcası DinDar İran’dır.
Ve HaşHaş’ın anavatanı da köktendindar Taliban Afganistan’ıdır.

Adaleti tesis etmek üzere aldığınız bir yetkiyi,
bizatihi adaleti ihlal etmek üzere kullandığınızda
Allah’ın Yüce ve Şaşmaz İLAHİ Adaletini yerine getirecek olan ‘yargıçlar’
Sizin partinizden seçilmeyecektir.
İşte bunu hiç unutmayınız…

Levh-i Mahfuz Haddini Aşan Başbakanlar Güncellemesi.

 

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Törenlerinin iptal edilmesi ne kadar doğal?

Dindar-muhafazakâr kesim, Cumhuriyet Bayramlarından hazzetmiyor.

Terör ve deprem, sadece birer bahane.

Bir cumhuriyetin, Cumhuriyet’inin kuruluşunu kutlamaması gerçekte hayal dahi edilemez.

24 asker kaybımızdan sonra muhalefetin iktidarı istifayı düşünmeye çağırması elbette ki, PeKaKa isimli örgütü onore edici bir davranıştı. Sayın Başbakan, muhalefetin bu aldanışını gündeme getirdikten birkaç gün sonra, kendi eliyle terör örgütüne tarihinin en büyük payesini verdi. Doğal afet faktörüyle birlikte terör örgütü artık Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal ettirebilen, bir diğer deyişle

CUMHURİYETİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN ETMİŞ

BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MERTEBESİNE YÜKSELTİLMİŞTİ.

Her siyasi iktidar ardında utanacağı izler bırakır. 29 Ekim kutlamalarının iptal edilmesi, bu siyasi iktidarın 10 yıllık iktidarı boyunca imzaladığı en utanç verici karardır. Bu kadar davalardan, bu kadar uzun zamandır tutuklu yargılanan insanlar varken, Denizli fenerli bir davanın tutukluluların enjeksiyonla çekilip dışarı bırakılması da şüphesiz utanç vericiydi. Bir grup insan için partilerinin adındaki kelimenin üzerini çizmekten çekinmediler.  Bu utancı ancak, diğer siyasi cenahın tutuklularını dışarı çıkartarak çözebilirler.

O parti, o güne kadar, ADALET’i gitmiş, sadece bir kalkınma partisidir.

Deprem ve terör, elbette ki toplumumuza büyük bir acı yaşattı. Bunun yanında kenetlenmeler de yaşattı. Zaten ‘kutlama’ derken kimse tavernalarda tabak kırmaktan dansöz oynatmaktan bahsetmemişti ki? Burada bahsedilen devletin gövde gösterilerinden, milletin birarada yaşama coşkusundan başkası değildi. Ah ahh…

Herşeye rağmen bu gafleti, ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ gibi bir çerçeveden görmeyi de doğru bulmam. Dindar nüfusumuz için fazla bir anlam ifade etmeyen bir gün 29 Ekim… Çünkü Cumhuriyetin ilan ediliş şekli ve içeriği ile daha o günlerden hemfikir değiller. ‘Kutlama’ içten gelen birşeydir. ‘Kutlasanıza ulan’ olmaz. Bir toplumun neredeyse yarısı, devletine ruhunu veren organizasyondan mutlu değilse bunda Cumhuriyet’in hiç suçu yok mudur? Elbette ki vardır. Bu da, muhasebenin bizim kendi vicdanımıza düşen kısmıdır. Cumhuriyetimiz daha buluşturucu, daha birleştirici bir konsepte bürünmelidir.

Bizler kardeşiz ve bu yüzden hatalarımız da ortak ve birbiriyle içiçe. Karşıt kardeşini bir yanlış içinde görürsen iyi araştır, o yanılgının akrabalarının sende de mevcut olduğunu göreceksin.

Türkiye’nin ideolojik sorunları her zaman en az iki ayaklıdır. Sorunları ve yakınmaları tek taraflı yapacaksak, hatayı hep diğer ayağa yıkacaksak ben yokum. Kendi yanlışlarımızı da kınayabilecek gücü bulabiliyorsak ben her zaman buradayım.

Firavunların Mısır’ından başlayarak insanlık, kendini cumhuriyetin (devletin) sahibi olarak addeden sınıflardan çok çekmiştir. Bizim Cumhuriyetimizin ihtiyacı olan biraz da ‘sahipsiz’ kalmaktır. Hiçkimsenin değil herkesin cumhuriyeti. Bir yerlerde birşeylerin yanlış tasarlandığı zaten çok açıktır. Eğri oturalım, doğru konuşalım.

PeKaKa isimli organizasyon, bir terör örgütü formunu aşalı çok olmuştur. Terör örgütü, devletlerin güvenlik güçlerinden fellik fellik kaçan gürahlara denir. Bu gruplar kaçmak bir yana, günaşırı devletin karakollarına baskına gelmekteler. El Kaide Pentagon’u bir kere vurmuştu. Bu insanlar her gün bir başka karakolumuzdalar. Aslına bakarsanız buna baskın da denilemez. Baskın beklenmedik bir şeydir. Şu an hiçbir güvenlik noktamızın ‘baskına’ uğraması sürpriz değildir.

Kaybettiğimiz askerlerimizin ailelerine yazdıkları mektuplara bir bakın. Bunlar hiç beklenmedik ölümlerin satırları değildir. Pek çoğu vefat edeceklerini biliyor durumdadır. Bu ortamı terör ortamı olarak niteleyemeyiz, çok hafif ve yanıltıcı kalır. Bu, lokal bir içsavaştır. Devlete karşı bir kalkışmadır. Çok sert bir isyandır. Ve evet eylemleri, namertcedir. Sonuçta öldürdükleri, lejyonerler değil halk çocuklarıdır. Terörize eylem sadece bir sonuçtur.

Şu günlerde ordumuz adına bir kalkışma, bir ayağa kalkma belirtileri aldığımızı da belirtelim ki bu da güzel bir gelişmedir. Fakat son birkaç yılda, bu kadar köklü ve güçlü bir ordunun bu insanlar karşısında bu kadar aciz durumlara düşürülmesinde gaflet, dalalet ve hatta hıyanet kokuları aldığımı da söylemek zorundayım. Üzerine üniforma geçirmiş bir ihanetten bahsediyorum.Mehmetçiklerimizi kimi rütbelilerin siyasi müstevlerine kurban vermiş olma ihtimalimiz oldukça yüksektir.

Ayrıca… Bizim devletimiz o çocuklara kendisi ne zaman değer vermiştir ki,

eşkiyalardan insanlık beklenmektedir?

Askerlerimiz ‘sağolsunlar’, geçmişte üniformalarını o kadar haddini aşan işlerde kullandılar ki, bir vatan için mukaddes sayılabilecek o giysilerinin saygınlığını, itibarını neredeyse yok ettiler. Muhafazakâr unsur olsun, etnik unsur olsun, insanlarımızın azımsanamayacak bir bölümü, o kadar üniformalının birarada olduğu bir ortamı  ’tören’ olarak, ‘kutlama’ olarak algılayamaz durumdadır. Haksızlık payları daha büyük olmakla birlikte, haklılık paylarının da olduğunu görmek zorundayız.

Geçtiğimiz yıl, Emir’cik omuzlarımda bir Cumhuriyet bayramı yürüyüş kortejinin içindeydik. BU YAZIYI, bizler sevinç içinde yürüyen ‘modernler’ olarak Cumhuriyet Bayram’ımızı kutladığımız sırada, yolun kenarında buruk bir ifadeyle korteji izleyen başörtülü kardeşin gözlerinde gördüm ve yazıyorum.

Elinde titrek ritimlerle sallanan bir bayrak var… Kortejde öyle bir coşku var ki. Onu bir karadelik gibi çekerek içine almak istiyor. Katılmak istiyor o da. Bu coşkunun parçası olmak istiyor. Fakat emin değil. Önyargıları konusunda haksız olmakla birlikte, o kortejde onu dışlayan, onu o kıyafetleriyle, o mukaddesleriyle, içeride istemeyen ve bu fikrini attığı sloganlarla açıkça beyan eden bir hayat görüşünün var olduğu da bir gerçek. Atılan sloganların onda bıraktığı izi görünce, onun zihin haritasında meydana gelen titreşimlere kulak verince, o coşkulu kalabalığın sürüklendiği yer beni rahatsız etti. Benim Cumhuriyet yürüyüşüm bu olamazdı. Kenarda seyredecek kimseyi bırakmayacak bir yürüyüş olmalıydı benim Cumhuriyet yürüyüşüm.

Bu yürüyüşler, belirli bir siyasi duruşun ifadesi olmaktan çıkarılmadıkça Türkiye’nin muhafazakâr ve etnik ötekilerinin bu yürüyüşlerin coşkulu bir parçası olmayacağı açıktır. Diğer yanda, o siyasette bu coşku olmayınca, bir diğer siyasetin de bu coşkuya sahip çıkacağı da bir gerçektir. Hepinize tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna hoşgeldiniz derim ben.

Arada bir gazetelerin manşetlerine şöyle bir bakarım. Geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen’in gazetesiydi sanıyorum. Bir başlık dikkatimi çekti. Anayasa komisyona çalışmalarıyla ilgili bir haberin başlığı halkın ‘yeni anayasa coşkusu’ yaşadığından dem vuruyordu. Bu başlık bana 12 Eylül dönem gazetelerini hatırlattı. Bu haberin ‘Evren Cumhurbaşkanı seçildi, vatandaş rahat nefes aldı.’ manşetlerinden hiçbir farkı yoktu. Allah aşkına söyleyin etrafında coşku göreniniz var mı?

Bu ülkenin en eğitimli kesimlerinin… Şöyle diyelim. Dünyanın en donanımlu Müslümanları olan cumhuriyetçi Türk modernlerin, bu denli küstürüldüğü, ülkeleri adına mukaddes gördükleri bir günü bile doyasıya yaşamalarına izin verilmediği bir ortamda ‘yeni anayasa coşkusu’ndan bahsetmek, muhafazakârın muhafazakâra yaptığı kara propagandadır. Hakikatle hiçbir ilişiği yoktur.

Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez.

Her ikisi de farklı dünyaların mukaddesleridir.

Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere, dünyada bu denli takdir görmeye başlamasında, örnek alınmasında o küstürülmüş modernlerin payı muhafazakârlardan daha çoktur. Unutmayın ki Arap ülkeleri TGRT’lerin, Samanyolu TV’lerin değil Kanal D’lerin Show TV’lerin takipçileridir.

Ak parti adı verilen Ortadoğu vizyonu, içinde Türk modernlerinin olmadığı bir senaryoda kocaman bir sıfırdır. Ve an itibariyle Türkiye’nin bölgesel değeri dindarlarından değil çok daha büyük ölçüde modernlerinden ileri gelmektedir. İhtiyaç dindar figür ise, Ortadoğu’da dindardan bol başka bir figür var mıdır? Mesele dindarlıksa muhafazakârlıksa, Türkiye İran’ın eline su dökebilecek midir?

Etnik gruplarıyla, azınlıklarıyla barıştığı şu günlerde, Türkiyemizi gönlü alınacak ‘minik’ bir azınlık daha beklemektedir:
MODERNLER.

Kendi modernlerini mutlu edememiş bir Türkiye’nin

Ortadoğu’nun yenilikçi ağabeyi olması asla mümkün olmaz.

Arap Baharı’nı yaşatan ruh,

Batı’yla entegre olma konusundaki karşı konulamaz istektir.

Yüzünü batıya dönmüş vatandaşlarına manevi sıkıştırmalarda bulunan bir Türkiye,

Arap Baharı’nda tarihinin en soğuk kışını yaşar.

Arap Baharı’nın rol modeli, Türk modernleridir.

Unutmayın onlarda Fethullah’lardan bol başka birşey yoktur.

Onlar, Kıvançların, Tubaların peşindedirler.

Aşk yaşayabilen Müslümanların özlemindedirler.

Din hocalarının değil.

Birisinin muhafazakâr Türk basınına ‘Başbakan karizması’ kavramını ne denli abuk noktalara getirdiğini haber vermeli. Sempati duygusu bu kadar da abartılamaz.

BİZ TEK KARİZMA TANIRIZ, ONUN ADI TÜRKİYE’DİR.

Arkasında Türkiye karizması olmayan siyasi karizmalar da yağız ama kifayetsiz birer delikanlı hükmünde olacaktır. İnsanlar değerlerinin nereden ileri geldiğini iyi bilirlerse, değerlerini ileri taşımanın da yolunu bulabilirler.

PARASIZ ÖĞRETİM PANKARTINDAN ÖTÜRÜ

19 AY HAPİS YATAN GENÇLER İÇİN

KILINI KIPIRDATMAYAN BİR BAŞBAKAN’IN,

BEŞAR ESAD’A HANGİ SIFATLA

O DEMOKRASİ TELEFONLARINI ETTİĞİNİ

GERÇEKTEN ÇOK MERAK EDERİM.

Evet, Türkiye kalkınıyor. Evet, Türkiye uluslararası dünyada hiç görmediği bir saygıyı görmeye başladı. Korkarım, bunu siyasilerin kendi maharetlerinin bir sonucu zannetmelerinden korkarım.

Bu, Allah’ın yazdığı bir kaderdir.

Siyaset kurumunun, gölge etmemek dışında bu gelişmedeki katkısı oldukça sınırlıdır.

Gölge etmemek de siyasetçi bakımında çok talihsiz bir geçmişe sahip olan Türkiyemiz için bir değerdir. Ama o kadardır. Cesaret, mertlik bunlar hükümetimizde bizim de olumlu bulduğumuz değerlerdir. Fakat bunlar, bu gelişmeleri yaratmaya yetmeyecek minik meziyetlerdir. Kimse üstüne alınmasın, bu Tanrı’mızın Türkiye’mize biçtiği kader rolünün bir çıktısıdır. Duble yol inşaatlarıyla falan ilgisi yoktur.

Hükümetimiz, bir piyango bileti gibi bir anda hesabında bulduğu,

nereden geldiğini kendisinin de pek anlamadığı

bölgesel kredinin artık sonuna gelmiştir.

Bu nokta, Davutoğlu tezleriyle ilgili oluşturulan muhafazakâr mitlerin de sonudur.

Sayın güleryüzlü dışişleri bakanı. Nerelere gidersen git.

Buradan aya mekik de dokusan,

modern Türklerin kalplerini kazanmadığın müddetçe

bu yeni Ortadoğu’da sen de koca bir hiçsin.

2012′YE SEN DE HOŞGELDİN.

Sayın Başbakanımız için geçmişte yazdığımız bir ateşten gömlek yazısı vardı.

O yazı, asıl önümüzdeki dönemin yazısıdır.

Ateşten gömleğin ateşten düğmeleri ateşten iliklere daha yeni yeni geçmeye başlamıştır.

O yangınlı gömlek omuzlarına oturmak üzeredir.

Allah anneciğine gani gani rahmet eylesin.

Gözyaşlarını gördük, kendi gözyaşlarımız bildik.

Fakat önümüzdeki dönemde bu gömleğin ona yaşatacaklarının yanında

o gözyaşları da solda sıfır kalacaktır.

Arap Baharı’nın ardındaki tek gerçek İslam güneşidir. Levh-i Mahfuz’un özgürlükçü Kuran tefsiri ile bu önünde engel tanımayan özgürlük yürüyüşü aynı elden çıkmadır. Sahibi aynıdır. Bugünleri yıllar önce yazıp haber verdiğimizde fantezi zannedenlerin, şimdi yazacaklarımızı da fantezi zannedecekleri gün gibi açıktır.

Türkiye’deki siyasi iktidar, hayata muhafazakâr davrandığı müddetçe

yeni dünya düzeni sürecinin dışında

ve hatta karşısında kalmaya mahkumdur.

Kahire’den başlayan bir yürüyüş, Wall Street’te devam etmektedir.

Türkiye’deki siyasi iktidarın artık daha fazla taşıyamayacağı hastalığın yegane iksiri, aşağıdaki tek satırdadır:

Hatt-ı cemaat yoktur. Sath-ı cemaat vardır.

O cemaat bütün vatandır.

Kendilerine bildirdiğimiz kıyamet, Ortadoğu sorunlarına, içinde Türkiye’nin olmadığı odalarda çözüm bulunmasından da öte birşeydir. Arap baharı, bir çoklarını devirmiştir ve daha pek çok lider devirecektir. Ancak,

ARAP BAHARI’NIN NİHAYETİNDE DEVİRECEĞİ LİDERLERİN

EN SÜRPRİZ VE BAŞLICASI,

LİDER TAYYİP ERDOĞAN’DIR.

ISRARLARINDA ISRAR ETMEYE DEVAM EDEN ERDOĞAN’DIR.

Bu, halkımız bize görev vermezse bu makamdan kalkar gideriz’in ötesinde birşeydir. Bu bir çekiliş değil bir yıkılış olacaktır. Modernlerine muhafazakâr davranmakta inat eden, tüm Türkiye’yi kendi cemaati bilmemekte ısrar eden bir Tayyip Erdoğan’ı, Türk halkının değil %50′si, %90′ı da biraraya gelse gene de kurtaramayacaktır.

Bir insanın kendi kıyametini en şiddetle yaşayacağı an, ölümüne bağlı olduğunu düşündüğü kendi değerlerine gerçekte kendi elleriyle ihanet ettiğini farkettiği, bu gerçeğin kendisine ispatlarıyla sunulduğu andır. Dindar Müslüman intihar da edemez… Bu sarmaldan çıkışı yoktur. Bu, anahtarı olmayan çıkışsız dehlizlere atılmış bir cehenneme kilitleniştir.

Tek çıkış yolu, yeni bir bilinçtir, hayata başka bir bakıştır.

İçimdeki sesten 2012 fazı için aldığım emirler uyarınca

daha sert tonlarla buralarda olacağımı herkese bildiririm.

Kendisine 29 Ekim 2012′ye kadar süre verilmiştir.

Kendisi bilir. Ya da kendisini bilirler.

Seçim kendisinindir. Ya da kendisini seçerler.

Kader ile kıyamet arasındaki ince çizginin maddesi ısrar’dan yapılmadır.

Herkese, boynunu acımısızca kavramış bir kudretli elin zorla yaptırmadığı,

kendi gönlüyle razı olduğu müspet değişimler dilerim.

buRAK özDEMİR

DEVAM EDİYORRRRRRR

29 Ekim… (devam)

Okuycu ailemizde 29 Ekim yazısından çok mutlu olan dostlarımız olmuş. Mutsuz olanlarımız da olmuş haliyle. Onların mutlu, mutsuz nefeslerinin her bir zerresi benim için değerli. Nerede duracağımızı bunlar belirlemiyor olsa da.

Ortasından ikiye bölünmüş bir dünyanın, bir ülkesindeyiz. Bir gün sağ kolumuzu tedavi ederiz. Sol kolumuz bize kızar. Bir gün de sol kolumuzu tedavi ederiz. O zaman da sağ kolumuz bize kızar. Bu tedavi tam anlamıyla bittiğinde, işte ancak o zaman gereği gibi anlarız birbirimizi. İki sağ el ya da iki sol tokalaşamaz. Tokalaşmak için karşıt iki el gerekir.

İnsanları ve yaşam biçimlerini etiketleme yoluna gitmeyiz. Fakat bazı durumlarda, konu-konu-içinde durumlarda mevcut etiketleri, meramımızı tam isabet ettirebilmek adına kullanırız. Modern / Muhafazakâr etiketleri de bunlardan ikisidir. Etiketlerin olmadığı bir dünya için savaşıyoruz bu doğru. Lakin an itibariyle, bu ayrımlar da yaşadığımız hayatın bir diğer gerçeği. Muhafazakâr adlandırdıklarımız sıfır modern değiller. Modern dediğimiz insanlar da kafalarını laciverte boyayıp gezen marjinallerden değiller. Onların da kendi muhafazakârlıkları var. Bu kavramları telaffuz ettiğimizde herkes yazının kendi haritasının neresinde durduğunu anlayabiliyor. Önemli olan da bu.

Levh-i Mahfuz okuyucu ailesiyle ne kadar gurur duyduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Bu insanlar, ağırlıklı olarak haritanın modern tarafında durmalarına, şu anda ülkeyi yöneten siyasi anlayışla normal şartlarda taban tabana zıt bir duruşta olmalarına rağmen, Levh-i Mahfuz’un ‘onları anla’ demesiyle, muazzam bir anlayış içindeler.

Empati-Sempati kuruyorlar.

Her iki perspektife de haiz olabilmek için fazladan gayret sarfediyorlar.

Fakat herşeyin de bir sınırı olmalı.

29 Ekim’in zayıf gerekçelerle iptal edilmesi, artık son noktadır.

Bu insanlar, muhafazakâr dostlarımız, kardeşlerimiz en başlarda ‘değiştik’ demişlerdi. Onlara ‘hayır sizler değişemezsiniz’ denilmişti. Biz değiştiğini ifade eden herkese şans verilmesinin yanında olduk. Ben, gelişime taparım…. Ben, değişim tanrısının bir kuluyumdur. Değişim için savaşım, nefesimden de uzun olacaktır. Sadece muhafazakârlar değil. Bu evrenin herhangi bir köşesinde, her kimin değişim ve gelişim adına bir ihtiyacı, bir sıkıntısı varsa benim canım artık onundur. Başka özel bir sebebi yoktur. Bir de Türkiye’mizin özel rolüne verdiğimiz bir değerdir. Hayat bir teori değil. Şu anda masada bir hayat kurgulamıyoruz ve bu hayat ileride şu şu tarihte hayata geçecek birşey değil. Hayat, şu anda halihazırda yaşanan bir süreçtir ve biz Levh-i Mahfuz teorisiyle zihnimizde yeni bir hayat inşa ederken,, dışarıda halihazırda yaşanan bir hayatın sürüp gittiğini unutamayız. Sen, zihninde belli bir yere geleceksin bir süre sonra, birşeylere alışıyorsun. Fakat dünyada da yaşanan birşeyler var. Sen hazır olmadan da biz bu gelişmeler için hazır olmak zorundayız. Hazır olduğunda hak vereceksin fakat senin hak vermeni bekleyemeyecek kadar aciliyet taşıyor bazı konular. Özellikle Ortadoğu-Türkiye-Muhafazakârlık/Modernlik buluşması. Sen hazır olana kadar, hazır olan bizle hemfikir olmaman en başından beri olasılık dahilindedir. Bize kızacağın da ihtimal dahilindedir. Bir gün yeniden buluşacağımız da… Sen hazır olduğunda.

Cumhuriyet bayramlarından ne nedenle olursa olsun vazgeçiş, bizim müspet değişim tanımlarımızın içine girmez. Evet merhum Ecevit de iptal etmiştir. Fakat o deprem Ağustos 1999 depremidir ve askerlerimiz geçit töreninde boy göstermek yerine, enkazda vatandaşının yanında olmak isteyerek kendisine başvurmuşlardır. Zaten, o günleri hatırlarsanız kutlama yapmak için hiç de doğru bir zaman olmadığını da hatırlarsınız. 17 Ağustos, Van’la kıyaslanamaz. Van’da geç kalan, uyuyan bir devleti, bir millet ayağa kalkarak uyandırmıştır. Bu gelişme de göstermiştir ki, Türkiye’de devletinden daha büyük bir millet vardır. Ve ne ilginçtir ki, Van depremindeki doğu-batı kucaklaşması, Cumhuriyet bayramını belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız ölçekte anlamlı kılmıştır.

Bölgemiz ülkelerinden Tunus, ilk defa seçim yapmanın coşkusunu yaşadı. Libya… Kaddafi’yi öldürdüler, bunu kutluyorlar. Kaddafi, iyi bir ölümü haketmemiş bir insan da olsa hunharca bu ölüme tanık olmayı bizler haketmemiştik. Onun ölümünün onlar için anlamı büyük ve bunu anlayabiliyoruz. Tunus’u, Mısır’ı, Libya’yı selamlayan, kutlamalarını kutsayan sen nasıl oluyor da dünyada bir başka örneği daha olmayan bir Cumhuriyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikayesini küçümsüyorsun. Münasebet yoksunu bakanlarının eliyle ‘Ne yani resepsiyonlarda kahkahalar mı atsaydık?’ düzeyine indiriyorsun bu kadar insanın can vererek meydana getirdiği bir varoluşun yadedilmesini. Ankara’nın kahkahalarını bilemem, ağlayanlar daha çoktur millet nezdinde o günde.

Coşkulu Arap ülkelerine laik cumhuriyeti tavsiye edersin.

Hali hazırdaki yeryüzünün tek Müslüman laik Cumhuriyet’in kutlayıcılarına da

‘dağılın evinize’ dersin.

Bu şizofreni, artık kaldırılabilir limitlerin çok üzerine çıkmıştır.

Ortadoğu merkezindeki gelişmeler, bölgede Müslümanlık ile Modernite’nin buluşması, birleşmesi ve senkronize olması yönünde. Ve Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi içindeki modernitenin kalbinin kazanmadan, onlara karşı hoyratlıklarına ket vurmadan, Ortadoğu sahnesinde rol almayı istemekte.

Ergenekon davaları, Balyoz davaları, hepsine inandım, beklentim hepsinden halâ büyüktür. Masumlar bir an önce kenara ayrılsınlar ki, suçluları görebilelim demişimdir. Bunlar nereden çıktı canım şimdi diyenlerden olmamışızdır. Ama velakin. Denizli Fenerli bir davada, bir toplumun gözünün içine baka baka, birilerinin dışarı çıkarılması, herşeyden önce, istendiğinde insanların tutuksuz da yargılanabileceğini göstermiştir ki bu, Ergenekon ve Balyoz davasının özüne inanan insanların vicdanını korkunç bir ölçekte rahatsız etmiştir. Kimi insanların hakkındaki suçları öğrenemeden ölülerinin hapisten çıkabildiği bir süreç, ihanete uğratılmıştır. Bir grup cemaat insanını korumak kollamak adına. Bu insanlar size gerçekten bu kadar yakınlardıysa, onlara ‘Ülkemizdeki adalet duygusunun yara almaması adına sizi içeride tutmak zorundayız. Bunca insan içerideyken sizi çıkartamayız. Bunu anlayışla karşılayacağınıza inanıyoruz.’ diyebilmeliydiniz. Diyemediniz. Kendi davanıza sekte vurdunuz. Kendinizi sırtınızdan harakirilediniz.

Ortadoğu’daki yeni şekillenmelerde kimi yerli ağızların kenarından emperyal salyaların süzüldüğünü çok iyi biliyoruz. Yüce Allah o insanları, sizin yayılmacı öykülerinizi gerçek kılmak için serbest bırakmadı. Türkiye ilham verecek. Yol gösterecek. Uluslararası arenada ses verecek. Bu kadar. Bitti. Ötesi yok. Suriye Türkiye’ye bağlanmayacaktır. Suriye, kendine bağlanacaktır. Ötesi yoktur. Beyler ve Bayanlar. Tanrımızın planını çarpıtmayalım. İnsanî değerlerimi Milliyetçi dürtülerimize kurban vermeye kalkmayalım. ‘Osmanlı ruhu’ sözünün, bir mecazın ötesinde kimi insanlar tarafından çok farklı beklentilere büründürüldüğünü gözlemliyoruz.

Türkiye, modernite ile sıcak teması önce kendi içinde yaşayacak,

ondan sonra Batı ve Doğu ile buluşmasında öncülük üstlenecek.

Plan ve uygulama bu kadar basittir.

Ortadoğu turları, lider zirveleri bunlar turistik birer gezidir.

Master plan, gündemin arkasında işler.

Türkiye ‘arabulucu’ olmayı bir hobi haline getirdi. Herşeyde arabulucu olmak istiyor. Arabulunca ya da ara-arayınca çok mutlu oluyor…

Kiminle? Önemi yok. Bizi çağırın yeter. İsrailli tır şöförüyle, Filistinli bir otobüs şöförü Amerika’da çarpışsınlar meselâ. Buraya yazmaktayım. Sayın Dışişlerimizi bakanımızın adamları hemen orada biter.

- Arabulucu lazım mı abi?

Kimse Türkiye’yi kendi zihninin küçük rollerine sıkıştıramaz.

Türkiye ara-bulucu değil 2012 sonrasının dünya-birleştiricisidir.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki o ‘endamlı’ kalıbının içi,

Türkiye’nin modern+muhafazakâr hamuruyla doldurulmazsa bu,

içi boş bir maket olmaktan,

birkaç sararmış afiş asmaktan öteye gidemeyecektir.

Bu samimiyet olmayınca, Türk dış politikası yararlanmacı, fırsat kollamacı bir çehreye bürünüyor. Yararlanmacılığı, yanlışlıklar takip ediyor. Bir Türk vatandaşı olarak, iki elimin sorumlularının ölene kadar yakasında olacağı bir durum da NATO Füze Kalkanı anlaşmasıdır. Demokrasinin yakışanı, eğer niyet gerçekten demokratikleşmekse böylesi kritik, kadersel bir seçimin referanduma götürülmesi olurdu. Referandum olmayacaksa da bunun bir alt adımı olan, kamuoyunu seçeneklerimiz konusunda bilgilendirmek ve Türk milleti’nin genel eğilimini bir karara dökmek olurdu. Batı ile doğunun arasında kalmış bir Türkiye, neyin seçimini yaptığından haberi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğini bile oyladık. Yüzlerce yıllık komşumuz İran İslam Cumhuriyeti’ni düşman ilan etmeyi mi tartışmayacaktık? Lisan-ı münasiple sormuyorsan, bilgilendirmiyorsan Karayılan’ın yakalanmasının – serbest bırakılmasının gargaraya getirilmesine de kızmayacaksın o zaman.

Türkiye’nin son dönemde İsrail’e karşı sergilediği tavrı da samimi bulmadığımızı ilan ederiz. Mavi Marmara’nın üzerinden bir yıl geçmişken bir anda bir öfke kampanyası başlatıldı. Kodum mu oturtan bir devlet sesleri çıktı birden bire. Donanmamızın İsrail kıyılarına gidebileceği falan söylendi. Bunu biz bir yıl önce Mavi Marmara günü yazmıştık zaten. O gün gitmedi bugün neden gidiyor? Gitmeyeceği güvencesi Amerikalı makamlara zaten verilmiş de, gidebileceği neden bugünlerde dile getiriliyor? Bayram değil seyran değil bu öfke köpürtmesi nereden çıktı? dedikten kısa bir süre sonra gerçekle karşılaşıverdik. Türkiye füze anlaşmasıyla, düşman bellediği İsrail’i bir nevi Misak-ı Milli sınırlarına alıvermişti. Şu haberi Gırgır’da okusaydık, bu kadar komik olamazdı. Füzel kalkanları Türkiye ile Amerika işbirliğiymiş. Bize, İsrail’in bu bilgilerden yararlanmayacağı güvencesi verilmiş… Vay canına. Kurulduğu günden bu yana İsrail, herşeyi Amerika üzerinden yapmadı mı? İsrail’in can düşmanını vur. Sonra da bunun İsrail’le ilgisi yok, biz bunu Amerika için yaptık de. İran’ın Amerika’ya hangi zararı dokunmuş? Amerika’nın ve dünyanın İran’la tek meselesinin adı İSRAİL’dir.

Arap baharı, üzerinde Tanrı’nın elinin olduğu, bağımsız, samimi bir harekettir. Ve fakat dünyada, bu hareketten farklı sonuçlar elde etmek için bazı farklı planlar döndürülmekte. Kendi modernleriyle barışmamış muhafazakâr Türkiye hükümeti, bu eksiğinin bedelini bu karanlık planların saf uygulayıcısı konumuna düşmek tehlikesiyle ödemek üzere. Füze kalkanı meselesine bulaşmış olmamız bunlardan sadece biri.

Bu karanlık planlardan bir aşaması geçtiğimiz günlerde Amerika’da ortaya çıktı. Bir İngilizle bir Fransız Bir Alman meyhanesine gidip birer Rus votkası istemişler gibisinden bir fıkra olmalıydı bu: İran’lı ajanların Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne Amerika’da suikast düzenleyeceği haberi. ‘Kıskıvrak yakalanmıştı’ İranlılar… İran’ın açıklaması da güzeldi hani. ‘Yahu biz öldürmek istesek Arabistan’ın kralını öldürürdük. Ne işimiz var Büyükelçiyle? Ve bu işi neden ABD’de görecekmişiz ki?’ gibisinden birşeyler dediler. Bunda şaşıracak birşey yoktu aslına bakarsanız. ‘Düşmanı olmayan Arabistan, ABD’den 60 milyar dolarlık silahı niye alıyor? Tabi ki, İran’la dövüştürülmek için.’ diye yazmıştık çok önce. Suikasti önleyenin ABD olması da ayrıca güzeldi. Yazılan senaryonun bir gereğiydi haliyle. Tutttmasaydım düşüyordun efektiydi.

Amerikan dizilerini takip edenlerimiz dikkatli olsunlar. Şu sıra, ‘İranlı pis katiller’ gene cirit atmaya başlayacaklardır. Hatta, İran Arap Baharı’na karşı filmleri de karşımıza çıkacaktır. Sakın İran. Sakın. Bu oyuna gelme. Arap Baharı’nın yanında yer al. Türkiye’nin şu haliyle, dünya barışına gereken katkıyı yapması mümkün değil. Türkiye yeterince modern değil, o yüzden yeterince muhafazakâr olan sana çok iş düşecek önümüzdeki dönemde. Dünya barışı adına ayakta kalmalısın.

Türkiye’yi yöneten siyasi bilinç, güce inanıyor.

’Halkımızdan aldığımız güçle buradayız’ diyerek koyuldular zaten işe.

‘Herkesin değişmesi ve bunun sonucunda herkesin kardeş olması’ gibi bir vizyonları yok. Diğerlerinde var mı? Onlarda da yok. Ama onlar iktidar değiller.

Her maymunun bir kıçı var ama sadece ağaca çıkanınki görünüyor.

Yapacak birşey yok.

Eleştirileri dinlemek uyarıları almak, o ağaçta olmanın bir bedelidir.

Ya dinleyeceksin. Ya da hiç boyundan büyük ağaçlara çıkmayacaksın.

Başımızda falanca parti olsaydı, bunlar böyle olmazdı diyebileceğimiz bir durum da yoktur ortada ve bu nedenle bu yazılarımız ‘siyasi’ içerikli yazılar değillerdir. Onlarca farklı siyasi fraksiyon vardır ülkemizde. Biz sadece ‘Türkiye’nin resmî politikası’ sıfatıyla hareket edenleri muhattap alırız. Destekleyeceğimiz yerde desteğimizi verir, uyaracağımız yerde de uyarılarımızı yaparız. Dinlemek ya da yıkılmak onlara kalmıştır.

Ne kaaa köfte, o kaaa güç… Geçtiğimiz günlerde siyasi hükümetimize, Ortadoğu’daki gücünün sınırlarını gösterdiler ve sıtmaya razı ettiler. Amerika Suriye’ye Türkiye’yi yolladı… Türkiye delikanlısı da pek bi mutlu oldu bu teveccühten. Türkiye gelişiyor, artık dünya arenasında söz sahibi oluyordu… Herşeyden önce birisi ARABULUCU MU LAZIM DEMİŞTİ?

Sonra olmadı… Türkiye Suriye’yi ‘güçlü’ sözleriyle ikna edemedi. Etmesi de gerekmiyordu. Esad, Türkiye’nin öncülük ettiği bir değişime evet deseydi, defteri asıl o gün dürülmüş olurdu. Suriye’de işler, Türkiye’nin dışındaki ‘güçler’ eliyle nihayetlenecek. Başbakanımız, güce inandığı sürece bu olan biteni çözümlemesi ve bu planın dışında kalacak stratejiler geliştirmesi de mümkün olmayacak.

Amerika dediğimiz ülke, ZEKÂ’dır.

Ulusal planları, hareketleri, düşünceleri, manevraları çok sofistikedir. Meselelere düz bakan birilerine rastladıklarında hiç affetmezler. Tayyip Erdoğan zihnini simule etmekle görevli bilinçler üzerinde test etmedikleri hiçbir öneriyi getirmezler Başbakan’ın önüne. Bu simulasyon tuzaklarına düşmemenin tek yolu, gelişen bir bilince sahip olmaktır. Simulasyon yönteminin tek kör noktası budur. Senin nasıl, ne kadar ve ne yönde gelişeceğini hesab edemez. Spekülatiftir herşeyden önce. Metodolojinin doğası gereği seni olduğun sen olarak kabul etmek zorundadır. Bir devlet başkanı olarak, Amerika’nın bu tuzaklarından sağ salim çıkmanın yolduğun olduğun değil olabileceğin kişi olmaktan geçer.

buRAK özDEMİR

LEVH-İ MAHFUZ
(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.
Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;
SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;
LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.
Ahmet Kaya
0555 310 00 70
REİKİMASTER/TEACHER

 

 

Bize buralardan ulaşabilirsiniz

 

 

Doğumgünü Elektro Kitapçı, önümüzdeki hafta insanlıkla buluşuyor

Levh-i Mahfuz baskısına ulaşmak isteyenler için önemli bir bilgilendirme…

O kadar o kadar çok soruldu ve ben aylardır bu sorulara ancak şimdi yanıt verebiliyorum.

Çünkü yeni netleşti. Şimdi. Levh-i Mahfuz’a tekrar erişebilmek için yol haritamız şu şekilde:

Doğumgünü Elektro Kitapçı, önümüzdeki hafta insanlıkla buluşuyor.

Dünyanın en yüksek e-kitap standartlarına sahip olan sistemimiz bir kaç tıkla herşeyi halllediyor.

Doğumgünü Elektro Kitapçı, haftaya açılır açılmaz rengarenk tasarımlı Levh-i Mahfuz E.Ş.’yi bir kaç tıkla anında okunabilir hale getirecek. Elektronik kitaplarımız Adobe firması ile gerçekleştirdiğimiz ortak çalışma sonucu, dijital telif hakları korumalı, kontrollü kopya formatında okuyucuyla buluşacak.

Elektro kitaplarımız tüm cihazlarda okunabilecek.

Mac, PC, iOS (Iphone, Ipad, Ipod) ve Android’li tablet ve telefonlar.

Ayrıca çoğu ekitap okuyucu da uyumlu cihazlar listesinde. Okuyabildiği formatlar arasında ADOBE DRM bulunan bütün cihazlarla uyumlu. Cihaz konusunda da önemli yeniliklerimiz sürprizlerimiz olacak.

Yaklaşık 1 yıl aradan sonra okuyucularla yeniden buluşacak olan Levh-i Mahfuz’un önümüzdeki hafta çıkacak olan E…Ş…  versiyonunda düzenlemeler dışında ek bir içerik olmayacak. Fakat ne var ki, önümüzdeki hafta çıkan E.Ş. versiyonu alanlar, güncellenmiş versiyonu da otomatik olarak satın almış kabul edilecekler. Çıktığında o da bilgisayarınızda olacak. Ek bir ücret ödemeden.

Ve bundan yaklaşık 1 ay kadar bir süre sonra,

yeni sayfaların eklendiği Levh-i Mahfuz’un 2.5 versiyonu

kağıt baskı olarak kitapçılardan da elde edilebilecek.

Kitabımıza herkesin ulaşabilmesini sağlamak adına elektronik versiyonun fiyatı, kağıt baskı fiyatının yarısı olacak.

Not: Hasarlı Kurantum satışları da yolda.

Yüzlerce yenilik içeren yepyeni bir dünya yarattık. Dünyanın dört bir yanındaki yazılımcı arkadaşlarımızla. Anlat anlat bitmez. Dünyada bilgisayarla ve elektronikle ilgili olan biteni dakikası dakikasına izleyen bir manyak olarak şunu kesin olarak söyleyebiliyorum. Önümüzdeki günlerde birer birer paylaşacağım bu yeniliklere ve özelliklere sahip dünyada bir başka kitap daha bulunmamakta. Tüm bu çalışmaların arasında arta kalan birkaç dakikalardan Levh-i Mahfuz için yeni yeni sayfalar ortaya çıktı. Ne kadar ne kadar birikmiş ve Levh-i Mahfuz’u ne kadar ne kadar özlemişim. Tanıtacağım yeni özelliklerle kitabı gerçek anlamda ilk defa okuyor olduğunu farkedecek pek çok dostlarımız.

Heyecanım doruk noktasında, laf aramızda parmak çocuk 1′i doldurdu 2 yaşına bastı stop.

:sevgiyle

Burak Özdemir

buRAK özDEMİR

http://www.tanrinindogumgunu.com/

 

SEVMEK ve SEVİLMEK

Dikkat edin, “SENİ SEVİYORUM” sözcüklerinin ardında

büyük miktarda KORKU yatıyor olabilir.

Derinden ve kalpten hissedilmesine rağmen, sevginin sözlerle ifadesi İHTİYAÇ, GÜVENSİZLİK, YALNIZ KALMA KORKUSU, SADECE SEKS vb. gibi sınırlamaları temsil edebilir. “Seni seviyorum” sözcüklerinin ardında, büyük bir korku saklanıyor olabilir.

Bazı insanlar sevgiyi, bir diğerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere hep hazırda olmak şeklinde düşünebilir. “YANINDA OLMAK” her kaprise yanıt varmek anlamına gelmez. Ama ihtiyaç gerçekse, istemek hiç de mantıksızca değildir. İlişkide gerçek bir dürüstlük ve duyarlılık varsa, bunu birbirimiz için yapabiliriz. Ancak eşimizin ne sağlayabileceğine ilişkin durumuna saygı göstermeye istekli olmalıyız. Eğer bu onun hayrına değilse, onun hazırda olmasını beklemek hiç de adil değildir.

Kendimizi sahiden sevdiğimizde, o zaman

VE ANCAK O ZAMAN diğer bir kişiye sevgi vermekte tamamen özgürüzdür.

SAHİP OLMADIĞIMIZ VE DENEYİMLEYEMEDİĞİMİZ BİR ŞEYİ VEREMEYİZ.

Sahiplenmekten, kıskançlıktan, güvenlik arayışından, seksten veya güçten hareketle severek düşündüğümüz ve eyleme geçtiğimiz sürece, KENDİ ÖZÜMÜZÜ SEVMEYİ deneyimlemek için içlerimize ulaşamayacağız.

Tanrı Gücünü sevdiğimizde gördüğümüz için diğer bir kişiye bağlandığımız söylenir. Sevgiye açılmamız bizi Tanrı’ya açar. Kalbimizi daha çok açarsak, Tanrı ENERJİSİNE bağlanırız. Kendimizi bilmeye ve kendimize sevgi vermeye ihtiyacımız vardır; ancak görünen o ki bunu yapmanın tek yolu, ilk başta birini sevmek ve onun da bizi sevmesidir.

SEVGİNİN İLK AŞAMASI, SEVECEK BİRİNİ BULMAK OLABİLİR.

ÇÜNKÜ BİZLER KENDİMİZİ SEVMEYİZ. YAYDIĞIMIZ SEVGİ BİZE GERİ GELİR.

İKİNCİ AŞAMASI, KENDİMİZİ SEVMEYİ ÖĞRENMEKTİR.

ÜÇÜNCÜ AŞAMASI İSE DAHA BÜYÜK OLAN BÜTÜNÜ,

YANİ İNSANLIĞI HATTA TÜM CANLILIĞI SEVMEKTİR

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME
İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE
KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

ahmet@hatel.com.tr

0555 310 00 70

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

Levh-i Mahfuz

 

IŞIK İŞÇİSİ

Işık işçisi:

Kendi ruhunu dengeleyebilmiş, merkezde bütünlük bilinci ile yüksek frekansta titreşen kişilere denir…

Işık işçilerinin auraları normal auraya sahip olan kişilere göre çok daha geniştir.

Bu yüzden ışık işçilerinin sadece VAR OLMALARI, dahil oldukları çevrelerinde bulunan negatifi dengelemeye yardımcı olacaktır. Herhangi bir korku anında kendisini nötrleyip, ACIYI SEVGİYE DÖNÜŞTÜRÜP, bunu karanlığa bir IŞIK olarak gönderebilen kişidir IŞIK İŞÇİSİ…

Fiziksel anlamda ise:

KARŞILIK BEKLEMEDEN EVRENE HİZMET EDEN İNSAN OLARAK

TANIMLAYABİLİRİZ IŞIK İŞÇİSİNİ.

IŞIK İŞÇİSİ:

Dil, din, ırk ayırımı yapmadan bütünün bir parçası, aslında kendisinin bir parçası olduğunu bilerek sever ve saygı duyar tüm yaratılmış canlılara…

BİR’LİK KAVRAMINI ALGILAMIŞ VE HAYATINA GEÇİRMİŞTİR…

Kendisine bir eleştiri geldiği zaman bunun, kendisi için bir fırsat olduğunu bilip nerede yanlış yaptığını düşünen kişidir. ASLA SAVUNMAYA GEÇMEZ. Artık karmalarla savaşmak yerine barışmayı tercih etmiştir.

Her zaman olmasa da genel anlamda ŞİMDİ’yi  yaşayabilen  AN’da kalabilen kişidir.

Onlar bu Dünyada yapayalnızdırlar. Bu onlara ne kadar acı versede aslında bilmedikleri bir lütfun eseridir. Bu onların herşeyle BİR, herşeyle bütün olduklarının, BİZ BİLİNCİNİN anlamını özümsedikleri anlamına gelmektedir. Aynı YÜCE YARATICI gibi.

Ruhsal dengeyi tamamlamış kişilerin zaten metafizik anlamda da ne kadar yüksek bir titreşime sahip oldukları bir gerçektir. Özellikle küçük çocuklar ışık işçilerini tanırlar ve bir süre takılı kalırlar.

Çünkü İNDİGO-KRİSTAL dediğimiz çocuklar AURA RENGİNİ görme yeteneğine sahiptirler. Nedeni; Işık işçisinin, perdenin bu tarafına BU ZAMANDA –Levh-i Mahfuz yüzyılında- gelmeye gönüllü olduğunu bilir o çocukların hücreleri.

Işık işçisi gönüllüdür. Karanlığı nasıl aydınlatacağını sezgileri ile çok iyi bilir, rehberi daima kendisi, kendi üstbenliğidir.

Kendinizi sezgisel anlamda ışık işçisi olarak görüyorsanız öylesinizdir.

Burada alçakgönüllülük yapıcak hiçbir durum yoktur. Siz de çok iyi bilirsiniz ki alçakgönüllüğün altında da çok ciddi EGOLAR yatar ve SPİRİTÜEL EGO egoların en tehlikelisidir. Zaten ışık işçisi kimsenin kimseden üstün olduğunu düşünecek bilinçte değildir. Her canlının, KENDİSİNİN SEÇTİĞİ BİR GÖREV İÇİN perdenin bu tarafına geldiğini bilir.

ÇOK İYİ BİLİYORSUNUZ Kİ,

BİZLER ALLAHIN PARÇALARIYIZ ve BİR’İZ. TEK TANRIYIZ.

Hepimiz birer kuantumla birbirimize bağlıyız. Dünya bir enerji imtihanı içinde ve BİZLER bu enerjiyi dengelemeye çalışıyoruz.

Tüm canlılar, işte IŞIK İŞÇİLERİ bu görevi daha iyi hatırlayan ve hiçbir karşılık beklemeden yapan kişilerdir. Bu onların DNA’larında kodludur.

İçinizden “EVET BU KUTSAL GÖREVDE BEN DE VARIM” demek geçiyorsa siz bir ışık işçisisiniz.

Bazı psişik özelliklere sahip olmak zorunda değilsiniz ışık işçisi olduğunu bilmek için. Belki bir kanıt görmek istiyorsunuz ama şunu net bir şekilde ifade edebilirim ki en büyük kanıt hücrelerinizde taşıdığınız saf niyetinizdir. O saf niyet gerçek kutsal tapınak, kutsal topraktır. HERŞEYİ VE HERKESİ OLDUĞU GİBİ KABUL EDİP SEVMEKTİR. Negatifin karşısında durup ona kızmak yerine ona ışık gönderip onun SEVGİ enerjisine dönüşmesini sağlamaktır.

Karanlığa ışık göndermek için aslında sadece VAR OLMANIZIN gerektiğini bilmeniz yeterlidir.

Çünkü siz zaten bir IŞIK VARLIKSINIZ.

“BEN IŞIK İŞÇİSİYİM VE GÖREVİM İÇİN BURADAYIM” demeniz,

Işık işçisi olduğunuzu gösterir. Onun özü saf niyette gizlidir.

Ve sizin özünüz de aslında bir SAF NİYETTİR.

Levh-i Mahfuz Yüzyılında, LEVH-İ MAHFUZ ile buluşun,

Buluştuysanız ÖZÜMSEYİN,

Özümsediyseniz bildiklerinizi YAPABİLİR- UYGULAYABİLİR olun.

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME
İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE
KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

ahmet@hatel.com.tr

0555 310 00 70

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

Levh-i Mahfuz

EĞER KAPIN ÇALINIYORSA, AÇ AĞZINI KAPA GÖZÜNÜ

BİR AN İÇİN SEN SU OLDUĞUNU DÜŞÜN;
Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez…
İnanıyorum ki gerçekten de öylesin.
Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın.
Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın.
Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!
Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir.
Çünkü”Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler..
Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!
Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek.
Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için.
Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler.
Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamandı.
Sen hep bir su olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez…
Ve su gibi yasam kaynağı olduğunu düşün.
Ama su gibi yaşatıcı ol.Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..
Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana “felaket” denmesin!
Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma…
Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.

Tercih elindeydi hep ve hep “senin” ellerinde olacak…

Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!

Ama yapman gereken su değil mi?
Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini.
Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını.
Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini…
Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin…
Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın…Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin ” kıyıya yanaşmasını” bekleyeceksin!..Demeyeceksin ” Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..”

Demeyeceksin” Ben aklıma geleni geldiği biçimde söylerim.

Karsımdaki de değil duymak değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda..”
Keşke öyle olsaydı.

Keşke hakli olsaydın, ama maalesef değil…
Ağzını açıp “Şelaleden dökülen suyu” içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?…

Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğrasan bir ceylan gördün mü?
Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!
Haydi… Sen simdi ” su olduğunu” düşün ve kendini ” su gibi ” hisset…
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı…
Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa…

Ama yine su gibi ” küçük bir bardağın içine” sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına.

Yaşam ver… vazgeçilmez ol!
(Dillendirenlerden bir alıntı, paylaşmak istedim.)

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME
İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE
KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

ahmet@hatel.com.tr

0555 310 00 70

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

Kendini Koşulsuzca Sev, Öğretiler ve Sen

Kendini Koşulsuzca Sev

 

Kendini Sevmek…

Yüz kiloluk bir kalbim vardı

ve minicik bedenim…

O minicik bedende binlerce anının,

olayın durumun ve insan hallerinin

özünü sevgimle taşıyorum…

Hayal kırıklıkları, bozulmuşluklar ve yapılmışlıklar, en mutlu ve en üzüntülü anlarımın coşkuları… Kalbimden bedenimi aştığım huşu dolu haller… Ve derin bir kavrayışla bir kez daha bir kez daha uyanıvermelerim… Hepsi benim içimde ve hepsi bana dair. Sizdeyken kendimi gördüm siyah, beyaz, gri…

Sevgi.

Tüm duygular hayal kırıklıkları

ve şükürler olsun mutluluklarım,

sevinç çığlıklarım arasında hep aynı mesaj vardı…

Sev Kendini

Daha Çok Sev…

Daha Çok…

Evet, kendimi seviyorum

ve kendime aşığım…

Yansımalar arasında gidip gelir ve yalpalarken… Yatay gittiğimi sanırken oysa en karanlık hallerimde dâhi kalbimin sesi aynı çığlığa uzanıyor…

Sev kendini…

Kendini sevmek her şeyi sevmek demektir.

Her şeyi.

Hayatın her yönüyle hayatına giren

binlerce sevgili arasında kendini bulmak…

Çok sevdiğim insanların

beni inanılmaz kırdıkları

ve incittikleri oldu.

Bunu istemeden de yaptılar…

Bir başka bakışta beni en çok incitenler

beni en çok sevenlerdi…

Beni ben yapmak için

aldığım kararlarda öncü oldular…

Ben oldular…

Benim yaratımım oldular…

Bunu fark edemediğim pek çok an

onlara kızdım ya da yaptıklarım için kendime…

Neden böyle yaptı?

Neden böyle oldu? 

Neden böyle yaptım sorusu…

Sonra kocaman bir idrak kapımı açtı…

Yalnız değilsin…

Oyunu Fark Et!

Hiçbir şey Göründüğü Gibi Değildir.

İdrakini Aç ve Uyan.

Yarattığın Oyunun Esiri Değilsin…

 Kurban Ya Da Katil Değilsin…

Sadece Sevgisin!

 

Burcu Özgeçen

http://indigodergisi.com/52/bo001.htm

 

Bütün öğretiler bizim talebimiz üzerine gelmiştir.

Bunu bilen kişi yargılama dürtüsünü yitirmelidir. İşte bu nedenle yargıladığı bu öğretilerin içine girmelidir, ön yargısızca. Bu kendini altüst etmek ve egoyu ben yaparak yükselmektir. Yani yargıladığınız şey olduğunuzu gördüğünüzde ve onu sevdiğinizde, artık ego(zihin) ve yargı ortadan kaybolur…

Bu tüm öğretilerin birleştiği ve tüm varlığın bir olduğunu tattığımız andır.

Biz’ dediğimizde kendi gücümüzün herkese dair olduğunu,

varlığımızın efendisi olduğumuzu biliriz.

Yaratırken ‘Biz’ için yaratmışızdır.

O, kendi içimizdir. Dışarısı değil…

Bu nedenle, bize öğretilenler dışında ‘yeni’ diye tanımlanan bilgiler ‘Ben’ merkezlidir… Çünkü ‘Ben’ kelimesi farkındalıkla söylendiğinde ‘Biz’ demektir, bir demektir.  Kendi bilginizi seçerken ve uygularken kendinizi koşulsuzca sevmek ve varlığınızdan memnun olmak en güzeli.  Kocaman bir varlığın bir parçası olduğunuzu, mozaik taşlardan biri olarak öteki dediğinizin en az sizin kadar gerekli ve yeterli ve değerli olduğunu, en önemlisi sevgi olduğunu bilemeniz gerekir. Kendinizin efendisi olmak istiyorsanız hiçbir öğreti ve yolu ve de yaşayışı yargılamadan kendinize en uygun olanı bulmalısınız. Bunun tek yolu deneyimdir. Koşulsuzca, ön yargısızca hiçbir şey bilmediğinizi ve diğerleri sandıklarınızın da sizle aynı olduğunu bilerek; binlerce biçimi deneyimlemenizdir. Bunun sonrası,  kendi özünüzü yaratmakla,  kendi yolunuzu bularak bu yolda üstatlığınızı ilan etmekle sonuçlanır. Bu en keyifli an, yolunuza çıkan binlerce deneyimle değerlidir. Bu an ve sonuç deneyim, gidilen yollarla keyiflidir. Gücümüz bize baştan verilseydi, burada, bu deneyim denizinde, binlerce parçaya bölünmüş olarak durmazdık.

Bu oyuna siz evet dediniz, kabul edin ve oynayın.

Kendi üstatlığınızı ilan edin, mürit de sizsiniz tanrı da…

Tüm bu sonsuzluk sizi destekliyor.

Biz Bir’iz.

 

  Burcu Özgeçen

http://indigodergisi.com/arsiv/ozgecen33.htm

TEŞEKKÜR EDERİZ

Ahmet Kaya

www.izmirliahmetkaya.com

 

 

BİR KİMSE İÇİN HER ŞEY OLAMAYIZ

 

BİR KİMSE İÇİN HER ŞEY OLAMAYIZ

 

İlişki kurma ihtiyacımız doğamız gereğidir. Sevgi ve şefkat vermek ve sevgi ile şefkati almak, yani bir enerji alışverişi ihtiyacı insan deneyiminin bir parçasıdır. Sevgi de şefkat de enerjidir. Bu parçamızı inkar ettiğimizde, bu kendimizi besinden mahrum etmek gibidir, AÇLIK artar. Önemsenmemiş açlık artmaya devam eder, ta ki bir gün gelip de kontrol altına alınamayıncaya dek. Sonrasında, bu açlığı doyurma arzusu kişinin en büyük SORUNU haline gelir. Bu karşılanmamış ihtiyaç, daha sonraları bu hayatta yükselebilir veya başka bir ömüre dek yüzeye çıkmayabilir.

AYRICA BEDENDE HASTALIK VEYA

RAHATSIZLIK OLARAK DA ORTAYA ÇIKABİLİR.

Bir eksiklik çocukken SEVGİ ve ŞEFKAT alamamaktan kaynaklanabilir. Bu kalıp yerleştiyse, kişi sevgiyi ve şefkati, sürekli inkar etmeyi öğrenir. Sevgiye izin vermeyecektir çünkü bunu haketmediğine dair şuuraltı bir inancı vardır. Sevgiyi kendine çekebilir ve sonra onu geri itebilir. Ancak CİNSEL BİRLEŞME yoluyla tamamlanma arayabilir ama duygular yükseldiğinde, hisleriyle baş etmekte zorluk çekebilir.

Sevgi ve şefkat birlikteliliğinde veya ilişkisindeki bir eksiklik ise MUHTAÇLIK yaratabilir. Bu muhtaçlığın şiddeti kişinin nasıl bir ilişki kuracağını belirleyecektir. Muhtaçlık o kadar güçlü olabilir ki kişi, asla platonik bir ilişkiye sahip olamayacaktır. İlişkileri hep, “İŞTE ARADIĞIM BU OLMALI” gibi aşırı uca doğru yönelecektir.

Pek çok insan, başlangıçtaki bu sinerjik deneyimle evlenir.

“O BENİM BİR TANEM; BAY/BAYAN DOĞRU’YU BULDUM”

Duygusuna kapılmışlardır ve birkaç yıl sonra ise fark ettikleri şu olur:

“BUNA DAHA FAZLA DEVAM EDEMEM, BU DOĞRU DEĞİL” veya,

“EVLENDİM, ÖYLEYSE BUNU YÜRÜTMELİYİM”

Sevgiye ve şefkate karşı nasıl açık kalırız? Sevgiyi ve şefkati o kişiye yapışmaksızın ve gerçeklik olmayan bir şey dilemeksizin nasıl açık tutabiliriz?

Bu zihinsel bir karar aracılığıyla yapılamaz. Duygularımıza açık kalarak ve temas halinde kalma süreciyle; duyguların YAZMA, DANIŞMA, arkadaşlarımızla KONUŞMA aracılığıyla ifade edilmesiyle olur. Bu süreçte, kendimizi aşırı duygusallıktan özgürleştiririz. Talepler ve beklentiler bu aşırı duygusallığın içinde yaşar. BİZ bunu salıverdiğimizde, BAKIŞ AÇIMIZ değişmeye başlar ve o kişiyi daha net görebiliriz. SEVGİ çok gerçek olabilir ama duygusal katmanda yapışıp kalan BEKLENTİLERİ BIRAKMAYA İHTİYACIMIZ VARDIR.

Bunun için AYNA ile ÖZELEŞTİRİMİZİ yapmış ya da yapabilir durumda olmamız gerekir. Özür dilrim,beni affet, teşekkür ederim, seni seviyorum…

Sevgi ve şefkate kapıyı kapamaktan nasıl kaçınabiliriz?

Bir kişi bize duymak istemediğimiz bir şey söylediğinde, zihinsel olarak kendinize, “ONUN NE DEDİĞİNİ DİNLEMEK İSTİYORUM ÇÜNKÜ ONUN BAKIŞ AÇILARINA VE DUYGULARINA SAYGI DUYUYORUM. DİNLEYEMEZSEM, ENGELLENMİŞ HALE GELİP KENDİNİ KAPATACAK VE BU DA İLİŞKİMİZDE BİR UÇURUM OLUŞTURABİLİR.” Demeye gayret edin. Açık olun ki böylece, o da tıpkı yakın bir arkadaşı ile konuşuyormuş gibi düşüncelerini paylaşabilsin. Durumunuzu kelimelere dökmeye gayret edin: “SENİN YANINDA OLABİLMEYİ İSTİYORUM AMA İÇİMDE ŞU AN YAŞANILMASI GEREKENLERİ DENEYİMLEMEKTEYİM. HAYDİ BUNUN ÜZERİNDE ÇALIŞALIM, LÜTFEN KENDİNİ BANA KARŞI KAPAMA, BEN DE SANA KARŞI KAPANMAMAYA GAYRET EDECEĞİM.” Unutmayın, diğer kişi için her şey olabileceğinizi düşünmeniz gerçekçi değildir. Sınırlamalarımız vardır.

Bir kimse için HER ŞEY olamayız.

Ne yazık ki bir ilişki bittiğinde verilen en genel tepki, KIZGINLIK ve ÖÇ ALMA arzusu hissetmektir. Bir ilişkinin değişimi sırasında İNCİNMİŞLİK ve KIZGINLIK deneyimlemek normaldir. Bu hisler kabul edilmeli ve onlarla başa çıkılmalıdır ama korunup büyütülmeleri gerekmez. Ayna ile özeleştiri bu konuda sizin en büyük yardımcınızdır.

Bir insana karşı patlamaktan kaçınmak için zekamızı kullanabiliriz ve bunun yerine bir durum hakkında hırsla veryansın edebiliriz. “TAMAM ŞİMDİ SİNİRLENMEYE DEĞMEZ” veya “BUNU AŞAYIM” diyorsak kızgınlığımızı bastırıyor olabiliriz. Sanki kızgınlık geçmiş gibi hissedebilmemize rağmen, dikkat gösterilmedikçe dağılmayacaktır. Bu kızgınlık başka bir zaman DEPRESYON olarak ortaya çıkabilir.

KORKUYU TANIDIĞIMIZDA, ONUN ÖTESİNE GEÇİP BÜYÜMEK İÇİN ONUNLA YÜZLEŞİLMELİDİR. HİÇBİR ŞEY SEVGİYLE KORKU KADAR ÇATIŞMADA DEĞİLDİR VEYA SEVGİYİ KORKU KADAR ENGELLEMEZ. SEVGİYE AÇIK KALABİLMEK İÇİN KORKUYLA YÜZLEŞMELİYİZ. KORKU, KALBİ DİĞER BÜTÜN DUYGULARDAN DAHA ÇOK KAPATIR VE

RUH VARLIĞINI FELÇ EDER.

İlişkilerde tıkanmış enerjiyi iletişim yoluyla dağıtmak her zaman kolay değildir. Tıkanmış enerjiyi salıvermede diğer bir aracın ve yardımın ise kişinin YARATICILIĞINI kullanmasıdır. En derin DUYGUSAL tepkilerimiz RUH EŞLERİMİZ tarafından tetiklenir, başka hiçbir kimse bizi bu şekilde zorlamaz. Mesele ne olursa olsun, önemli olan nokta KENDİ üzerimizde çalışmak ve varlığımızın tüm katmanlarını bütünleştirmektir.

“Michael Ranucci’ye sohbeti için teşekkür ederiz”

 

BİZLER SADECE KENDİMİZİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ,

BAŞKA BİR KİŞİYİ ASLA DEĞİŞTİREMEYİZ.

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

www.izmirliahmetkaya.com

 

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

SUÇLAMAK, sağlıklı bir ilişkide uygun bir davranış değildir

SUÇLAMAK, sağlıklı bir ilişkide uygun bir davranış değildir

 

Danışanlarımızdan sık sık, “bir ilişki istiyorum, hayatımın değişmesini istiyorum, hayatımda birini istiyorum”gibi sözler duyarız ve onlar, başka insanlarla tanışmak için kendilerini dışarı atarlar, genelde sosyal toplantılara giderler. Kendimiz üzerinde Reiki ile meditasyon çalışması yaptığımızda, kısaca içsel açıdan çalıştığımızda, titreşimlerimizi değiştiririz. Bir hazır olma noktasına gelindiğinde, bu yeni titreşime uyan birilerini hayatımıza çekeriz.

Şu an bir ilişkiniz yoksa, belki de KENDİMİZLE bir ilişki kurmaya ihtiyacımız vardır. Farkında olalım. Doğru zaman geldiğinde ve iç dünyamızda hazır olduğumuzda, bir ilişkiyi mutlaka kendimize çekeriz. Bu ilişkiler, ÖĞRETME ilişkisi de olabilir, bir MÜCADELE ya da TUTKU ilişkisi olabilir veya bir HUZUR ilişkisi. Sonuçta bu ilişkilerin hepside değerlidir. Burada önemli olan ÖNYARGILAR’dan arınma becerisini gösterebilmektir.

Her bir ruhsal bağlanma kendine has bir deneyime yol açmakla birlikte, söz konusu deneyimin amacı aynıdır:

BİZLERİ DAHA BÜYÜK BİR SEVGİYE GÖTÜRMEK.

Ruh sonsuzdur. Sevgi sonsuzdur. Bedenlerimizde fiziksel sevgi sonsuza kadar var olamaz. Fiziksel yaşamın kesin bir sonu vardır. Bu son bulma korkusu, sevgiye yönelik bir güven eksikliği yaratmaktadır. Ego az biraz da ön planda ise:

O kişi ölecektir veya bir diğeri için onu terk edecektir. Böylece sevgiye güvenmeyi keseriz. Ta ki farkındalıkla ,bakış açımızı değiştirerek, BİZ bilinciyle farklı bir açı yakalayıp tekamülümüz için gerekli dersleri alabiliriz. Sevgi titreşimlerini daha da güçlendirebiliriz.

Derin bir kayıptan sonra, kalbimizi yeniden açmak kolay değildir. Ruh eşi ilişkilerine şifa vermek, daima kopmak veya alıp başını gitmek anlamına gelmez. Özümüzü sevmeyi hak ettiğimizi FARK ettiğimizde, bilinç olarak yükseliriz ve geçmiş yaşam meselelerinin sınırlamalarından uzaklaşırız. Adeta IZDIRAP çektiğimizi hissettiğimiz bir durumda, değişim yapma potansiyelimiz vardır. DEĞİŞİRİZ.

Bir ilişkinin sona ermesinin ardından hayatımıza bir başka SEVGİNİN girmesine izin verdiğimizde, içsel değişim meydana gelmiştir. DEĞİŞMİŞİZDİR.

SEN DEĞİŞMİŞSİNDİR, HER ŞEY DEĞİŞMİŞTİR ARTIK.

Ruh eşi ilişkileri, ille de sandığımız gibi MUTLU , ROMANTİK, İDEAL durumlar olarak oluşmayabilir. Hayatımıza bir ruh eşi ilişkisi sokmuşsak, demek ki hedefimiz SEVGİ’yi genişletmektir ki bu, söz konusu ilişkinin, sürekli mutlu gideceği anlamına gelmez.

İlişkilerle ilgili olarak içsel ŞİFA ve HUZUR bulmaya ihtiyacımız vardır. Bu tarz bir şifa, KENDİNE VERDİĞİN SEVGİDİR. Diğer kişinin durumla ilgili olarak hangi noktada olduğundan sorumlu olamayız ve sorumlu da değilizdir. Diğer kişi şifa bulmaya hazır değilse, biz yinede şifa bulabiliriz. Bunun için AYNA KARŞISINDA KENDİ GÖZLERİMİZİN İÇİNE BAKARAK öz eleştirimizi yapabilmemiz yeterlidir. Şifa bulmak denildiğinde, aklımıza diğer kişiyle aktif, sağlıklı bir ilişki gelebilir ama gerçek şifanın, illede bu anlama gelmesi şart değildir.

İçsel açıdan, şifa bulma sürecinin neresindesiniz?

Diğer kişiyi düşündüğünüzde, o kişinin adı anıldığında, içiniz burkulmakta, hala incindiğinizi mi düşünmektesiniz?

Durum buysa, siz hala bu süreçten ders almaya devam etmektesinizdir. Siz siz olun hiçbir şeye takılı kalmayın, beklentilerinizi salıverin gitsin. Tekamülünüz için buna ihtiyacınız var, yargılamayın, beklenti içinde olmayın ve hükmetmeyin. İlişkilerinizde hiçbir zaman talep zincirleri oluşturmayın. Karşınızdaki kişiye “şunu ya da bunu yaparsan çeker giderim” veya “onunla gidecek olursan, benden bir daha haber alamazsın” gibi ve benzeri tehditlerde bulunmayın. Böylesine tutum ve davranışlar SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞKA zıttır.

Bir ilişkinin sağlıklı olabilmesi için dürüst bir enerji hareketini sürdürmek çok önemlidir. Bizler dürüstlüğü sözel ifadeler olarak görürüz ve bu doğrudur. Ancak HİSLERDE ve bunların ifade edilişinde de dürüst olmak önemlidir. Bir ilişkide canlılığı devam ettirmenin en sağlıklı yolu budur. Dürüstlük sağlıklı bir ilişkinin ayrılmaz bir parçasıdır.

“Davranışın ya da sözlerinle BENİ altüst etmeyi başardıysan, bu konuda konuşacağım kişi tabiî ki sensindir.” Söz konusu kişiyle KONUŞARAK enerjiyi hareketlendirirsek, bu konuşma GÜCENİKLİK veya TIKANIKLIK eklemeyişimiz bakımından ilişkilerimizi ilerletir. Bir şeyi oturup tartıştığınızda, gücü negatif birikmeden çekip alırız ve enerjiyi akıp giden, iletişimde olan bir duruma doğru yönlendiririz.

Ruh eşi ilişkilerine ŞİFA vermek kendimizi SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK enerjisiyle doldurmak demektir. Bu enerjilerle dolamamışsak, başkalarına da bu enerjileri aktaramayız.

Gerçek iletişime sahip olmak için sadece diğer kişiye dürüst olmakla kalmayıp kendi duygularımızın da sorumluluğunu almalıyız. SUÇLAMAK, sağlıklı bir ilişkide uygun bir davranış değildir. Negatif duygular beslediğimizde –“ona gününü göstereceğim”- onlara kuvvet veririz. Ve bir zamanlar düğünlerinde evlilik yemini eden bir çift, gün gelir boşanmaları sırasında sehpayı kimin alacağı konusunda atışırlarken de olan budur. “şeyler-masalar, porselen takımlar, vb” yani eşya uğruna saç saça baş başa kavgalar, aslında bu şeyler için yapılmaz, ASIL MESELEYLE DÜRÜSTÇE BAŞA ÇIKILAMADIĞINDAN CANSIZ NESNELER ODAK HALİNE GELMİŞTİR.

Kendimizle yaşarız, yalnızca kendi VARLIĞIMIZLA. Kendimizden asla uzaklaşamayız. Sürekli negatif düşünceleri ve duyguları olan bu kişiyle beraber mi birlikte yaşayacağız? Yoksa daha çok sevgi enerjisine yer açan bir varlık mı yaratacağız? Pek çok insan, “KENDİMİZİ DEĞİŞTİRMELİYİZ” bir bakış açısına sahip gibidir ama başka birini değiştirmek için hiç tereddüt etmez. Hep kendimizin dışına odaklanma eğilimindeyizdir.

BİZLER SADECE KENDİMİZİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ,

BAŞKA BİR KİŞİYİ ASLA DEĞİŞTİREMEYİZ.

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

 

www.izmirliahmetkaya.com

 

www.tanrinindogumgunu.com

 

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

 

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

 

 

IŞIK YOLU, ŞEFKATLE, AŞKLA VE ŞİFA VEREN BİR SEVGİ İLE DÖŞELİDİR

 

IŞIK YOLU, ŞEFKATLE, AŞKLA  VE ŞİFA VEREN BİR SEVGİ İLE DÖŞELİDİR

 

NEDEN ENKARNE OLURUZ?

Enkarne olmak gerçek anlamda bizi ebedi EV’imizden ayırmaz, sadece onun fiziksel olmayan boyutunu görme kapasitemizi kısıtlar. Dolayısıyla ÖLÜM, fiziksel olmayan alemi bizden ayrı tutan perdenin ortadan kalkmasıdır.

Ruh formundayken, diğer varlıklarla olan ayrılmaz bağımızın hep farkındayızdır. Birbirimizle, dahası tüm bir yaradılışla BİR olduğumuzu biliriz. Şefkat ve empati bizim gerçek doğamızdır. Bireysel kimliklere sahip olmamız ise, diğer bireylerden ayrı olduğumuz  anlamında yorumlayamayız. Bu temel kavram, insan beyni için çelişkilidir çünkü beyin yaradılış itibariyle, BİRLİK değil, AYRILIK yanılsamasını benimsemiş bir yapıdadır.

Birer ruh olarak enerjimizin bir kısmını fiziksel bedenlere aktardığımız zaman, BİR’lik algımızı bloke etmek suretiyle, dikkatimizi bilinçli olarak beden üzerinde yoğunlaştırırız. Algısal menzilimizi daraltmaya muktedir oluşumuz, metinleri önceden yazılmış rolleri oynayabileceğimiz çeşitli yaşam planları hazırlamamıza ve birbirimizin gelişimi için, çeşitli zorluklar veya mücadele gerektiren durumlar yaratmamıza imkan tanır. Bu durumlara SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞK ile karşılık vermeyi umarız. Eğer bunu başarabilirsek, geçici bir süre için sanki bir nevi perdeyle farkındalığımızın dışında kalmış olan BİRLİK kavramına, ayrıca empati, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve SEVGİ hislerine yönelik çok daha derin bir anlayış kazanırız. Bir yaşam dönemi sona erince de ruhsal aleme, kazanmış olduğumuz bu derin anlayışla geri döneriz.

 

Dünyaya gelmeden önce yaptığımız planlar detaylı ve geniş kapsamlıdır.

Anne ve babamızı biz seçeriz. Tabi ki onlarda bizi seçerler. Ne zaman ve nerede enkarne olacağımızı yani DOĞACAĞIMIZI seçeriz. Hangi okullara devam edeceğimizi, yaşayacağımız evleri, karşılaşacağımız kişileri ve hayatımızdaki tüm ilişkileri biz seçeriz.

İlk kez karşılaştığınız birini önceden tanıdığınız hissine kapıldığınız olduysa eğer, bu hissiniz pekala doğru da olabilir. O kişi büyük ihtimalle, doğum öncesi planlarınızın bir parçasıdır. İlk kez gördüğünüz ya da duyduğunuz bir mekan, bir isim, bir imge veya söylenen bir söz size tuhaf derecede tanıdık geliyorsa eğer, bu his enkarnasyon öncesinde yapılan tartışmaların hatırlanan bir hatırası da olabilir. Planlama ortamında, dünyaya geldikten sonra taşıyacağımız isim ve fiziksel sureti kullanırız. Bu uygulama bize, birbirimizi fiziksel boyutta da tanıma imkanı sunar. DEJAVU hissi genellikle önceki yaşamlara atfedilir ya da paralel evrenlerdeki yaşanşlarla ilişkilendirilir, halbuki pek çoğu doğum öncesi planlarının hatırlanmasıdır.

Dünya yaşamında bedenlendiğimizde ruhsal kökenimizi unuturuz. Böylesi bir hafıza kaybı yaşayacağımızı ruhsal beden olarak biliriz. ÖBÜR DÜNYA ifadesi bu hafıza kaybına bir göndermedir. SONSUZ YAŞAM SAHİBİ RUHLAR olarak gerçek kimliğimizi kaybetme isteği, sonradan HATIRLAMAK için bize çok daha derin bir kendini bilme hali kazandırır. Bu farkındalığı kazanmak için SEVGİ, ŞEFKAT MERHAMET ve AŞK ALEMİ olan ruhsal boyuttan ayrılırız. Çünkü deneyimleyebileceğimiz tezatlar ve kendimize zıt kavramlar ruhsal alemde mevcut değildir. Tezatlar ve zıt kavramlar olmadan kendimizi bütünüyle idrak edemeyiz.

İsterseniz, içinde sadece ışık olan bir dünya hayal edin. Karanlığı eğer hiç deneyimleyemediyseniz, böyle bir dünyada ışığı nereye kadar anlayabilir ya da takdir edebilirsiniz. Daha derin bir anlayışa ve nihayetinde de hatırlamamıza sebep olan unsur, aydınlık ve karanlık arasındaki tezattır, zıtlıktır. Fiziksel plan bize bu tezatı temin eder, zira o ikiliğin BİR olma unsurudur. Tıpkı aşağı-yukarı, sıcak-soğuk, iyi-kötü gibi. Bu ikiliğin içindeki KEDER, MUTLULUĞU daha iyi idrak etmemizi sağlar. Dünyadaki KAOS, BARIŞ ve HUZURUN değerini daha çok takdir etmemizi sağlar. Maruz kaldığımız ANLAYIŞSIZLIK, SEVGİYE yönelik idrakımızı daha derin kılar.

Eğer insanlığın bu yönlerini deneyimlememiş olursak

Kendi TANRISALLIĞIMIZI nasıl bilebiliriz?

Gelmiş geçmiş en güzel bir müziğin çaldığı bir yerde yaşadığınızı hayal edin. Bu müzik, dinleyen her insanı mest eden olağanüstü bir güzellikte ve siz de yaşadığınız sürece hep bu müziği duymuşsunuzdur. Müzik hiç kesilmemiş, hep aynı mükemmellikte devam etmiş. Ve bir gün fark ediyorsun ki onu hep duyduğun için aslında bu müziği gerçek anlamda hiç duymadın. Ve onu gerçekten duymaya karar veriyorsun. Bunu başarabilmek için  öncelikle o müziğin nasıl bir şey olduğunu tamamen unutmanız gerekmektedir.

Böylece, son derece cesur bir yaklaşım sergileyerek o müziğin çalmadığı bir yere gidip, aynı müziği orada yeniden YARATMAK için DÜNYAYA yolculuk edersiniz. Dünyada  hafıza kaybından dolayı hayatınızda duyduğunuz tek melodi olduğunu sandığınız bir müziği dinlemeye başlarsınız. Bazı ezgiler hoştur, bazıları ise kulağınızı tırmalar. Bu bozuk sesler asıl orijinal müziği bestelemeniz için sizde bir arzu yaratırlar ve nihayetinde bunu yapmaya karar verirsiniz.

Bir zaman sonra kendi bestelerinizi yazmaya başlarsınız. En sonunda bir başyapıt bestelemeye koyulursunuz ve eseriniz bittiğinde bir şey hatırlarsınız:

Yarattığınız başyapıt unuttuğunuz o müziğin aynısıdır. Bu anımsama bir diğerini tetikler.

EVET, O MÜZİK SİZSİNİZ.

DIŞARIDAN DUYDUĞUNUZ BİR ŞEY DEĞİLDİR O.

BİLAKİS O SİZ’DİNİZ VE SİZ O’YDUNUZ.

Kendinizi yeni bir yerde yeniden yaratarak, kendinizi tanımış olursunuz ve artık kendinizi bilirsiniz. Kendinizi o yerden hiç ayrılmamış olarak, gerçekten bilirsiniz. Ruhunuzun arzu ettiği deneyim budur.

RUH TANRISAL OLANIN BİR PARÇASIDIR.

İNSAN OLMA HALİ İSE RUHUN,

BEDEN İÇİNDEKİ ENERJİSİNİN CÜZİ BİR KISMIDIR.

Ruh engindir ve herhangi bir kişiliğin çok daha ötesindedir. Lakin her bir kişilik ruh için hayati değer taşımakta ve çok sevilmektedir. En önemlisi, kişiliğin özgür irade sahibi olmasıdır. Bu çerçevede, doğum öncesinde planlanan zorlayıcı durum ve deneyimler ya kabul edilir ya da onlara karşı direnç gösterilir. DÜNYA, kişiliğin, kendisi doğmadan önce yazılan metne sadık kalarak veya bu metnin dışına çıkarak oynadığı bir sahnedir. Nasıl reaksiyon göstereceğimizi biz seçeriz; ÖFKE ve KIGINLIK’la mı, yoksa SEVGİ ve ŞEFKAT ile mi?

BİZİ ZORLAYAN DURUMLARI

KENDİMİZİN PLANLADIĞIMIZI İDRAK ETTİĞİMİZ ZAMAN

SEÇİMİMİZ DAHA NET VE KOLAY OLUR.

Fiziksel bedenlerimizde yaşadığımız sürede ruhumuz bizimle HİSLER , vasıtasıyla iletişim kurar. Huzur, mutluluk, coşku gibi hisler, sevgi dolu birer ruh olarak hakiki doğamızla uyumlu olacak şekilde davrandığımıza ve düşündüğümüze işaret eder. KORKU ve ŞÜPHE gibi hisler ise bunun tersini söyler bize.

Hayat planlarımız gerçekte kim olduğumuzu hatırlamadan önce, Kim olmadığımızı deneyimleyebileceğimiz şekilde oluşturulur. Herhangi bir şeyin değerini ve anlamını en iyi öğreten faktör onun eksikliğidir. Dış dünyadaki ŞEFKAT ve MERHAMET yoksunluğu kişiyi içe dönmeye sevk eder ve kişi burada kendi ŞEFKAT ve MERHAMET’ini keşfeder. Fiziksel dünyadaki şefkat ve merhamet yoksunluğu ile kişinin kendi içsel merhamet ve şefkati arasındaki tezat kişiye çok daha derin bir anlayış kazandıracaktır. Bu anlayış hem kişinin kendisini hem de bu kavramları idrak etmesine sebep olacaktır.

Ruh açısından bakıldığında ise, bu öğrenme sürecinin bünyesinde bulunan IZDIRAP unsuru, kısa süreli ve geçicidir. Lakin sonunda kazanılan BİLGELİK ebedidir. Gerçek kimliğimizi, yani o muhteşem AŞKIN, SEVGİNİN, MERHAMETİN, ŞEFKATİN ve ebedi RUHLAR olduğumuzu idrak etmek, hayatın zorlayıcı deneyimlerini aşmamızın bir yoludur. Hayatın içinde bizi zorlayan durumlar, kendimizi birer ruh olarak hatırlamamıza yönelik çağrılardır. Bu nedenle ilk başta ızdıraba yol açan bir hadisenin etkisi eninde sonunda hafifleyecektir.

Hayatımızdaki zorluklara karşı bir FARKINDALIK kazandığımız ve onlara olumlu yaklaştığımız doğum öncesi planları, diğer insanların da benzer durumlarla daha kolay başa çıkmalarını ve kendi hayat zorluklarından yana şifa bulmalarını sağlayan bir nevi enerji patikası oluştururuz. Dünyayı değiştirme konusunda bu denli etkili bir kabiliyet taşımamız, önemli bir imkan olmakla beraber büyük bir sorumluluk da getirmektedir. Her birimiz kendi dünyamızın vibrasyonları dahiline ekilmiş birer tohumuz. Hayatın içindeki zorlayıcı durumlarla sağlanan gelişim vasıtasıyla kendi frekansımızı yükselttiğimiz zaman, dünyanın frekansını da yükseltmiş oluruz.

Bizler mutluluk hisleri yarattıkça, ki istersek bunu ıssız bir dağ başında tek başımıza yapalım, diğer insanların da mutlu olmalarını kolaylaştıran bir frekans yaymış oluruz. SEVDİKÇE, hem tanıdıklarımız hem de bizi hiç tanımayan diğer insanlar için sevebilmeyi daha kolay bir hale getiririz. Dolayısıyla KİM olduğumuz şimdiye kadar yapmış olabileceğimiz şeylerden çok daha öte bir anlam taşımaktadır.

Zorlayıcı nitelikteki bir hayat deneyimi kabul edildiğinde, kişi daha önce benzer deneyimleri yaşayarak yolu açmış olan diğer insanların iyileştirici enerjisini alabilir. IŞIK YOLU, ŞEFKATLE, AŞKLA  VE ŞİFA VEREN BİR SEVGİ İLE DÖŞELİDİR; BU NİTELİKLER ÖNCEKİLERİN ARDINDAN YOLCULUK EDEN KİŞİNİN FREKANSINI ARTTIRIR.

Izdırap, gerek ruh gerekse bu şifa yolculuğunda o ruha destek olmak üzere seçilenler için çok büyük bir armağandır. Izdırabın lisanı kendi frekansına sahiptir. Orada bulunanların gözlerine, yüreklerine ve zihinlerine yansır. Aynı zamanda hem çok derin, hem de çok aleladedir. Onu görün, ona inanın; İHTİYACI OLANLARA SEVGİ, ŞEFKAT,MERHAMET VE AŞK VERİN. Bilinçle ve nezaketle ifade edilen küçük hareketler iyileşmeyi mümkün kılar. Güzellik ve zerafete yönelik düşünceler dışarı yansıtılabilir ve bundan fayda görecek kişiler tarafından çok uzaklardan dahi hissedebilirler.

Özetle, her şey BİR’dir. Bu nedenle, ister KORKU ister SEVGİ olsun, bizlerin bireysel frekansları hem fiziksel olmayan RUHSAL VARLIKLARI hem de başka yerdeymiş ve bizden çok bağımsızlarmış gibi görünen diğer insanları da etkileyerek sonsuza dek dışa doğru yayılım yaparlar.

 

Birer ruh olarak enkarnasyonlar arasındaki dönemlerde elbette çok şeyler öğreniriz. Ne var ki fiziksel boyutta somutlaştırdığımız takdirde bu dersler bizde daha çok yer eder ve daha öğretici olurlar. RUH formunda öğrenmek sınıf çalışması gibidir; dünya hayatı ise bilgiyi uygulamak, sınamak ve geliştirmektir. Dolayısıyla bu çalışma ruh için çok kuvvetli bir deneyimdir.

Diğer bir ruhun tekamülünü teşvik için negatif bir rol oynamayı kabul etmiş bile olsa, HER RUH SEVGİYİ ÖZGÜR VE KOŞULSUZCA VERMEK ARZUSU İLE YOLA ÇIKMIŞTIR. Pek çok ruh da kendini sevme hissini hatırlamak üzere harekete geçmişlerdir.

ASLINDA BİZLER TAMAMEN SEVGİYİZ.

Bizleri zorlayan hayat deneyimleri kendimizi SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK olarak daha derinden ifade ve idrak etme fırsatını verir bize. Mesela SEVGİ, empati, bağışlama, sabır, ve yargılamamak gibi pek çok farklı surette de tezahür edebilir. Dünya hayatımızda kendimizi sevgi olarak idrak etme deneyimimiz anlayış, merhamet, sükûnet,inanç, iyi niyet, değer bilirlik, tevazu ve benzer erdemler vasıtasıyla da gerçekleşebilir.

SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK

doğum öncesinde yapılan planların esasıdır.

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

 

www.izmirliahmetkaya.com

 

www.tanrinindogumgunu.com

 

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

 

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

 

 

 

 

İNSANLARI SÖZLERLE İNCİTMENİN NASIL SAYISIZ ŞEKLİ VARSA KANSERİN DE BÖYLE PEK ÇOK ŞEKLİ VARDIR.

 

İNSANLARI SÖZLERLE İNCİTMENİN NASIL SAYISIZ ŞEKLİ VARSA

KANSERİN DE BÖYLE PEK ÇOK ŞEKLİ VARDIR.

 

Tıpkı kıyıyı döven dalgalar gibi, düşüncelerimiz de bedenimiz üzerinde çok tesirlidir. Dalgalar her bir kum tanesine temas ederek yerinden oynattığı gibi, düşüncelerimiz de birer burgu gibi hücrelerimizin etrafını sararak ve onların içine girerek, taşıdıkları enerjiyi hücrelere yüklerler.  

Düşüncelerimiz fiziksel gerçekliğe yanıt olarak ortaya çıkıyormuş gibi görünseler de HAKİKAT yaşanılan gerçekleri düşüncelerimizin yarattığıdır. İnsan formu dahilindeyken, her bir hücre zihinden gelen seslere yanıt veren bireysel birer BİLİNÇTİR. Bu sesler kayalık bir vadideki haykırışlar gibi bedenlerimiz içinde yankılanır, hücreler ise onları önemser ve dikkatle dinler.

 

Hayatlarımızı planlarken, düşüncelerimizin ikamet edeceğimiz beden üzerindeki tesirinin farkındayızdır. Önceden planlanmış zorlu deneyimlere verdiğimiz reaksiyonların hastalık yaratan düşünce formlarına dönüşebileceğini de biliriz. Bu nedenden dolayı hayat planlarımızı yaparken muazzam bir cesaret gösteririz. Bir insanın bir diğerini mahcup edebileceği pek çok kırıcı söz ve davranış şekli vardır. Aile bireylerinden işitebileceğimiz ağır sözler, şiddet dolu kırıcı ve ezici davranışları duymanın çok ızdırap verici olacağını, doğum öncesi planlamalardan dolayı zaten biliyoruzdur. Ayrıca bunlara vereceğimiz karşılıkların da çeşitli KANSER rahatsızlıklarına yol açacağının da farkındayızdır. Ruhsal bedenlerimizin cesareti ve kendini iyileştirme arzusu o kadar muazzamdır ki, bu hayat planını tüm zorluklara rağmen değil, bilakis o zorluklar için seçmiştir.

 

İNSANLARI SÖZLERLE İNCİTMENİN NASIL SAYISIZ ŞEKLİ VARSA

KANSERİN DE BÖYLE PEK ÇOK ŞEKLİ VARDIR.

Kanser, bir başarısızlık ya da bir ceza değildir.

Kişilik açısından bakıldığında IZDIRAP ÇEKMEK çok kötüdür ve çabucak öğrenmek yavaş öğrenmekten çok daha iyidir. Ruhsal açıdan ise, yaşanan deneyimlerde herhangi bir KÖTÜLÜK yoktur ve ÖZ-SEVGİ gibi şeyleri öğrenmenin ne kadar zaman alacağı hiç önemli değildir. RUH her zaman kendi SONSUZ DOĞASININ farkındadır ve faaliyetlerini doğrusal zamanın olmadığı boyutlar dahilinde idare etmektedir.

DOLAYISIYLA RUHUN İHTİYACI OLAN ŞEY TEKAMÜLDÜR.

BUNUN NE KADAR ZAMAN ALACAĞI ÖNEMLİ DEĞİLDİR.

 

Dünyada gördüğümüz ikilik hali, yani DOĞRU-YANLIŞ, İYİ-KÖTÜ vb. ruhun nötr hali ile belirgin bir tezat oluşturmaktadır. Kişilik, hayat nehri üzerinde akan her şeyi YARGILAMA eğilimindeyken, ruh sessizce nehir kenarında oturup dikkatle etrafı seyretmekte ve ÖNYARGISIZ, NÖTR BİR ŞEFKATLE YARGILAMADAN hayatı gözlemlemektedir. Derin bi içsel huzur hali bu nötraliteyi hatırladığımız zaman ortaya çıkmaktadır.

Sizlere her vesileyle önerdiğimiz

LEVH-İ MAHFUZ kitabının amacı da,

sizlere kişilik bilincinden RUH BİLİNCİNE yönelik

bir açılıma yardımcı olmasıdır.

Böyle bir açılım ise, hayatın getirdiği acı verici durumlara karşı koruyucu bir objektiflik, bir nevi tarafsızlık sağlamaktır. Bu tarafsızlık hali söz konusu hadiseleri ortadan kaldırmaz, bununla beraber yol açtıkları ızdırabı azaltabilir.

BİREY AÇISINDAN YARGI VE ELEŞTİRİ

IZDIRABIN BİR SONUCUDUR.

RUH AÇISINDAN İSE IZDIRAP

YARGILAYICI VE ELEŞTİREL YAKLAŞIMIN BİR SONUCUDUR.

Uyanıp da asla zarar görmeyen

ÖLÜMSÜZ RUHLAR olduğumuzu hatıladığımız zaman,

hayatın zorlu deneyimlerine yönelik

YARGILARIMIZ da son bulmuş olur.

Tüm bu hüküm ve yargıların yerine,

ızdırab azaltan ve MUTLULUĞU mıknatıs gibi çeken

bir tarafsızlığı kucaklarız.

 

Benlik algımızı kişilikten RUHA doğru genişlettiğimizde, kendimizi daha gerçekçi bir BENLİK-ANLAYIŞI ile kabul ve takdir ederiz. Aynı zamanda dikkatimizi de zorlu deneyimlerin yol açtığı ızdıraplardan uzaklaştırarak onların getirmiş olduğu BİLGELİK ve TEKAMÜLE yöneltmiş oluruz.

Bize anlamsız ve saçma gelen durumlardaki AMACI görürüz.

Ceza olarak algıladığımız şeylerin ARMAĞAN olduğunu fark ederiz.

Yük olarak gördüğümüz şeylerin FIRSAT olduğunu idrak ederiz.

Bir daha asla hayat kurbanı olduğumuz hissine kapılmaz,

Bilakis hayatın getirdiği tüm kutsamaların ve nimetlerin alıcısı haline geliriz.

Ruhsal açıdan bakarsak KANSER durumu da hastalık değil, bir ŞİFADIR. İsterseniz, UTANÇ ve KENDİNDEN NEFRET hislerinizi serbest bırakıp KENDİNİZİ SEVMEYİ seçerek, kendinizi yargılayan düşünceleriniz yerine de ÖZ SEVGİ anlayışını koyarak yeryüzündeki tüm insanlık için ruhsallaşmayı daha kolay bir hale getirebilirsiniz. Bu, kendi yakın çevrenizden çok daha uzaklara ulaşan bir SEVGİ VİBRASYONU yarattığınız anlamına gelir. Kelebek kanadındaki küçük bir titreşimin yerkürenin öbür ucunda fırtınalar yaratabileceğini duymuşsunuzdur. Kişisel bakış açısından ruhun perspektifine geçiş yaparak, doğmadan önce bildiğimiz bir gerçeği hatırlamış oluruz. LEVH-İ MAHFUZ’un size kazandıracakları tbiki bununla sınırlı değildir. Hareketlerimiz, söylediklerimiz ve düşüncelerimiz tüm dünyayı etkilemektedir. Dünyaya gelmeden önce planlamış olduğumuz zorlu deneyimlerin üstesinden gelerek ŞİFALANDIRAN BİR REZONANS yaratmış oluruz.

 

Hayatlarımızı planlarken çok sevdiğimiz ve bizi çok seven ruhlarla birlikte çalışmayı seçeriz. Dolayısıyla bize en çok acı çektirenler, ruhsal alemdeyken en büyük SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞK alış verişinde olduğumuz varlıklardır her seferinde.

BİZİ EN ÇOK ZORLAYANLARA, DOLAYISIYLA

GELİŞİMİMİZE EN FAZLA KATKIDA  BULUNMUŞ OLANLARA

ŞÜKRAN DUYMAK, BEDENLERİMİZ İÇİNDEYKEN DE

BENİMSEYEBİLECEĞİMİZ RUH MERTEBESİNDE BİR YAKLAŞIMDIR.

BU SEÇİMİ YAPTIĞIMIZDA

SUÇLAMA KONUSUNU HAYATIMIZDAN ÇIKARMIŞ OLURUZ.

SUÇLAMA OLMADIĞINDA BAĞIŞLAYICILIK MÜMKÜN HALE GELİR,

BAĞIŞLAYICILIĞIN BERABERİNDE İSE İYİLEŞME TEZAHÜR EDER.

Diğerlerine hizmet etmek için kendi TEKAMÜLÜNÜ askıya almak ruhlar arasında sık rastlanan bir durumdur. Kşik seviyesinden bakıldığında, bize kötü muamele edenlerin aslında bir nevi hizmet içinde olduklarını tasavvur etmek oldukça zordur. Bu sözde kötü muamelenin onlar açısından büyük bir fedakarlık olduğunu görmek ise daha da zordur. Doğumdan önceki dönemde son derece aşina olduğumuz bu konular ENKARNE olduğumuzda unutulur. BUNLARI YENİDEN HATIRLAMAK İNSANIN KENDİNİ BİLMESİ DEMEKTİR. Böylesi derin bir İDRAK hali ise fiziksel enkarnasyon haricindeki yollarla mümkün olmamaktadır.

 

Hayatta önemsiz gibi görünen şeyler aslında hiç de öyle değildir. Her tür hastalık aslında ŞİFADIR. Hayatlarımızı planlama ve arayışında olduğumuz TEKAMÜL DENEYİMLERİNİ yaratma gücümüz muazzamdır. Bu gücün menzili fiziksel hastalıklar yaratabilecek kadar geniştir. Ruh olarak BİZLER bu gerçeğin farkındayızdır. İnsan formunda ise bunu BİLİNÇLİ OLARAK unuturuz, ta ki hastalıklar veya başka zorlu deneyimler bizleri hatırlamaya sevk edene kadar. Dahilinde kendimizi güçsüz kuvvetsizmiş gibi hissedeceğimiz, bununla beraber kendimizi yeniden keşfetmek ve gücümüzü geri istemek için harikulade fırsatlar sunan bir dünyayı da sadece EN KUDRETLİ YARATICILARIN meydana getirebileceğini işte o zaman hatırlarız.

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Size farklı bir ortamda rehberlik yapmamıza izin verdiğiniz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

 www.izmirliahmetkaya.com

 

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

  

 

 

 

 

 

 

İNDİGO 2012

 

İNDİGO 2012

 

Maya Takviminin 2012 de bitmesinin Kur’an-ı Devdim anlamı var:

2012’DEN SONRA OLACAKLAR KONUSUNDA

ESKİ İNSANLARIN, ESKİ JENERASYONLARIN

HİÇ BİR FİKRİ YOK.

2012 VE SONRASI, İNDİGOLARIN BİN YILI.

2012 VE SONRASINDA DÜNYADA

YENİ BİR İNDİGO NESİL MAYA-LANACAK.

2012 VE SONRASININ YENİ TAKVİMİ

İNDİGO TAKVİMİ.

Böylesi bir faz değişikliği, zamanların tarihinde bir kere daha görülmüştü. Sıfır noktasındaki İNDİGO İSA’nın doğumu Milat kabul edilmiş ve yıl numeratörü sıfırlanmıştı dünyanın.

2012 dünyanın yeni sıfırıdır. 2. SIFIR.

ZAMANLAR TARİHİNİN FAZ DEĞİŞİMİNE HOŞGELDİNİZ.

2012’den sonraki tüm yılların başında bundan böyle İ.S. yazacak. İslam’la İsa’nın buluştuğu, Ashab-ı Kehf kehanetinin bin yılı:

İ.S. 1 :

İNDİGOLARDAN SONRA BİRİNCİ YIL.

 

KUR’ANTUM KUR’AN-I DEVRİM’den

LEVH-İ MAHFUZ

www.tanrinindogumgunu.com

 

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Size farklı bir ortamda rehberlik yapmamıza izin verdiğiniz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

 www.izmirliahmetkaya.com

 

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

 
 

İNDİGOLAR MODERN DİZÜSTÜ BİLGİSAYARLARI GİBİDİR

 

İNDİGOLAR MODERN DİZÜSTÜ BİLGİSAYARLARI GİBİDİR

 

Dünyadaki enkarne ruhlar çok farklı yaşlardadır. Genel kural olarak genç ruhlar güç, iktidar ve hayatı idame etmek gibi üçüncü boyuta ait kavramları keşfedebilecekleri hayat planları yaparlar. Yaşlı ruhlar ise aksine, dünya üzerinde bir şeyleri elde etmekten ziyade daha çok DUYGULARLA alakadar olurlar. Tekamülün duygular vasıtasıyla meydana geldiğini sezgisel olarak bilir onlar.

Bize çeşitli akrabalık bağları veya ilişkiler vesilesiyle refakat eden ve bizi çok iyi tanıyan bir ruh varsa eğer, bu durum RUH EŞİ olmak gibidir. Zira EŞ-RUH sadece aşık olduğumuz ve evlendiğimiz biri değildir. EŞ-RUH ilişkisi köklü bir takım beraberliğidir. Dolayısıyla bu tür ilişkilerde ruhlar anne baba- çocuk, kardeş, karı-koca, öğretmen-öğrenci gibi beraberlikleri seçerler.

 

Yeryüzündeki son enkarnosyonunu yaşayan bir ruh, edinmiş olduğu tüm bilgi ve bilgeliği diğer insanlara aktarabileceği bir hayat planı yapar; aslında bunu yapmak DÜNYA okulundan mezun olmanın da bir gereğidir aynı zamanda.

 

RUH kavramını biraz daha netleştirelim sizin için. Parmaklarınız var. Avucunuz var. Kollarınız var. Enkarnasyonlarınız parmaklar gibidir, ruhumuzun özünden çıkış yapar ve bir yaşam olarak tezahür ederler. Avucumuz ruhumuzdur, enkarnasyonlarımız yani parmaklarımız avucumuza bağlıdır. Ruhumuz bizim tamlığımızdır ve o da TANRI’ya, yani kolumuza bağlıdır.

 

KARMA, karmaya gelince; evrenin düzeni korumaya hizmet eden bir kuralıdır ve işleyişi hiçbir şekilde şahsi değildir. Karma olmasa KAOS hüküm sürerdi. Dünyevi şartlar ise bize genellikle kaotik görünür çünkü pek çok yaşam dönemi boyunca süregelen karmik dengelenmeyi göremeyiz. Perdenin arkasında harikulade ve mükemmel bir dengeleyici akış vardır. Ruhlar pek çok enkarnasyonla beraber bilgelik içinde gelişip tekamül ettikçe olumsuz davranışların, sözlerin ve düşüncelerin mutlaka DENGEYE kavuşturulması gereken etkileri olduğunu idrak ederler, dolayısıyla ilave karmalar biriktirmeyecek yollarla yaşamayı seçerler.

 

Ruhsal bedenlenmenin dikkat çekici bir yönü de

DİŞİ-ERKEK ENERJİSİNİN DENGELENMESİDİR.

Erkek enkarnasyonlarında baskın olanlar kadın olarak geçirdikleri hayatlarında zorlanmalarıdır. Kadın enkarnasyonlarında baskın olanlar ise erkek olarak geçirdikleri hayatlarda çok zorlanırlar. Ruhlar TEKAMÜL ederken DİŞİ/ERKEK yönlerinde bir denge arayışına girerler ve daha az aşina oldukları enerjiyi ifade etmeyi öğrenecekleri bir hayat seçerler. Dolayısıyla bizler kimi erkeklerde kadınsı bir tavır, kimi kadınlarda da erkeksi bir davranışı rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

 

Artık 21. Yüzyıldayız.

Bu dönemde dünyaya gelen çocukların büyük bölümü İNDİGO, kalanı ise KRİSTAL denilen ÇOCUKLARDIR.

İNDİGO ÇOCUKLAR – KRİSTAL ÇOCUKLAR

İndigo ve kristal çocuklar, Homo Sapien’lerin bir sonraki versiyonudur. Diğer boyutlara erişim anlamında bizden daha donanımlıdır onlar. Bizim yapamıyacağımız anlamına gelmez bu fakat sanki eski bir bilgisayarda çalışmak gibidir.

İNDİGO ve KRİSTALLER MODERN DİZÜSTÜ BİLGİSAYARLARI GİBİDİR. TÜM DONANIMA SAHİPTİRLER ve BU SAYEDE ERİŞİMLERİ ÇOK DAHA KOLAY OLUR.

 

Anne ve babalar,

ÇOCUKLARINIZI ONURLANDIRIN.

ONLAR BU YÜZYILDA SİZLERİN ÖĞRETMENLERİDİR. YAPTIKLARI YA DA YAPACAKLARI TÜM SEÇİMLERİNDE ONLARI ONURLANDIRIN. Neden ben? DİYE SORMAYIN TANRI’YA. BU BİR CEZA DEĞİLDİR. O ÇOCUĞUN İÇİNDE KONUŞMA SORUNU OLMAYAN, GÖREN, DUYAN, DÜŞÜNEN HER ŞEYİYLE TAM BİR RUH OLDUĞUNU UNUTMAYIN. ÜZERLERİNDE ÇOK UYGUNSUZ DURAN VE YANLIŞ DİKİLDİĞİ İZLENİMİ UYANDIRAN BİR ELBİSEYİ SEÇMİŞ OLSALAR BİLE, ONUN DA BİR AMACI OLDUĞUNUN BİLİNCİNDE OLUN.

 

Sabırla okuduğunuz için sizlere teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

 www.izmirliahmetkaya.com

 www.tanrinindogumgunu.com

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

KENDİNİ SUÇLAMAK ASLINDA KENDİNE ACIMAKTIR

 

KENDİNİ SUÇLAMAK ASLINDA KENDİNE ACIMAKTIR

 

Ana baba, engelli bir çocuk sahibi olduğunda genellikle kendilerini KUSURLU hissederler, kendilerini veya genlerini suçlarlar. Bu durumdaki insanlara söyleyeceklerimiz var.

Sakatlıklar ve engeller ruhsal bedenleriniz tarafından tercih edilirler; çünkü bu çeşit durumlar onlara başka türlü sahip olamayacakları imkanları sunar. Bazen de bu durum ruhsal bedene daha önceki yaşamlarında da üzerinde çalışmış olduğu aynı dersi öğrenmek için farklı bir yol sunar. Genellikle ŞEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK göstermek, bakıcı konumundaki kişi için zorlayıcı bir durumdur.

Ruhsal bedenler kendilerini diğer ruhların da dünyaya gelebileceği bir vasıta haline getirerek onları ONURLANDIRMAYI seçerler. Engelli çocuklara değer vermeyi ve bakımlarını üstlenmeyi de kendileri seçerler ve o çocukların hayatın gündelik, sıradan akışına fazla dahil olmadan diledikleri şekilde yaşamalarına imkan tanıyarak seçimlerini hayata geçirirler. Engelli çocuk için emsalsiz bir imkandır bu ve ebeveynler için de sevgilerini göstermek için bir fırsattır.

Tüm bu karşılıklı anlaşmalar, tamamen SEVGİ ifadesidir.

 

Kendini suçlamak aslında kendine acımaktır.

Dikkat verilmesi gereken nokta bu değildir. Dikkat çocuğun üzerinde olmalıdır. Her şeyin bir amacı vardır. Sizin dezavantaj olarak gördüğünüz şey genellikle avantaja dönüşen ZORLAYICI BİR DENEYİMDİR sadece.  Unutmayın. Bu önceden planlanmıştı. Böyle bir bakış açısı sizin olaya yaklaşımınızı değiştirecektir. Ya da böyle bir yaklaşım bakış açınızı değiştirecektir.

Suçluluk hissetmek, kabahat bulmak ve utanç gibi hisler hiçbir amaca hizmet etmez. Bilakis sizlere ket vurur. Bunların yerine, durumu bir fırsat olarak görün. Hem çocuğa hem de kendinize daha yüksek bir perspektiften bakın.

Engelli olan çocuklarımızla, ÖZ-DEĞER ve ÖZ-SAYGI hisleri olmaksızın açık, anlaşılır ve yalın bir şekilde iletişim kurmak mümkün değildir. Ebeveyler kendi aralarında iletişim içindeyken de birbirinin değerini ve duygularını kabul edip saygı gösterdikleri takdirde başkalarıyla olan ilişkileri de çok daha iyi gitmektedir. Çocuklar büyüyüp de kendi öz-değerlerini keşfettikçe, aynı şeyi yapmaları için anne babalarını zorlarlar.

Çocuklarınızla olan iletişiminizde ağzınızdan çıkacak her bir sözcüğe çok dikkat etmeli hatta genel olarak dikkatli davranmanız gerekmektedir, zira bu konuda kendinizi geliştirmeniz için çocuklar size çok yardımcı olurlar. Biraz toparlayalım konuyu; dünyaya engelli bir çocuk getirmenin kabahatle, suçla, cezayla bir ilgisi olmadığını bilmelisiniz. Çocuklar, sahip olacakları engelleri kendilerine sağlayacağı RUHSAL GELİŞİM nedeniyle doğmadan önce seçerler. Aynı şekilde onlara ebeveyn olmayı planlayan ruhlar da bu deneyimi kendi gelişimleri için seçerler.

KORKULAR ebedi birer ruh olduğumuz gerçeğinin önüne perde çekerler. Eğer bu korkuları geçiştirir ve onlardan kaçınırsak, PERDE DAHA DA KALINLAŞIR. Eğer kabul eder ve onlarla yüzleşirsek, korkuların ortadan kalkması için fırsatlar planlamış olan o CESUR RUHU ortaya çıkaracak şekilde perdeyi açmış oluruz.

ENGELLİ OLSUN VEYA OLMASIN,

ÇOCUKLAR ANNE VE BABALARININ ÖĞRETMENLERİDİR.

Anne babalar çocuklarının sayesinde çok daha sabırlı bir yapı kazanmaktadırlar. Kendi değerlerinin idrakına varırlar ve düzenli bir hayat sürme kabiliyetini attırırlar. Dengelerini korumak ve ayaklarını yere sağlam basmak konusundaki becerileri de bu sebeple ayrıca gelişir. Direkt olarak öğrettikleri pek çok şeyin yanı sıra çocuklar anne ve babalarının pek çok başka insanla tanışmasına vesile olarak da bu gelişime katkıda bulunurlar. Bu durum da planların bir parçasıdır. Hayatlarımızı planlarken birlikte çalışmak istediğimiz ruhları hayatımıza dahil edecek koşullar yaratırız.

 

Ruhlarımız gelecek için zemin hazırlayan arzular yaratarak, içimizde çeşitli meraklar uyandırıp, bizi farklı ilgi alanlarına yönelterek bizimle salt SEVGİYE dayanan daimi bir iletişim halindedirler. Eğer dikkatle dinlersek ruhlarımızın önceden planlamış olduğumuz deneyimleri bize fısıldadıklarını işitebiliriz.

BU SENORYALAR DA KÖTÜ ADAMLAR

YA DA ZAVALLI İNSANLAR YOKTUR;

SEVG, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞK İLE HAREKET EDEN,

SEVGİDEN YOLA ÇIKAN

BİLGE RUHLAR VARDIR SADECE.

 

SEVGİ, VERİLDİKÇE KENDİSİNİ ÇOĞALTIR.

Ruhlar da SEVGİ oldukları için sevdikçe büyüyüp gelişirler. Engelli çocuklara anne baba olmak gibi adeta meydan okuyan bir hayat deneyimi sevgi için fırsattır. Bugün milyonlarca engelli çocuk ve onların anne babaları rekabet ve mülkiyet dünyasının uzağında şan, şöhret, ödül beklentisi ya da arayışı içinde olmadan; CESARETLERİNİN, ASALET ve MERHAMETLERİNİN her gün sınanıp her gün yeniden onay gördüğü bir hayat sürmektedirler.

Bunlar sessiz bir ihtişamın hayatlarıdır.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

www.izmirliahmetkaya.com

 www.tanrinindogumgunu.com

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/

    

 

SADECE KENDİMİZ KENDİMİZİ YARGILARIZ

  

SADECE KENDİMİZ KENDİMİZİ YARGILARIZ

  

Kişinin içsel deneyimleri dış dünyadakilere nazaran çok daha gerçekçidir. Mesela, sağırlık bazı insanların kendi hedeflerine odaklanmalarını kolaylaştırır. Sağırlık bir engel değildir. Bir fırsattır. Kişisel ve ruhsal gelişim için gerekli olduğu üzere, dikkatin ince bir şekilde içe yönelmesini ve odaklanmayı sağlar. Sağır olmak kimsenin suçu değildir. O bir tercihtir. Diğer tüm seçimler gibi, hayatın amacına uygun bir şekilde deneyimlenmesi için kişiye imkan tanır. Ve kimi zaman daha önce ruh tarafından yapılmış bazı şeylerin dengelenmesine de ihtiyaç vardır. Başkalarının kulaklarını, kollarını, bacaklarını kesmiş olan ruhlar vardır. Bunlar sağırlığı veya herhangi bir uzvun kaybını ya da biçimsel bozuklukların yol açtığı sakatlıkları deneyimlemek üzere enkarne olarak kendilerini cezalandırmaya ihtiyaç duyarlar.

Diğer zamanlarda ruhun ihtiyacı İÇSEL AHENGİ deneyimlemektir.

Ruh, hassas ve duyarlı olduğu zaman dış etmenler, sesler ve enerjiler içsel ahengin yakalanmasına engel teşkil edebilirler. Korkuyu bertaraf etmek, sizlerin insan olarak en çok zorlandığınız konudur.

 

Şefkat, empati, kendinize ve başkalarına duyduğunuz koşulsuz sevgi; bu kavramlar ruhsal boyutta üzerinde en fazla durulan hayat dersleridir. Ebedi ruhlar olarak bizler kendimizi ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve SEVGİ olarak bilmenin arayışı içindeyizdir. Asıl itibariyle ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve SEVGİ’yi, verilen ve alınan bir armağan olarak hissetmekten ibaret olan bu KENDİNİ BİLME HALİ, fiziksel plandaki her ifadesiyle daha da köklü bir hal alır.

 

Bizler ruhsal boyutta birbirimizi asla yargılamayız. Ruhsal alemdeki tek yargılayıcı yaklaşım, hayatların gözden geçirildiği seanslarda ortaya çıkabilen ÖZ-YARGILAR’dır. KENDİMİZİ YARGILARIZ ve bunu yapan tek kişi BİZ oluruz. Ruhsal rehberimiz de yanımızdadır ve hayatlarımızın değerlendirilmesini birlikte yaparız, ŞEFKATLE yaklaşabileceğimiz halde bunu hakkıyla yapamadığımız durumları değerlendiririz. Fakat bu değerlendirmeler de YARGILAMADAN ve SEVGİ ile yapılır.

YARGILAYICI OLMAKTAN KURTULMAK VE AYIRIM GÖZETMEKSİZİN ŞEFKATLE, MERHAMETLE, AŞKLA SEVMEK GERÇEKTE KİM OLDUĞUMUZU HATIRLAMAK DEMEKTİR.

 

Hayat planlarımızı birlikte yaptığımız ruhları severiz. Bu ruhlar dünyevi VAROLUŞUMUZ sırasında bize sorun çıkaran, stres ve sıkıntı yaratan kişiler haline gelebilirler ve hatta DÜŞMANIMIZ dahi olabilirler. Araları bozuk olan eşler, çocuklarına kötü davranan anne ve babalar, ihmal edilen çocuklar, mahkemelik olan iş ortakları ENKARNE OLMAMIŞ HALLERİYLE BİRBİRİNİ SONSUZ AŞK İLE SEVEN DOSTLARDIR ASLINDA. Birbirini derinden sever, gözetir ve önceki hayatların tamamlanmamış derslerinde ustalık kazanmak için daha ziyade birlikte ENKARNE olurlar.

Fiziksel planda hizmet etmek için ruhların mutlaka enkarne olmaları gerekmez. Fiziksel olmayan alemdeki ruhlar SEVGİ göndererek ve İLHAM vererek bizlere olağanüstü ölçüde hizmet ederler. Uykudayken bizimle rüyalarımız vasıtasıyla iletişim kurar onlar ve uyanık zamanlarımızda da hislerimiz vasıtasıyla bizimle birlikte enkarne olsunlar veya olmasınlar, her zaman beraberimizdedirler.

 

SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞKI kabul etmeyi öğrenmek, onları ifade etmeyi öğrenmek kadar önemlidir. Ruhlar kazaları, hastalıkları, fiziksel ve zihinsel engelleri –örneğin kişiyi tekerlekli sandalyeye mahkum eden bir hastalık halini- SEVGİ gösteren bir kimseye yakın olacak koşulları oluşturmak amacıyla planlarlar. Bu ruhlar önceki hayatlarında birbirinden alaka ve itimam görmek konusunda zorluklar yaşamış olabilirler. Dolayısıyla bu dersleri öğrenmelerini gerektirecek yeni hayat planları yaparlar.

 

Ruhlar KORKUNUN üstesinden gelmelerini sağlayacak deneyimleri de seçerler. Hayat planlarımızı yaparken korku gibi negatif hisler de dahil olmak üzere pek çok şeyi iyileştirmenin arayışı içinde oluruz. Günlük hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki çoğu kez onu farketmeyiz bile. Geçmişteki yüzlerce enkarnasyonun beraberinde bu günlere taşınan ŞİFA bulmamış korkular bireysel ve kolektif bilinç dahilinde iyice yer etmişlerdir. Korkuyu şifalandırmak için onu deneyimlememiz gerekir, zira bir enerjiye direnç gösterilmesi onu sadece güçlendirilmiş olur; sonrasında ise onu aşmayı, ondan ileriye gitmeyi seçmemiz icap eder. Hayatın getirdiği ZORLAYICI DENEYİMLER hem bilinçaltındaki hem de bilinç üstündeki bu korkuları şifalandırmamız için bize çeşitli fırsatlar sunar. Korku ve diğer NEGATİF duygular gibi, BATIL İNANIŞLARINDA şifa bulmaları gerekir.

 

Şükran duymanın yani ŞÜKRETMENİN değeri her türlü takdirin ötesinde birşeydir.  Öyleki bu değeri abartmak imkansızdır. Benzer frekansa sahip iki diyapozon olumlu bir tını yayarlar, çünkü ahenk içinde titreşirler. Şükran hisside benzer bir işleyişle, kişinin frekansını TANRISAL ZEKA ile uyumlu bir hale getirerek o mertebeye yükseltir. SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK, MUTLULUK ve BAĞIŞLAYICILIK  aynı şekilde ŞÜKRAN duygusu da son derece yüksek ve hatta kutsal bir vibrasyondur. Şükran duymak ızdırap çektiğimiz için MEMNUN olduğumuz anlamına gelmez. Bizi zorlayan bir hayat deneyiminin takdire değer bir yönünü veya neticesini bulmak anlamına gelir.

Çoğumuz kulaklarımızla işitiriz. Kalbin tamamen kendine özgü bir lisanı vardır. Kalp dilinde ustalaşmak için SAĞIRLIĞI deneyimlememiz gerekir. Çoğumuz dışarıdan gelen sesleri dinler, kim olduğumuzu, ne yapmamız, nasıl olmamız ve ne düşünmemiz gerektiğini söyleyen insanların seslerine kulak veririz. Sağır olmayı deneyimleyerek iç sesimize kısaca ruh bedenimizden gelen sese kulak verebilsek ve onunla iç dünyamızı zenginleştirsek, bu tip yolculuktan daha derin bir KENDİNİ-İDRAK haliyle çıkmış oluruz. SUKUT ORUCU tutuyorsanız eğer, aynı an da bunu da deneyimleyebilirsiniz. Mucizeler yaşanılır, bunu unutmayın.

 

Kainat, en küçük mikroskobik canlıya kadar muazzam bir şekilde düzenlenmiştir ve BİZLER de bir seviyede –bazen bilinçli olarak bazen de bilinçsizce- deneyimlediğimiz her şeyin ortak yaratıcıları oluruz. Bazı kazaları senorya gibi dünyaya gelmeden önce planlarız, bazılarını ise enkarne olduktan sonra hep beraber yaratırız;

Dolayısıyla bunların hiçbiri RASTLANTISAL OLAYLAR değildir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

  http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

ZORLU DENEYİMLER, ÖZGÜR İRADE

  

ZORLU DENEYİMLER, ÖZGÜR İRADE

 

Özgür irade dünyada yaşadıkları süre içinde harmonik bir şekilde her bireyde bulunan VİBRASYONUN anlatımıdır. Vibrasyon frekansınızı yükselterek, MÜŞFİK olmayı öğrenerek ve yeryüzünde karşılaştığınız her insana bir AZİZ’miş gibi davranarak ruhsal beden olarak seçmiş olduğunuz dersleri değiştirebilirsiniz.

Belki bu değişiklikleri hissetmeyebilirsiniz çünkü sizin gezegeninizin frekansı oldukça yoğundur fakat her zaman yüksek frekanstasınızdır. Bu yüksek frekanslar sizi daha SEVGİ dolu davranışlara yükseltecektir.

SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK dolu düşünce ve dilekler sizi insanlığın iyiliğine yönelik bir DÜŞÜNCE-FORMU haline getirir.

 

Bir düşünceye ilk sahip olduğumuz zaman,

bu düşünce fiziksel tezahür öncesindeki bir ENERJİDİR.

Eğer BİZ bir düşünceyi yeterince sık veya

yeterince duygu katarak düşünürsek

nihayetinde o düşünce fiziksel alemde tezahür edecektir.

NEGATİF DÜŞÜNMENİN FİZİKSEL HASTALIKLARA

YOL AÇABİLMESİ DE BU NEDENDEN DOLAYIDIR.

 

RUHUN LİSANI DUYGULARDIR.

Dünya halihazırda her geçen gün vibrasyon anlamında yükselmektedir. Her gün daha fazla RUH, yaşamlarını yüksek düşünce-formlarında sürdürecekleri bir seviyeye gelmektedir. Herkesin iyiliğine olacak şekilde hareket etmeyenler için yakın zamanda hiç yer kalmayacaktır dünyada. Yolunuzdaki insanlara SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK, HUZUR ve IŞIK vermeyi seçtiğiniz için derslerinizi öğrenmek üzere belirlediğiniz o ZORLU DENEYİMLER artık ruhunuza uygun düşmeyecektir.

Kendiniz ve diğerleri için hayırlı olan değişiklikleri,

 herkesin içindeki iyiyi görerek ve onları yüceltip,

yükseklere taşıyarak hayata geçireceksiniz.

ZORLU DENEYİMLER taşıdıkları güzelliği hayata geçirmeleri için ruhların hızını kesmek üzere kullanılan bir yöntemdir. Dünya üzerindeki  deviniminizi daha yavaş bir tempoda sürdürdükçe, semavi vibrasyonların frekansı da o kadar yüksek ve hissedilir olur. ACI ve ÇİLE’de tercih unsurudur ve diğer insanlar dünya üzerindeki hayatlarını ACI çekmeden yaşayabilsinler diye bazı harikulade varlıklar acıyı kendi üstlerine alırlar. Diğerlerinin mutluluk içinde, ızdırap çekmeden yaşayabilmeleri için dünyevi bedeninizi teslim etmek, insanın yapabileceği en yüksek seviyeli fedakarlıklardan biridir.

Başa çıkabileceğinizden daha fazlası verilmez size fakat bazı RUHLAR bir hayat dönemi içinde daha hızlı bir bilinç gelişimi kaydetmek isterler, bilinç seviyeleri arasındaki perdelerden daha hızlı geçmeyi arzu ederler. Dünyevi acı ve ızdıraplar fiziksel planda her zaman değiştirilemeseler bile, bu ızdıraba taraf olan kişiler düşüncelerini değiştirmeye, pozitif vibrasyonu olan düşünce formlarını seçmeye her zaman muktedirdir. Zira düşünce şeklinin değiştirilmesi ızdırabı ve çekilen acıyı azaltır.

Hayatımızdaki zorlu durumları, SEVGİ’nin tüm biçimlerini deneyimlemek ve kendimizi SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK olarak bilmek amacıyla planladığımız dikkate alındığında, bu idraka daha erken bir zamanda ulaşmamızın, planlanan diğer olayları gereksiz kılacağı açıktır.

 

DEPRASYON, ÖFKE, ‘Neden BEN?’ sorusu ve en nihayetinde de kabulleniş dönemi. Tüm bunlar, belirli bir seviyedeki RUH BİLİNCİNE ulaşmak için başarılması gereken dersin aşamalarıdır. Güzel bir süreçtir bu ve her bir aşamada kendinizi AFFETMENİZ çok önemlidir.

Böylelikle en yüksek bilinç seviyenize erişebilir

ve sonrasında da benzer şeyleri yaşayacak,

aynı yollardan geçecek tüm insanların bilincinde de aynı güzelliği,

SEVGİYİ, ŞEFKATİ, MERHAMETİ, AŞKI ve anlayışı canlandırabilirsiniz.

 

İnsanlar hayatın olağanüstü derecede hassas ve kırılgan olduğunun artık farkındadırlar. ZORLU DENEYİMLER, tanıdıkları birinin başına gelebiliyorsa eğer, onlarında başına gelebilir ve bu ilk bakışta çok ürkütücüdür. Hayatınızda kimin olması gerekiyorsa onlar orada olurlar her zaman. Bazen de bu zorlu yolculuğu tek başınıza yapmanız gerekir ve dışarıdan gelecek yardımlara çok ihtiyacınız olmaz. Fakat ihtiyaç duyduğunuzu düşünebilirsiniz. Böyle düşünen ve bu düşüncenin içinde DEBELENEN insanlar KURBAN haline gelir.

Eğer kendi içinize bakarsanız,

İster yalnız başınıza yürüyün, ister başkalarıyla birlikte,

Yol sizin için aydınlanacaktır.

Yapmanız gereken tek şey

TANRI’dan YARDIM İSTEMEKTİR.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

  http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

TEKAMÜL GERÇEĞİ, SUYA KONUŞUN

 

TEKAMÜL GERÇEĞİ, SUYA KONUŞUN

 

İnsanların olumsuzluklarla dolu bir durumu yalnızca kendilerinin deneyimledikleri hissini taşımaları bencilce bir yanılgıdır. İnsanın kendine acıyarak geçirdiği bu KURUNTU ve VESVESE dolu zamanlar, kişiyi hayatın ve ebediyetin akışından koparıp ayırır. İnsanlar kendilerini hayattan koparmazlarsa ilerlerler. İnsanlar bir sonraki BİLİNÇ aşamasına tüm insanların BİR OLDUĞUNU idrak ederek ulaşır. Bu hepimizin hizmet ettiği HAYRIN bir parçasıdır.

AFFETMEK; bizim anlayışımız affetmenin hem affeden, hem affedilen kişinin DNA yapısının değiştiği yönündedir. Peki, affetmek DNA’yı nasıl değiştirir?

Sözcükler, nefsimizden nefes yoluyla nüfuz bulan enfes enerjilerdir. Affetmek kromozom seviyesinde bir değişiklik meydana getirir. Enerji sizden yola çıkar ve affettiğiniz kişi tarafından bilinçaltı seviyesinde bir bağışlama dalgası olarak hissedilir. Bu bağışlanmayı kabul etmek veya etmemek onlara kalmıştır. Çoğu defa bu insanlar acı çekmeye devam ederler ve KENDİLERİNİ AFFETMEZLER fakat affedilmek onları özgür kılar ve böylelikle tekamülde ilerleyebilirler.

Kromozom seviyesinde ise, sert tanecikler kromozomlardan düşerek ayrılır ve yerlerini daha yumuşak ve yuvarlak tanecikler alır. Bu değişim, bazen CHİ adını da verdiğimiz evrensel enerjinin beden ve zihin dahilinde daha iyi akmasını sağlar. Bu daha yoğun enerji akışı ile birlikte, hayat amacı doğrultusunda ilerlemek üzere daha fazla enerji sağlanmış olur. Bu enerji hücresel seviyeden daha ince düzeylerde zihne ve tüm bedene yayılır.

AĞLAMANIN DNA üzerindeki etkisi, kendine acıma şeklinde değil de, ancak rahatlama ve serbest bırakma şeklide olduğunda, DNA’yı şifalandırır.

GÜLMEK ise  DNA için tam bir şifadır. Tüm bedeni baştan aşağı yıkayan, toksinleri vücuttan atan ve sıvı dolaşımını teşvik eden hormonal bir coşku başlatır. DNA’nın kötü yönde değişmesini engeller. Değiştirmekten ziyade koruyucu niteliktedir. Örneğin, kanser hastalarının hücresel seviyede şifa bulmak amacıyla gülme terapilerine iştirak ettiği zamanlar olmuştur fakat bu DNA sarmalında bizzat değişim yaratmaz. Bedenin daha olumlu fonksiyon göstermesini ve kendisiyle daha çok uyum içinde olmasını sağlar.

 

Konuştuğumuz bazı insanlar suyun içinde oldukları ve kendilerini yıkadıkları ya da bir nehirde sırt üstü yattıkları şeklinde İMGELEMELER yapıyorlardı. Japon bilim adamı Emoto’nun da suyla ilgili bir kitabı var, biliyorsunuzdur. Suya bazı kelimeler söylüyor, sonra o suyu donduruyor ve kristalleri analiz ediyor.

Emoto yüksek enerji yüklü sözcüklerin, özelliklede SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve ŞÜKRAN sözcüklerinin en güzel kristalleri oluşturduğunu tesbit etmiştir.

Unutmayın, SU, bedenin her bir bölümüne, bedendeki her bir parçacığa nüfuz ederek orayı aşılar. SU, olumlu ya da olumsuz enerji titreşimlerini üzerine alır ve bunları serbest bırakarak dışarı verir. SU manyetizmayı da üzerine alabilir. Manyetizmayı safdışıda edebilir. Bir taşıyıcı, iletken ve destekleyicidir.

FİZİKSEL VEYA DUYGUSAL OLARAK YARALANMIŞ BİRİSİ SUYA KONUŞUP ONU SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK VE ŞÜKRAN GİBİ SÖZCÜKLERLE PROGRAMLARSA VE SONRA DA BU SUYU İÇERSE, FİZİKSEL VEYA DUYGUSAL İYİLEŞME SÜRECİNİ ŞİFALANDIRMIŞ OLUR.

Suyla bu şekilde konuşmak ona yaşam gücü ve enerji aşılar. Bu suyu içmek aynı yaşam gücünü ve enerjiyi vücuda aktarır, vücudun rahatlamasına ve pek çok organ sistemi dahilinde kendisini toksinlerden arındırmasına yardım eder.

 

İnsanın tekamülündeki hakiki kriter,

NEGATİFİ POZİTİFE ÇEVİRME BECERİSİDİR.

Negatife saplanıp kalmak ve yargılayıcı bir tavır içinde olmak, KORKU dolu düşünceler taşımak meselenin özüne katkı sağlamayacaktır. Kişi zamanını ister tekerlekli sandalyede, ister yatalak olarak yatakta, ister maratonda koşarak; asıl mesele o zamanını en pozitif olarak nasıl kullanılacağıdır.

Pozitif ve negatif her zaman vardır. Dünyadaki gerçektir bu. Negatif olmadan pozitifi deneyimlemeniz veya idrak etmeniz mümkün olmaz. Negatif olmadan pozitifi isteyecek motivasyona sahip olamazsınız çünkü bilinç perdesini geçerken onu unutmuşsunuzdur.

 

Size kötülük olarak görünen olayların faillerine karşı yargılayıcı düşünceler içinde olanlardan, bu olaylarda her zaman HAYIRLI BİR NETİCE bulunduğunu bilmelerini isteriz. Acının, sıkıntının bir illüzyon odlunun bilincinde olun. Televizyon ve gazetelerde dünya yada memleket olaylarını görüp, okuyup bunların negatif olduğu hükmüne varan insanlara, kolaya kaçtıklarını ve etraflıca düşünmediklerini söylemeliyiz.

Yüzeyde görünmeyen, çok daha derin bir şeyler her zaman vardır. Hatta daha fazlası her zaman vardır. Bir ANLAM her zaman vardır. Olup bitenlerin tekamülümüz için nasıl bir katalizör işlevi gördüğü konusunda daha dikkatli düşünmeyi öğrenebilmeleri için sizlere LEVH-İ MAHFUZ’u okumanızı, onunla buluşmanızı önerebiliriz.

FİZİKSEL OLMAYAN EVİMİZDE SADECE IŞIK VARDIR.

Karanlık olmadan, ışığa tezat olmadan, gördüğümüz ışığı tam anlamıyla takdir edemeyiz. Sevgiye tezat olmadan, gerçekten kim olduğumuzu tam anlamıyla bilemeyiz. Ve böylelikle gerçek kimliklerimizi unutacağımız hayat senoryaları oluşturur, hatırlama sürecinin daha derin bir KENDİNİ-İDRAK hali sağladığından emin olarak, yaşadığımız ZORLU DENEYİMLERİN bizi kendimize hatırlatmasını umarız.

Sadece ışığın mevcut olduğu RUHSAL ALEMDE affedecek bir şey yoktur. Orada kendimizi sadece SEVGİ,ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK olarak bilir ve sadece bunuları ifade ederiz çünkü ancak bilinen şeyler ifade edilebilirler. KENDİSİNİ SEVGİ,ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK OLARAK İDRAK EDEN HİÇBİR RUH ASLA AFFETMEYİ GEREKTİRECEK BİR SEBEP YARATMAZ.

Öte yandan affetmek bir sevgi ifadesidir. Ruh beden formu içindeyken ona fırsat vermeksizin kendimizi sevgi olarak deneyimleyemeyiz. Dolayısıyla bazılarımızın sevgi olduğunu unutarak affedilmeyi gerektiren davranışlarda bulunduğu, diğer bazılarının da yine aynı şekilde sevgi olduklarını unutarak affetmeyi bir mücadele meselesi haline getirdiği karşılıklı anlaşmalar yapar, bunlara dahil oluruz.

Biz insanları en çok zorlayan durum, bedenlenerek perdenin ardında kaldığımız ve onların gerçek kimliklerinden kendi yaratmış olduğumuz hafıza kaybı ile ayrı düştüğümüz bu dünyevi dönemde de tüm insanlarda bu ışığı görebilmektir. Hayatımızdaki insanların fiziksel bir sahnede geçici bir takım roller oynayan, fiziksel olmayan ebedi ruhlar olduklarını fark ederek yapabiliriz bunu.

Bizler karşılaştığımız her insanın

TANRININ NEFSİNDEN YANSIYAN BİRER KIVILCIM,

ÖZÜNDE İYİLİK DOLU AŞKIN BİRER VARLIK OLDUĞUNU

VE EN ÖNEMLİSİ ONLARLA BİR OLDUĞUMUZU İDRAK EDEBİLİRİZ.

SADECE IŞIĞI GÖRMEK DÜNYADAKİ HER BİR İNSANIN İÇİNDE

SADECE TANRISALLIĞI GÖRMEKTİR.

BİZLER,

GERÇEKTE KİM OLDUĞUMUZU DA BÖYLELİKLE HATIRLARIZ.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

 

YAS TUT, AĞLA, ŞİFA BUL

 

 

YAS TUT – AĞLA – ŞİFA BUL

 Hayatın en önemli amacı ve deneyimi,

kimliği olan SEVGİYİ MADDEDE İFADE ETMEKTİR. Planlamış olduğunuz kazalar ise bu simya olayını çabuklaştıran bir katalizördür sadece.

Doğum öncesi planlama olgusunun anlaşılması ve kabulü oldukça derin bir iyileştirme getirmektedir. Lakin bu idrakın konumu yas dönemine refekat etmek veya bu dönemi takip etmek dahilindedir, o dönemin yerini almak veya duyguları bastırmakta değildir.

Fiziksel yetilerin kaybı da dahil olmak üzere, her türlü kayıp

YAS TUTARAK, O ÜZÜNTÜYÜ YAŞAYARAK ŞİFA BULUR.

Fakat bu yas süreci kişilik bilincinden ruh bilincine geçmek amacıyla hızla geçiştirilen bir keder dönemine indirgenmemelidir. Daha ziyade kişi o acıyı HİSSETME ve AĞLAMA yoluna gitmelidir. Yas kalp için aşamalı bir süreçtir ve bu süreç yumuşaklık içinde, şefkatle, merhametle kişinin kendisine karşı iyi ve nazik olması yoluyla en hayırlı şekilde yaşanabilecektir.

Bakış açısında zamanla bir takım değişiklikler meydana gelecektir. Bu değişikliklerin en şifa verici olanlarından biri de rehber ruhlarınızın her zaman fısıldadığı gibi, bedeninizden çok daha öte bir varlık olduğunuzu idrak etmektir. Bu idrak muazzam bir fark yaratacaktır.

Kazayı ilk deneyimlerken bilinçsiz kaldığınız o kısa AN’da Tanrı ile yaşadığınız deneyim, hatırlayabiliyorsanız , fiziksel alemden ötesinin de mevcut olduğunun basit bir onayıdır aslında. Eğer siz, sadece bedeninizden ibaret olduğunuza ve hayatınız sona erdiğinde de varlığınızın tamamen yok olacağına inanıyorsanız, tüm bu yaşadıklarınız sizin için kim bilir ne kadar ızdırap verici bir hale gelirdi.

Siz bir ruh olduğunuzun bilincindesiniz. Bu bilince doğum öncesi planlama konusuna yönelik bir idrak da eklendiği zaman bakış açısı çok daha çabuk değişecektir. Böyle bir farkındalıkla yaşanan bu hayat dönemi ise sonsuz ufka yönelik bir uzanış haline gelir.

ANLAMSIZ IZDIRAPLARLA DOLU, GELİŞİGÜZEL VE TESADÜFİ BİR HADİSE DEĞİL, PEK ÇOK AMACI OLAN VE İYİ KURGULANMIŞ BİR PLANDIR HAYAT.

BU PLANLARI YAŞAYAN BİZLER İSE SADECE BİR MİNERAL YIĞININDAN İBARET DEĞİLİZ; BİZLER RUHUZ. DOLAYISIYLA DA EBEDİYİZ.

Gelmiş olduğumuz ve geri döneceğimiz HUZUR, SUKUNET ve DİNGİNLİK aleminde hibir tezatı deneyimleyemeyiz. Oradaki huzur daimidir ve asla bozulmaz, sükunet hiçbir sekteye uğramaz, dinginlik süreklidir. Tezatlar olmadığı zaman da tüm bu nimetlerin ve kutsamaların hakiki değerini tam olarak takdir edemeyiz. Böylelikle bu tezatlar dünyasında bedenlenmek isteriz.

BURASI HUZUR, SÜKUNET VE DİNGİNLİK GİBİ NİTELİKLERİN

SON DERECE NADİR BULUNDUĞU

FAKAT HAYAT PLANLARIMIZI YAŞARKEN

BİZLER TARAFINDAN YARATILMALARININ DA

MÜMKÜN OLDUĞU BİR YERDİR.

 

Pek çoğumuzun doğum öncesi planları dünyaya-insanlığa-canlılığa hizmet temeli üzerine kuruludur.

Hizmet etme arzusunu teşvik eden unsur SEVGİ, sevgiye şekil veren ise HİZMET’tir. Hizmet enerji düzeyinde de var olan bir olgudur. Fiziksel planda hareket etmeyi gerektirsin veya etmesin, tüm hizmetler ENERJETİK’tir.

İnsan, hayatının akışı dahilinde kendi iç huzurunu tesis ettikçe, başka insanların da kendi iç huzurlarını yaratırken takip edebilecekleri ve onlara kolaylık sağlayan vibrasyonel bir yol inşa etmiş olacaktır.

Vibrasyonlarımız tüm evreni eylemlerimizden çok daha fazla etkiler.

Halbuki bizler en çok bedenlerimizin ne yaptığına önem veririz.

Bir dağ başında oturup barış vibrasyonları yayan bir münzevi, barış adına yürüyüş yapan öfkeli bir göstericiden çok daha fazla ahenk ve uyum katar dünyaya; zira bu öfkeli göstericinin frekansı hararetle karşı olduğu şeyi sadece arttırmaya hizmet etmektedir.

Dolayısıyla bedeninin fiziksel anlamda sınırlı olması, insanın enerji düzeyinde yarattığı etkiye hiçbir sınır veya engel getirmez, aksine bu etkiyi güçlendirir.

Onun şifası bizim şifamızdır, onun huzuru bizim huzurumuzdur.

 

Felçli bir beden, felçli bir zihin anlamına gelmez. Beden ağır hasar görse bile kişinin tamlık içinde olabileceğinin ispatı için kazalar planlanmıştır. Aslında insan bir anlamda insanların kendisine hizmet etmesine imkan yaratarak onlara hizmet etmektedir. Ciddi kazalar kendimizi ŞEFKAT, EMPATİ ve BAĞIŞLAYICI olarak daha derinlikli bir şekilde ifade etmemize ve kendimizi böyle bilmemize fırsat yarattığı için planlanır. Bunların hepsi ruhumuzun erdemleridir ve bu erdemler fiziksel yetersizliklerin mevcut olmadığı RUHSAL ALEMDE dünyadaki şekliyle ifade ve idrak edilemezler. Bu hayatı planlayan ruhtur o ve planladığı gibi, cesurca yaşamaktadır hayatını.

İnsan hayatına devam ederken, sevgi dolu ilahi varlıklardan oluşan bir koro da ona ilham vermektedir. Hayatını planlamasına yardım eden rehberler de bu koronun dahilindedir. Sizler insanlara hizmet ederken bu ilahi varlıklar da sizlere hizmet etmektedirler. Sizin amacınıza ulaşmanıza yardımcı olurken onlar da kendi amaçlarını yerine getirmekte ve sizleri her zaman sevgileriyle çepeçevre sarmaktadırlar.

Sonuç olarak, fiziksel hayatın temel amacı SEVGİNİN tüm formlarda yaratılması ve ifade edilmesidir. Doğmadan önce belirlediğin amacını CESARETLE gerçekleştirmektir.

 

Kendini bilmek önce bu kısa bilgileri idrak etmekle başlayacaktır.

 Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

 Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz. Meditasyon bir meydan okuma olabilir, fakat bir ağrı kesici değildir. Amacı acılarımızı gizlemek değildir. Meditasyon , acılarımızı iyileştirir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

 sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

 SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

 LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

  

Ahmet Kaya 

 REİKİMASTER/TEACHER

 www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

 Levh-i Mahfuz

 

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr