KENDİNİ SUÇLAMAK ASLINDA KENDİNE ACIMAKTIR

 

KENDİNİ SUÇLAMAK ASLINDA KENDİNE ACIMAKTIR

 

Ana baba, engelli bir çocuk sahibi olduğunda genellikle kendilerini KUSURLU hissederler, kendilerini veya genlerini suçlarlar. Bu durumdaki insanlara söyleyeceklerimiz var.

Sakatlıklar ve engeller ruhsal bedenleriniz tarafından tercih edilirler; çünkü bu çeşit durumlar onlara başka türlü sahip olamayacakları imkanları sunar. Bazen de bu durum ruhsal bedene daha önceki yaşamlarında da üzerinde çalışmış olduğu aynı dersi öğrenmek için farklı bir yol sunar. Genellikle ŞEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK göstermek, bakıcı konumundaki kişi için zorlayıcı bir durumdur.

Ruhsal bedenler kendilerini diğer ruhların da dünyaya gelebileceği bir vasıta haline getirerek onları ONURLANDIRMAYI seçerler. Engelli çocuklara değer vermeyi ve bakımlarını üstlenmeyi de kendileri seçerler ve o çocukların hayatın gündelik, sıradan akışına fazla dahil olmadan diledikleri şekilde yaşamalarına imkan tanıyarak seçimlerini hayata geçirirler. Engelli çocuk için emsalsiz bir imkandır bu ve ebeveynler için de sevgilerini göstermek için bir fırsattır.

Tüm bu karşılıklı anlaşmalar, tamamen SEVGİ ifadesidir.

 

Kendini suçlamak aslında kendine acımaktır.

Dikkat verilmesi gereken nokta bu değildir. Dikkat çocuğun üzerinde olmalıdır. Her şeyin bir amacı vardır. Sizin dezavantaj olarak gördüğünüz şey genellikle avantaja dönüşen ZORLAYICI BİR DENEYİMDİR sadece.  Unutmayın. Bu önceden planlanmıştı. Böyle bir bakış açısı sizin olaya yaklaşımınızı değiştirecektir. Ya da böyle bir yaklaşım bakış açınızı değiştirecektir.

Suçluluk hissetmek, kabahat bulmak ve utanç gibi hisler hiçbir amaca hizmet etmez. Bilakis sizlere ket vurur. Bunların yerine, durumu bir fırsat olarak görün. Hem çocuğa hem de kendinize daha yüksek bir perspektiften bakın.

Engelli olan çocuklarımızla, ÖZ-DEĞER ve ÖZ-SAYGI hisleri olmaksızın açık, anlaşılır ve yalın bir şekilde iletişim kurmak mümkün değildir. Ebeveyler kendi aralarında iletişim içindeyken de birbirinin değerini ve duygularını kabul edip saygı gösterdikleri takdirde başkalarıyla olan ilişkileri de çok daha iyi gitmektedir. Çocuklar büyüyüp de kendi öz-değerlerini keşfettikçe, aynı şeyi yapmaları için anne babalarını zorlarlar.

Çocuklarınızla olan iletişiminizde ağzınızdan çıkacak her bir sözcüğe çok dikkat etmeli hatta genel olarak dikkatli davranmanız gerekmektedir, zira bu konuda kendinizi geliştirmeniz için çocuklar size çok yardımcı olurlar. Biraz toparlayalım konuyu; dünyaya engelli bir çocuk getirmenin kabahatle, suçla, cezayla bir ilgisi olmadığını bilmelisiniz. Çocuklar, sahip olacakları engelleri kendilerine sağlayacağı RUHSAL GELİŞİM nedeniyle doğmadan önce seçerler. Aynı şekilde onlara ebeveyn olmayı planlayan ruhlar da bu deneyimi kendi gelişimleri için seçerler.

KORKULAR ebedi birer ruh olduğumuz gerçeğinin önüne perde çekerler. Eğer bu korkuları geçiştirir ve onlardan kaçınırsak, PERDE DAHA DA KALINLAŞIR. Eğer kabul eder ve onlarla yüzleşirsek, korkuların ortadan kalkması için fırsatlar planlamış olan o CESUR RUHU ortaya çıkaracak şekilde perdeyi açmış oluruz.

ENGELLİ OLSUN VEYA OLMASIN,

ÇOCUKLAR ANNE VE BABALARININ ÖĞRETMENLERİDİR.

Anne babalar çocuklarının sayesinde çok daha sabırlı bir yapı kazanmaktadırlar. Kendi değerlerinin idrakına varırlar ve düzenli bir hayat sürme kabiliyetini attırırlar. Dengelerini korumak ve ayaklarını yere sağlam basmak konusundaki becerileri de bu sebeple ayrıca gelişir. Direkt olarak öğrettikleri pek çok şeyin yanı sıra çocuklar anne ve babalarının pek çok başka insanla tanışmasına vesile olarak da bu gelişime katkıda bulunurlar. Bu durum da planların bir parçasıdır. Hayatlarımızı planlarken birlikte çalışmak istediğimiz ruhları hayatımıza dahil edecek koşullar yaratırız.

 

Ruhlarımız gelecek için zemin hazırlayan arzular yaratarak, içimizde çeşitli meraklar uyandırıp, bizi farklı ilgi alanlarına yönelterek bizimle salt SEVGİYE dayanan daimi bir iletişim halindedirler. Eğer dikkatle dinlersek ruhlarımızın önceden planlamış olduğumuz deneyimleri bize fısıldadıklarını işitebiliriz.

BU SENORYALAR DA KÖTÜ ADAMLAR

YA DA ZAVALLI İNSANLAR YOKTUR;

SEVG, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞK İLE HAREKET EDEN,

SEVGİDEN YOLA ÇIKAN

BİLGE RUHLAR VARDIR SADECE.

 

SEVGİ, VERİLDİKÇE KENDİSİNİ ÇOĞALTIR.

Ruhlar da SEVGİ oldukları için sevdikçe büyüyüp gelişirler. Engelli çocuklara anne baba olmak gibi adeta meydan okuyan bir hayat deneyimi sevgi için fırsattır. Bugün milyonlarca engelli çocuk ve onların anne babaları rekabet ve mülkiyet dünyasının uzağında şan, şöhret, ödül beklentisi ya da arayışı içinde olmadan; CESARETLERİNİN, ASALET ve MERHAMETLERİNİN her gün sınanıp her gün yeniden onay gördüğü bir hayat sürmektedirler.

Bunlar sessiz bir ihtişamın hayatlarıdır.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

ahmet@hatel.com.tr

www.izmirliahmetkaya.com

 www.tanrinindogumgunu.com

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/

    

 

SADECE KENDİMİZ KENDİMİZİ YARGILARIZ

  

SADECE KENDİMİZ KENDİMİZİ YARGILARIZ

  

Kişinin içsel deneyimleri dış dünyadakilere nazaran çok daha gerçekçidir. Mesela, sağırlık bazı insanların kendi hedeflerine odaklanmalarını kolaylaştırır. Sağırlık bir engel değildir. Bir fırsattır. Kişisel ve ruhsal gelişim için gerekli olduğu üzere, dikkatin ince bir şekilde içe yönelmesini ve odaklanmayı sağlar. Sağır olmak kimsenin suçu değildir. O bir tercihtir. Diğer tüm seçimler gibi, hayatın amacına uygun bir şekilde deneyimlenmesi için kişiye imkan tanır. Ve kimi zaman daha önce ruh tarafından yapılmış bazı şeylerin dengelenmesine de ihtiyaç vardır. Başkalarının kulaklarını, kollarını, bacaklarını kesmiş olan ruhlar vardır. Bunlar sağırlığı veya herhangi bir uzvun kaybını ya da biçimsel bozuklukların yol açtığı sakatlıkları deneyimlemek üzere enkarne olarak kendilerini cezalandırmaya ihtiyaç duyarlar.

Diğer zamanlarda ruhun ihtiyacı İÇSEL AHENGİ deneyimlemektir.

Ruh, hassas ve duyarlı olduğu zaman dış etmenler, sesler ve enerjiler içsel ahengin yakalanmasına engel teşkil edebilirler. Korkuyu bertaraf etmek, sizlerin insan olarak en çok zorlandığınız konudur.

 

Şefkat, empati, kendinize ve başkalarına duyduğunuz koşulsuz sevgi; bu kavramlar ruhsal boyutta üzerinde en fazla durulan hayat dersleridir. Ebedi ruhlar olarak bizler kendimizi ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve SEVGİ olarak bilmenin arayışı içindeyizdir. Asıl itibariyle ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve SEVGİ’yi, verilen ve alınan bir armağan olarak hissetmekten ibaret olan bu KENDİNİ BİLME HALİ, fiziksel plandaki her ifadesiyle daha da köklü bir hal alır.

 

Bizler ruhsal boyutta birbirimizi asla yargılamayız. Ruhsal alemdeki tek yargılayıcı yaklaşım, hayatların gözden geçirildiği seanslarda ortaya çıkabilen ÖZ-YARGILAR’dır. KENDİMİZİ YARGILARIZ ve bunu yapan tek kişi BİZ oluruz. Ruhsal rehberimiz de yanımızdadır ve hayatlarımızın değerlendirilmesini birlikte yaparız, ŞEFKATLE yaklaşabileceğimiz halde bunu hakkıyla yapamadığımız durumları değerlendiririz. Fakat bu değerlendirmeler de YARGILAMADAN ve SEVGİ ile yapılır.

YARGILAYICI OLMAKTAN KURTULMAK VE AYIRIM GÖZETMEKSİZİN ŞEFKATLE, MERHAMETLE, AŞKLA SEVMEK GERÇEKTE KİM OLDUĞUMUZU HATIRLAMAK DEMEKTİR.

 

Hayat planlarımızı birlikte yaptığımız ruhları severiz. Bu ruhlar dünyevi VAROLUŞUMUZ sırasında bize sorun çıkaran, stres ve sıkıntı yaratan kişiler haline gelebilirler ve hatta DÜŞMANIMIZ dahi olabilirler. Araları bozuk olan eşler, çocuklarına kötü davranan anne ve babalar, ihmal edilen çocuklar, mahkemelik olan iş ortakları ENKARNE OLMAMIŞ HALLERİYLE BİRBİRİNİ SONSUZ AŞK İLE SEVEN DOSTLARDIR ASLINDA. Birbirini derinden sever, gözetir ve önceki hayatların tamamlanmamış derslerinde ustalık kazanmak için daha ziyade birlikte ENKARNE olurlar.

Fiziksel planda hizmet etmek için ruhların mutlaka enkarne olmaları gerekmez. Fiziksel olmayan alemdeki ruhlar SEVGİ göndererek ve İLHAM vererek bizlere olağanüstü ölçüde hizmet ederler. Uykudayken bizimle rüyalarımız vasıtasıyla iletişim kurar onlar ve uyanık zamanlarımızda da hislerimiz vasıtasıyla bizimle birlikte enkarne olsunlar veya olmasınlar, her zaman beraberimizdedirler.

 

SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET VE AŞKI kabul etmeyi öğrenmek, onları ifade etmeyi öğrenmek kadar önemlidir. Ruhlar kazaları, hastalıkları, fiziksel ve zihinsel engelleri –örneğin kişiyi tekerlekli sandalyeye mahkum eden bir hastalık halini- SEVGİ gösteren bir kimseye yakın olacak koşulları oluşturmak amacıyla planlarlar. Bu ruhlar önceki hayatlarında birbirinden alaka ve itimam görmek konusunda zorluklar yaşamış olabilirler. Dolayısıyla bu dersleri öğrenmelerini gerektirecek yeni hayat planları yaparlar.

 

Ruhlar KORKUNUN üstesinden gelmelerini sağlayacak deneyimleri de seçerler. Hayat planlarımızı yaparken korku gibi negatif hisler de dahil olmak üzere pek çok şeyi iyileştirmenin arayışı içinde oluruz. Günlük hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki çoğu kez onu farketmeyiz bile. Geçmişteki yüzlerce enkarnasyonun beraberinde bu günlere taşınan ŞİFA bulmamış korkular bireysel ve kolektif bilinç dahilinde iyice yer etmişlerdir. Korkuyu şifalandırmak için onu deneyimlememiz gerekir, zira bir enerjiye direnç gösterilmesi onu sadece güçlendirilmiş olur; sonrasında ise onu aşmayı, ondan ileriye gitmeyi seçmemiz icap eder. Hayatın getirdiği ZORLAYICI DENEYİMLER hem bilinçaltındaki hem de bilinç üstündeki bu korkuları şifalandırmamız için bize çeşitli fırsatlar sunar. Korku ve diğer NEGATİF duygular gibi, BATIL İNANIŞLARINDA şifa bulmaları gerekir.

 

Şükran duymanın yani ŞÜKRETMENİN değeri her türlü takdirin ötesinde birşeydir.  Öyleki bu değeri abartmak imkansızdır. Benzer frekansa sahip iki diyapozon olumlu bir tını yayarlar, çünkü ahenk içinde titreşirler. Şükran hisside benzer bir işleyişle, kişinin frekansını TANRISAL ZEKA ile uyumlu bir hale getirerek o mertebeye yükseltir. SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK, MUTLULUK ve BAĞIŞLAYICILIK  aynı şekilde ŞÜKRAN duygusu da son derece yüksek ve hatta kutsal bir vibrasyondur. Şükran duymak ızdırap çektiğimiz için MEMNUN olduğumuz anlamına gelmez. Bizi zorlayan bir hayat deneyiminin takdire değer bir yönünü veya neticesini bulmak anlamına gelir.

Çoğumuz kulaklarımızla işitiriz. Kalbin tamamen kendine özgü bir lisanı vardır. Kalp dilinde ustalaşmak için SAĞIRLIĞI deneyimlememiz gerekir. Çoğumuz dışarıdan gelen sesleri dinler, kim olduğumuzu, ne yapmamız, nasıl olmamız ve ne düşünmemiz gerektiğini söyleyen insanların seslerine kulak veririz. Sağır olmayı deneyimleyerek iç sesimize kısaca ruh bedenimizden gelen sese kulak verebilsek ve onunla iç dünyamızı zenginleştirsek, bu tip yolculuktan daha derin bir KENDİNİ-İDRAK haliyle çıkmış oluruz. SUKUT ORUCU tutuyorsanız eğer, aynı an da bunu da deneyimleyebilirsiniz. Mucizeler yaşanılır, bunu unutmayın.

 

Kainat, en küçük mikroskobik canlıya kadar muazzam bir şekilde düzenlenmiştir ve BİZLER de bir seviyede –bazen bilinçli olarak bazen de bilinçsizce- deneyimlediğimiz her şeyin ortak yaratıcıları oluruz. Bazı kazaları senorya gibi dünyaya gelmeden önce planlarız, bazılarını ise enkarne olduktan sonra hep beraber yaratırız;

Dolayısıyla bunların hiçbiri RASTLANTISAL OLAYLAR değildir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

  http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

ZORLU DENEYİMLER, ÖZGÜR İRADE

  

ZORLU DENEYİMLER, ÖZGÜR İRADE

 

Özgür irade dünyada yaşadıkları süre içinde harmonik bir şekilde her bireyde bulunan VİBRASYONUN anlatımıdır. Vibrasyon frekansınızı yükselterek, MÜŞFİK olmayı öğrenerek ve yeryüzünde karşılaştığınız her insana bir AZİZ’miş gibi davranarak ruhsal beden olarak seçmiş olduğunuz dersleri değiştirebilirsiniz.

Belki bu değişiklikleri hissetmeyebilirsiniz çünkü sizin gezegeninizin frekansı oldukça yoğundur fakat her zaman yüksek frekanstasınızdır. Bu yüksek frekanslar sizi daha SEVGİ dolu davranışlara yükseltecektir.

SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK dolu düşünce ve dilekler sizi insanlığın iyiliğine yönelik bir DÜŞÜNCE-FORMU haline getirir.

 

Bir düşünceye ilk sahip olduğumuz zaman,

bu düşünce fiziksel tezahür öncesindeki bir ENERJİDİR.

Eğer BİZ bir düşünceyi yeterince sık veya

yeterince duygu katarak düşünürsek

nihayetinde o düşünce fiziksel alemde tezahür edecektir.

NEGATİF DÜŞÜNMENİN FİZİKSEL HASTALIKLARA

YOL AÇABİLMESİ DE BU NEDENDEN DOLAYIDIR.

 

RUHUN LİSANI DUYGULARDIR.

Dünya halihazırda her geçen gün vibrasyon anlamında yükselmektedir. Her gün daha fazla RUH, yaşamlarını yüksek düşünce-formlarında sürdürecekleri bir seviyeye gelmektedir. Herkesin iyiliğine olacak şekilde hareket etmeyenler için yakın zamanda hiç yer kalmayacaktır dünyada. Yolunuzdaki insanlara SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK, HUZUR ve IŞIK vermeyi seçtiğiniz için derslerinizi öğrenmek üzere belirlediğiniz o ZORLU DENEYİMLER artık ruhunuza uygun düşmeyecektir.

Kendiniz ve diğerleri için hayırlı olan değişiklikleri,

 herkesin içindeki iyiyi görerek ve onları yüceltip,

yükseklere taşıyarak hayata geçireceksiniz.

ZORLU DENEYİMLER taşıdıkları güzelliği hayata geçirmeleri için ruhların hızını kesmek üzere kullanılan bir yöntemdir. Dünya üzerindeki  deviniminizi daha yavaş bir tempoda sürdürdükçe, semavi vibrasyonların frekansı da o kadar yüksek ve hissedilir olur. ACI ve ÇİLE’de tercih unsurudur ve diğer insanlar dünya üzerindeki hayatlarını ACI çekmeden yaşayabilsinler diye bazı harikulade varlıklar acıyı kendi üstlerine alırlar. Diğerlerinin mutluluk içinde, ızdırap çekmeden yaşayabilmeleri için dünyevi bedeninizi teslim etmek, insanın yapabileceği en yüksek seviyeli fedakarlıklardan biridir.

Başa çıkabileceğinizden daha fazlası verilmez size fakat bazı RUHLAR bir hayat dönemi içinde daha hızlı bir bilinç gelişimi kaydetmek isterler, bilinç seviyeleri arasındaki perdelerden daha hızlı geçmeyi arzu ederler. Dünyevi acı ve ızdıraplar fiziksel planda her zaman değiştirilemeseler bile, bu ızdıraba taraf olan kişiler düşüncelerini değiştirmeye, pozitif vibrasyonu olan düşünce formlarını seçmeye her zaman muktedirdir. Zira düşünce şeklinin değiştirilmesi ızdırabı ve çekilen acıyı azaltır.

Hayatımızdaki zorlu durumları, SEVGİ’nin tüm biçimlerini deneyimlemek ve kendimizi SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK olarak bilmek amacıyla planladığımız dikkate alındığında, bu idraka daha erken bir zamanda ulaşmamızın, planlanan diğer olayları gereksiz kılacağı açıktır.

 

DEPRASYON, ÖFKE, ‘Neden BEN?’ sorusu ve en nihayetinde de kabulleniş dönemi. Tüm bunlar, belirli bir seviyedeki RUH BİLİNCİNE ulaşmak için başarılması gereken dersin aşamalarıdır. Güzel bir süreçtir bu ve her bir aşamada kendinizi AFFETMENİZ çok önemlidir.

Böylelikle en yüksek bilinç seviyenize erişebilir

ve sonrasında da benzer şeyleri yaşayacak,

aynı yollardan geçecek tüm insanların bilincinde de aynı güzelliği,

SEVGİYİ, ŞEFKATİ, MERHAMETİ, AŞKI ve anlayışı canlandırabilirsiniz.

 

İnsanlar hayatın olağanüstü derecede hassas ve kırılgan olduğunun artık farkındadırlar. ZORLU DENEYİMLER, tanıdıkları birinin başına gelebiliyorsa eğer, onlarında başına gelebilir ve bu ilk bakışta çok ürkütücüdür. Hayatınızda kimin olması gerekiyorsa onlar orada olurlar her zaman. Bazen de bu zorlu yolculuğu tek başınıza yapmanız gerekir ve dışarıdan gelecek yardımlara çok ihtiyacınız olmaz. Fakat ihtiyaç duyduğunuzu düşünebilirsiniz. Böyle düşünen ve bu düşüncenin içinde DEBELENEN insanlar KURBAN haline gelir.

Eğer kendi içinize bakarsanız,

İster yalnız başınıza yürüyün, ister başkalarıyla birlikte,

Yol sizin için aydınlanacaktır.

Yapmanız gereken tek şey

TANRI’dan YARDIM İSTEMEKTİR.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

  http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

TEKAMÜL GERÇEĞİ, SUYA KONUŞUN

 

TEKAMÜL GERÇEĞİ, SUYA KONUŞUN

 

İnsanların olumsuzluklarla dolu bir durumu yalnızca kendilerinin deneyimledikleri hissini taşımaları bencilce bir yanılgıdır. İnsanın kendine acıyarak geçirdiği bu KURUNTU ve VESVESE dolu zamanlar, kişiyi hayatın ve ebediyetin akışından koparıp ayırır. İnsanlar kendilerini hayattan koparmazlarsa ilerlerler. İnsanlar bir sonraki BİLİNÇ aşamasına tüm insanların BİR OLDUĞUNU idrak ederek ulaşır. Bu hepimizin hizmet ettiği HAYRIN bir parçasıdır.

AFFETMEK; bizim anlayışımız affetmenin hem affeden, hem affedilen kişinin DNA yapısının değiştiği yönündedir. Peki, affetmek DNA’yı nasıl değiştirir?

Sözcükler, nefsimizden nefes yoluyla nüfuz bulan enfes enerjilerdir. Affetmek kromozom seviyesinde bir değişiklik meydana getirir. Enerji sizden yola çıkar ve affettiğiniz kişi tarafından bilinçaltı seviyesinde bir bağışlama dalgası olarak hissedilir. Bu bağışlanmayı kabul etmek veya etmemek onlara kalmıştır. Çoğu defa bu insanlar acı çekmeye devam ederler ve KENDİLERİNİ AFFETMEZLER fakat affedilmek onları özgür kılar ve böylelikle tekamülde ilerleyebilirler.

Kromozom seviyesinde ise, sert tanecikler kromozomlardan düşerek ayrılır ve yerlerini daha yumuşak ve yuvarlak tanecikler alır. Bu değişim, bazen CHİ adını da verdiğimiz evrensel enerjinin beden ve zihin dahilinde daha iyi akmasını sağlar. Bu daha yoğun enerji akışı ile birlikte, hayat amacı doğrultusunda ilerlemek üzere daha fazla enerji sağlanmış olur. Bu enerji hücresel seviyeden daha ince düzeylerde zihne ve tüm bedene yayılır.

AĞLAMANIN DNA üzerindeki etkisi, kendine acıma şeklinde değil de, ancak rahatlama ve serbest bırakma şeklide olduğunda, DNA’yı şifalandırır.

GÜLMEK ise  DNA için tam bir şifadır. Tüm bedeni baştan aşağı yıkayan, toksinleri vücuttan atan ve sıvı dolaşımını teşvik eden hormonal bir coşku başlatır. DNA’nın kötü yönde değişmesini engeller. Değiştirmekten ziyade koruyucu niteliktedir. Örneğin, kanser hastalarının hücresel seviyede şifa bulmak amacıyla gülme terapilerine iştirak ettiği zamanlar olmuştur fakat bu DNA sarmalında bizzat değişim yaratmaz. Bedenin daha olumlu fonksiyon göstermesini ve kendisiyle daha çok uyum içinde olmasını sağlar.

 

Konuştuğumuz bazı insanlar suyun içinde oldukları ve kendilerini yıkadıkları ya da bir nehirde sırt üstü yattıkları şeklinde İMGELEMELER yapıyorlardı. Japon bilim adamı Emoto’nun da suyla ilgili bir kitabı var, biliyorsunuzdur. Suya bazı kelimeler söylüyor, sonra o suyu donduruyor ve kristalleri analiz ediyor.

Emoto yüksek enerji yüklü sözcüklerin, özelliklede SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK ve ŞÜKRAN sözcüklerinin en güzel kristalleri oluşturduğunu tesbit etmiştir.

Unutmayın, SU, bedenin her bir bölümüne, bedendeki her bir parçacığa nüfuz ederek orayı aşılar. SU, olumlu ya da olumsuz enerji titreşimlerini üzerine alır ve bunları serbest bırakarak dışarı verir. SU manyetizmayı da üzerine alabilir. Manyetizmayı safdışıda edebilir. Bir taşıyıcı, iletken ve destekleyicidir.

FİZİKSEL VEYA DUYGUSAL OLARAK YARALANMIŞ BİRİSİ SUYA KONUŞUP ONU SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET, AŞK VE ŞÜKRAN GİBİ SÖZCÜKLERLE PROGRAMLARSA VE SONRA DA BU SUYU İÇERSE, FİZİKSEL VEYA DUYGUSAL İYİLEŞME SÜRECİNİ ŞİFALANDIRMIŞ OLUR.

Suyla bu şekilde konuşmak ona yaşam gücü ve enerji aşılar. Bu suyu içmek aynı yaşam gücünü ve enerjiyi vücuda aktarır, vücudun rahatlamasına ve pek çok organ sistemi dahilinde kendisini toksinlerden arındırmasına yardım eder.

 

İnsanın tekamülündeki hakiki kriter,

NEGATİFİ POZİTİFE ÇEVİRME BECERİSİDİR.

Negatife saplanıp kalmak ve yargılayıcı bir tavır içinde olmak, KORKU dolu düşünceler taşımak meselenin özüne katkı sağlamayacaktır. Kişi zamanını ister tekerlekli sandalyede, ister yatalak olarak yatakta, ister maratonda koşarak; asıl mesele o zamanını en pozitif olarak nasıl kullanılacağıdır.

Pozitif ve negatif her zaman vardır. Dünyadaki gerçektir bu. Negatif olmadan pozitifi deneyimlemeniz veya idrak etmeniz mümkün olmaz. Negatif olmadan pozitifi isteyecek motivasyona sahip olamazsınız çünkü bilinç perdesini geçerken onu unutmuşsunuzdur.

 

Size kötülük olarak görünen olayların faillerine karşı yargılayıcı düşünceler içinde olanlardan, bu olaylarda her zaman HAYIRLI BİR NETİCE bulunduğunu bilmelerini isteriz. Acının, sıkıntının bir illüzyon odlunun bilincinde olun. Televizyon ve gazetelerde dünya yada memleket olaylarını görüp, okuyup bunların negatif olduğu hükmüne varan insanlara, kolaya kaçtıklarını ve etraflıca düşünmediklerini söylemeliyiz.

Yüzeyde görünmeyen, çok daha derin bir şeyler her zaman vardır. Hatta daha fazlası her zaman vardır. Bir ANLAM her zaman vardır. Olup bitenlerin tekamülümüz için nasıl bir katalizör işlevi gördüğü konusunda daha dikkatli düşünmeyi öğrenebilmeleri için sizlere LEVH-İ MAHFUZ’u okumanızı, onunla buluşmanızı önerebiliriz.

FİZİKSEL OLMAYAN EVİMİZDE SADECE IŞIK VARDIR.

Karanlık olmadan, ışığa tezat olmadan, gördüğümüz ışığı tam anlamıyla takdir edemeyiz. Sevgiye tezat olmadan, gerçekten kim olduğumuzu tam anlamıyla bilemeyiz. Ve böylelikle gerçek kimliklerimizi unutacağımız hayat senoryaları oluşturur, hatırlama sürecinin daha derin bir KENDİNİ-İDRAK hali sağladığından emin olarak, yaşadığımız ZORLU DENEYİMLERİN bizi kendimize hatırlatmasını umarız.

Sadece ışığın mevcut olduğu RUHSAL ALEMDE affedecek bir şey yoktur. Orada kendimizi sadece SEVGİ,ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK olarak bilir ve sadece bunuları ifade ederiz çünkü ancak bilinen şeyler ifade edilebilirler. KENDİSİNİ SEVGİ,ŞEFKAT, MERHAMET ve AŞK OLARAK İDRAK EDEN HİÇBİR RUH ASLA AFFETMEYİ GEREKTİRECEK BİR SEBEP YARATMAZ.

Öte yandan affetmek bir sevgi ifadesidir. Ruh beden formu içindeyken ona fırsat vermeksizin kendimizi sevgi olarak deneyimleyemeyiz. Dolayısıyla bazılarımızın sevgi olduğunu unutarak affedilmeyi gerektiren davranışlarda bulunduğu, diğer bazılarının da yine aynı şekilde sevgi olduklarını unutarak affetmeyi bir mücadele meselesi haline getirdiği karşılıklı anlaşmalar yapar, bunlara dahil oluruz.

Biz insanları en çok zorlayan durum, bedenlenerek perdenin ardında kaldığımız ve onların gerçek kimliklerinden kendi yaratmış olduğumuz hafıza kaybı ile ayrı düştüğümüz bu dünyevi dönemde de tüm insanlarda bu ışığı görebilmektir. Hayatımızdaki insanların fiziksel bir sahnede geçici bir takım roller oynayan, fiziksel olmayan ebedi ruhlar olduklarını fark ederek yapabiliriz bunu.

Bizler karşılaştığımız her insanın

TANRININ NEFSİNDEN YANSIYAN BİRER KIVILCIM,

ÖZÜNDE İYİLİK DOLU AŞKIN BİRER VARLIK OLDUĞUNU

VE EN ÖNEMLİSİ ONLARLA BİR OLDUĞUMUZU İDRAK EDEBİLİRİZ.

SADECE IŞIĞI GÖRMEK DÜNYADAKİ HER BİR İNSANIN İÇİNDE

SADECE TANRISALLIĞI GÖRMEKTİR.

BİZLER,

GERÇEKTE KİM OLDUĞUMUZU DA BÖYLELİKLE HATIRLARIZ.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

 

YAS TUT, AĞLA, ŞİFA BUL

 

 

YAS TUT – AĞLA – ŞİFA BUL

 Hayatın en önemli amacı ve deneyimi,

kimliği olan SEVGİYİ MADDEDE İFADE ETMEKTİR. Planlamış olduğunuz kazalar ise bu simya olayını çabuklaştıran bir katalizördür sadece.

Doğum öncesi planlama olgusunun anlaşılması ve kabulü oldukça derin bir iyileştirme getirmektedir. Lakin bu idrakın konumu yas dönemine refekat etmek veya bu dönemi takip etmek dahilindedir, o dönemin yerini almak veya duyguları bastırmakta değildir.

Fiziksel yetilerin kaybı da dahil olmak üzere, her türlü kayıp

YAS TUTARAK, O ÜZÜNTÜYÜ YAŞAYARAK ŞİFA BULUR.

Fakat bu yas süreci kişilik bilincinden ruh bilincine geçmek amacıyla hızla geçiştirilen bir keder dönemine indirgenmemelidir. Daha ziyade kişi o acıyı HİSSETME ve AĞLAMA yoluna gitmelidir. Yas kalp için aşamalı bir süreçtir ve bu süreç yumuşaklık içinde, şefkatle, merhametle kişinin kendisine karşı iyi ve nazik olması yoluyla en hayırlı şekilde yaşanabilecektir.

Bakış açısında zamanla bir takım değişiklikler meydana gelecektir. Bu değişikliklerin en şifa verici olanlarından biri de rehber ruhlarınızın her zaman fısıldadığı gibi, bedeninizden çok daha öte bir varlık olduğunuzu idrak etmektir. Bu idrak muazzam bir fark yaratacaktır.

Kazayı ilk deneyimlerken bilinçsiz kaldığınız o kısa AN’da Tanrı ile yaşadığınız deneyim, hatırlayabiliyorsanız , fiziksel alemden ötesinin de mevcut olduğunun basit bir onayıdır aslında. Eğer siz, sadece bedeninizden ibaret olduğunuza ve hayatınız sona erdiğinde de varlığınızın tamamen yok olacağına inanıyorsanız, tüm bu yaşadıklarınız sizin için kim bilir ne kadar ızdırap verici bir hale gelirdi.

Siz bir ruh olduğunuzun bilincindesiniz. Bu bilince doğum öncesi planlama konusuna yönelik bir idrak da eklendiği zaman bakış açısı çok daha çabuk değişecektir. Böyle bir farkındalıkla yaşanan bu hayat dönemi ise sonsuz ufka yönelik bir uzanış haline gelir.

ANLAMSIZ IZDIRAPLARLA DOLU, GELİŞİGÜZEL VE TESADÜFİ BİR HADİSE DEĞİL, PEK ÇOK AMACI OLAN VE İYİ KURGULANMIŞ BİR PLANDIR HAYAT.

BU PLANLARI YAŞAYAN BİZLER İSE SADECE BİR MİNERAL YIĞININDAN İBARET DEĞİLİZ; BİZLER RUHUZ. DOLAYISIYLA DA EBEDİYİZ.

Gelmiş olduğumuz ve geri döneceğimiz HUZUR, SUKUNET ve DİNGİNLİK aleminde hibir tezatı deneyimleyemeyiz. Oradaki huzur daimidir ve asla bozulmaz, sükunet hiçbir sekteye uğramaz, dinginlik süreklidir. Tezatlar olmadığı zaman da tüm bu nimetlerin ve kutsamaların hakiki değerini tam olarak takdir edemeyiz. Böylelikle bu tezatlar dünyasında bedenlenmek isteriz.

BURASI HUZUR, SÜKUNET VE DİNGİNLİK GİBİ NİTELİKLERİN

SON DERECE NADİR BULUNDUĞU

FAKAT HAYAT PLANLARIMIZI YAŞARKEN

BİZLER TARAFINDAN YARATILMALARININ DA

MÜMKÜN OLDUĞU BİR YERDİR.

 

Pek çoğumuzun doğum öncesi planları dünyaya-insanlığa-canlılığa hizmet temeli üzerine kuruludur.

Hizmet etme arzusunu teşvik eden unsur SEVGİ, sevgiye şekil veren ise HİZMET’tir. Hizmet enerji düzeyinde de var olan bir olgudur. Fiziksel planda hareket etmeyi gerektirsin veya etmesin, tüm hizmetler ENERJETİK’tir.

İnsan, hayatının akışı dahilinde kendi iç huzurunu tesis ettikçe, başka insanların da kendi iç huzurlarını yaratırken takip edebilecekleri ve onlara kolaylık sağlayan vibrasyonel bir yol inşa etmiş olacaktır.

Vibrasyonlarımız tüm evreni eylemlerimizden çok daha fazla etkiler.

Halbuki bizler en çok bedenlerimizin ne yaptığına önem veririz.

Bir dağ başında oturup barış vibrasyonları yayan bir münzevi, barış adına yürüyüş yapan öfkeli bir göstericiden çok daha fazla ahenk ve uyum katar dünyaya; zira bu öfkeli göstericinin frekansı hararetle karşı olduğu şeyi sadece arttırmaya hizmet etmektedir.

Dolayısıyla bedeninin fiziksel anlamda sınırlı olması, insanın enerji düzeyinde yarattığı etkiye hiçbir sınır veya engel getirmez, aksine bu etkiyi güçlendirir.

Onun şifası bizim şifamızdır, onun huzuru bizim huzurumuzdur.

 

Felçli bir beden, felçli bir zihin anlamına gelmez. Beden ağır hasar görse bile kişinin tamlık içinde olabileceğinin ispatı için kazalar planlanmıştır. Aslında insan bir anlamda insanların kendisine hizmet etmesine imkan yaratarak onlara hizmet etmektedir. Ciddi kazalar kendimizi ŞEFKAT, EMPATİ ve BAĞIŞLAYICI olarak daha derinlikli bir şekilde ifade etmemize ve kendimizi böyle bilmemize fırsat yarattığı için planlanır. Bunların hepsi ruhumuzun erdemleridir ve bu erdemler fiziksel yetersizliklerin mevcut olmadığı RUHSAL ALEMDE dünyadaki şekliyle ifade ve idrak edilemezler. Bu hayatı planlayan ruhtur o ve planladığı gibi, cesurca yaşamaktadır hayatını.

İnsan hayatına devam ederken, sevgi dolu ilahi varlıklardan oluşan bir koro da ona ilham vermektedir. Hayatını planlamasına yardım eden rehberler de bu koronun dahilindedir. Sizler insanlara hizmet ederken bu ilahi varlıklar da sizlere hizmet etmektedirler. Sizin amacınıza ulaşmanıza yardımcı olurken onlar da kendi amaçlarını yerine getirmekte ve sizleri her zaman sevgileriyle çepeçevre sarmaktadırlar.

Sonuç olarak, fiziksel hayatın temel amacı SEVGİNİN tüm formlarda yaratılması ve ifade edilmesidir. Doğmadan önce belirlediğin amacını CESARETLE gerçekleştirmektir.

 

Kendini bilmek önce bu kısa bilgileri idrak etmekle başlayacaktır.

 Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

 Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz. Meditasyon bir meydan okuma olabilir, fakat bir ağrı kesici değildir. Amacı acılarımızı gizlemek değildir. Meditasyon , acılarımızı iyileştirir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

 sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

 SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

 LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

  

Ahmet Kaya 

 REİKİMASTER/TEACHER

 www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

 Levh-i Mahfuz

 

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

PLANLANMIŞ KAZALAR, Engelli olmak

 

PLANLANMIŞ KAZALAR – Engelli olmak

Hayatta çok az şey göründüğü gibidir.

Kazalar fiziksel planda rastlantısal olaylar gibi görünürler. Küçük ve önemsiz olduklarında ŞANSSIZLIK, ciddi olduklarında ise FECİ diye etiketlenirler.

Kazaların mağdurları ise, rastgele gelecek veya bahtsızlık dağıtan umursamaz bir kainatın ellerinde acı çeker görünürler. Soğuk bir aldırmazlığa ve haksızlığa maruz kalmışlardır. Dolayısıyla kazalardan korkar ve onlar yüzünden hayatımızı karartırız.

Planlanmış kazalar. Kazaların çoğu ruhsal tekamül kazanmak, başkalarına hizmet etmek, farkındalık ve uyanış sağlamak, daha derin bir kendini idrak haline ulaşmak gibi sebeplerden dolayı DOĞUM ÖNCESİNDE planlanmaktadır.

Öte yandan, sadece kazayı deneyimleyen kişi için değil, bu insanın temas ettiği herkes için büyük bir gelişim imkanı mevcuttur. Bununla beraber tüm hayatlar birbirleriyle bağlantı halinde oldukları için de, aslında HERKESE temas edilmektedir.

YAPAMAM  lafını HENÜZ demeden asla kullanmayın.

Unutmamalısınız ki, kazalardan sonra, AĞLAMAK iyileşmeye yardımcı olur. Her ne halde olursanız olun, o insan hala sizin içinizdedir. Daha önce göründükleri gibi görünmemeleri veya daha öncesinde hareket ettikleri gibi hareket edememeleri, o insanların artık orada olmadığı ya da onları sevemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. İnsanoğlunun adapte olabilen varlıklar olduğuna inanın. Adapte oluruz ve üstesinden geliriz.

Ruhsal bedenler bir çok sebepten dolayı kazaları planlar:

KARMA’yı dengelemek başlıca etkenlerden biridir. Eğer birisi önceki hayatlarından birinde bir başkasına ciddi biçimde zarar vermişse, ayni insanın ellerinde acı çekmek üzere, doğru zamanda doğru yerde olacağı planlar yapabilir. Çoğu zaman daha derin bir anlayışa ihtiyaç vardır.

KAZALAR İNSANLARI BAKIŞ AÇILARINI DEĞİŞTİRMEYE ZORLAR.

Bu da pek çok hayat boyunca gözden kaçırmış oldukları konularda anlayış kazanmalarını sağlar.

Ciddi kazalar geçiren ve sonrasında hayatları değişen insanların farkında olması gereken, ruhlarının yeterli olmaktan da öte bir şey olduğunu fark etmeleridir. Sahip olduğunuz bedeninizden çok daha fazlası olduğunuzu unutmamalısınız.

Kaza sonucu yakınları ciddi şekilde yaralanan ya da sakat kalan kimseler bilmelidirler ki, böyle bir durumla karşılaşmanızın altında muazzam bir ŞEFKAT, MERHAMET, SEVGİ  unsuru vardır. Bu, KOŞULSUZCA SEVEBİLME kabiliyetinize yönelik bir sınavdır.

Şu anda birisine hizmet ettiğinize göre; birilerinin de size geçmişte hizmet etmiş olabileceğini veya gelecekte böyle bir hizmet alabileceğinizi her zaman aklınızda bulundurmanız için bir SINAVDIR. Ve BAĞIŞLAYICI olmayı da hiç unutmamanız gerekir. Çünkü bazı durumlarda ortaya büyük bir ÖFKE çıkabilir:

Kazaya duyulan ÖFKE,

Kaza geçiren kişiye duyulan ÖFKE,

Bunun böyle olmaması gerekirdi diye duyulan ÖFKE.

Öfkenin ortaya çıktığı böylesi tüm durumlarda AFFETME üzerine çalışın.

KOŞULSUZ SEVEBİLME, AFFETMEK’tir.

 

Unutulmaması gereken bir konu da;

BEDENİNİZİN TAM OLMAMASI,

SİZİN TAM BİR İNSAN OLMADIĞINIZ ANLAMINA GELMEZ.

Sizin bu yaklaşımınızdan herkes faydalanacak ve gelişim gösterecektir. Sırf kendiniz, eşiniz ya da çocuklarınız değil, herkes. İyilik yapmaları için diğerlerine imkan tanımış olursunuz. Yardıma ihtiyaç duyarak kendilerini bu yeni duruma açmaları için çevrenizdekilere şans tanımış olursunuz.

Ayrıca ruhsal rehberler bizleri istenmeyen durumlara karşı korumak için zihnimize, bize sanki kendi düşüncelerimizmiş gibi gelen düşünceler yerleştirirler. Rehber ruhlarımızın her koşuldaki tek motivasyonu bizlere duydukları SEVGİ, ŞEFKAT, MERHAMET ve hizmet aşklarıdır.

Birisine karşı EMPATİ hissettiğinizde,

Bu enerjiyi dönüşüme sevk ederek onu

SEVGİ ve ŞİFA enerjisi olarak o insana göndermiş olursunuz.

 

Eğer planladığınız kaza sonucu kısmi ya da tam bir felç durumu yaşanıyorsa;

Sizin için en önemli derslerden biri İMGELEME YAPMAK olmalıdır.

Ellerini hareket ettirirken imgelemek, omurgandaki bağlantıların onarıldığını imgelemek. Zihinsel olarak bedeninizle ilgili yapmanız gereken çok şey vardır. Önceden bedenine harcadığın o enerji şimdi zihnine gidiyor ve bundan faydalanıp faydalanmamak sana kalıyor. Yolun, İNSANLARI AYDINLATMAK yönünde; bedeninin zarar görebileceğini fakat beyninin hala sağlam olduğunu onlara gösterebilirsin.

DÜŞÜNSEL ÖZGÜRLÜĞÜ DENEYİMLEMEK senin doğum öncesi döneme dayanan bir isteğindir, bunu sen planladın, unutmamalısın.

Beden vasıtasıyla burada deneyimleyebileceğin ağırlık ve fiziksel acılar olmaksızın da zihinsel-ruhsal boyutlarda öğrenebileceğiniz pek çok DERS vardır.

Yakın zamanda ciddi bir kaza geçirmiş ve bundaki anlamı yakalamaya çalışan insanlar bilmeli ki; UMUT vardır. Genellikle doktorlar çok acımasız olurlar. UMUT vardır ve insanların bunu bilmesi gerekir. Yaşanan bu fiziksel hasarın çok ötesinde bir hayat olduğunu bilmeleri gerekir.

Ruhsal bedenler başka sebepleri de göz önüne alırlar;

Bazen sadece belli bir süre felçli ya da kısmi engelli kalmak isteyebilirler. Dolayısıyla kazalar bir çıkış noktası olsun diye de planlanabilir. Bazen de kendilerine gelsinler diye onları SARSMAK içindir. Bu aslında,

BENİM AMACIM NE?

HAYATIMI BOŞA MI HARCIYORUM?

YOKSA YAPMAM GEREKENLERİ Mİ YAPIYORUM?

Gibi soruları sormak için bir fırsat olur. Bu tip olayları yaşayan insanlar bir süre sonra hayatlarına yeni bir yön verirler.

 

Bir RUH, o hayat dönemi içinde öğrenmesi gerekenleri öğrendiği ya da bunları asla öğrenemeyeceği sonucuna vardığı zaman BEDENDEN DIŞARI çıkabilir ve bu çıkış o ruhun enerjisini bedenden geri çektiği anlamına gelir. Çoğu zaman enerjinin geri çekilmesi bedenin ÖLÜMÜ ile sonuçlanır. Fakat eğer bir başka ruh yeni enkarnasyonuna bir bebek olarak değil de daha ileri bir aşamada başlamasının öğreneceği şeylere en mükemmel katkıyı sağlayacağını hissederse, o zaman bu bedene girmeyi tercih edebilir. Dolayısıyla bir takas yapılmış olur. Sonrasında ise giriş yapan ruh, sanki doğumdan itibaren o bedenin içinde yaşamış gibi orijinal ruhun bütün anılarına haiz olur. Anılar korunmuş olmasına rağmen, bazen ilişkilerde sorun yaratabilen bazı kişilik değişiklikleri ortaya çıkmaktadır. Giriş yapan bazı ruhlar, olup bitenin bilinçli olarak farkındadır, bazıları ise bu farkındalığa sahip değildir. Farkında olanların çoğu ise gülünç duruma düşme korkusuyla bu bilgiyi çevsindekilerle paylaşmaz.

 

İnsanlar kazaların başlarına neden geldiğini merek ederler ve genelde KIZARLAR. Kızgınlığın bir enerji olduğunu bilmelisiniz. Onu kendinize yöneltmeyin. Bu enerjinizi egzersiz yapmak, imgeleme yapmak ve kendinizi tekamülde daha ileriye taşımak için kullanın. Gerçek anlamda bir ruhsal gelişim böyle olur. Ve bir başarı elde ettiğinizde, çok küçük bir başarı da olsa, bunu kutlayın, NEŞELİ OLUN. Ve her gün bedeninizi ödüllendirin.

“ŞU LANET BEDEN” demeyin.

“BU HARİKULADE BEDEN,

ELİNDEN GELEN EN İYİ ŞEKİLDE BANA HİZMET EDİYOR” deyin.

Ve kendinizi hüzünlü hissetiğinizde ağlamaktan kaçınmayın. Eğer bunu bastırırsanız, duygularınız yüzeye ÖFKE olarak çıkacaktır.

Unutmayın, GÖZYAŞLARI RUHUNUZU YIKAR, PAKLAR.

 

Kendini bilmek önce bu kısa bilgileri idrak etmekle başlayacaktır.

 Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

 Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz. Meditasyon bir meydan okuma olabilir, fakat bir ağrı kesici değildir. Amacı acılarımızı gizlemek değildir. Meditasyon , acılarımızı iyileştirir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

 sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

 SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

 LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

  

Ahmet Kaya 

 REİKİMASTER/TEACHER

 www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

 Levh-i Mahfuz

 

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

BEN-ini FEDA ETMESİNİ ÖĞRENMELİSİN

  

BEN’ini FEDA ETMESİNİ ÖĞRENMELİSİN

 

Kendini dikkatli bir gözlemden geçirmeden, oluşması mümkün bir gelişim şekli mevcut değildir. Düzelmemiz için gayretimizi hangi düzeye vardırmamızın uygun olacağını bilecek hale gelmek üzere bütün tepkili eylemlerimizi gözetim altında tutmamız şarttır.

Önce bedenin, yani dünyasal rolümüzü oynamamız için kaçınılmaz olan şu aletin sağlığını sağlamak üzere fiziksel hayatı düzene koymak, maddesel ihtiyaçları en aza indirgemek; sonra izlenimlerini, heyecanlarını disipline sokmak; onlara egemen olmaya, onları moral anlamda mükemmelleşmemizin etkenleri olarak kullanmaya çalışmak;

Özellikle kendini unutmasını,

BEN’ini feda etmesini,

Her türlü bencillik duygusunu saf dışı etmesini öğrenmek gerekmektedir. Bu dünyada insan, kendisini unutturmayı ne kadar başarabiliyorsa o kadar mutlu olabilmektedir.

İnanmak ve bilmek yeterli olmamaktadır. İnancını yaşamak gerekmektedir. Yani hayatın günlük uygulamalarına, benimsemiş bulunduğumuz üstün ilkeleri nufuz ettirmek gerekmektedir. Düşünceyi ve kalbi vasıta ederek, hakikat açıklayıcılığı yapmış yüce ruhlarla, insanlığa rehberler olarak hizmet sunmuş bütün seçkin ruhlarla düşünce ve duygu birliği kurmaya, yakın dostluk içinde yaşamaya, onların görüşlerinden esinlenmeye ve görünmeyen evrenle ilişkilerimizin geliştirdiği bu özel algı yolunu kullanarak onların tesirlerini hissetmeye alışmak gerekmektedir.

Her günkü mütevazi realitesinin içinde, her insan kendisine yüce bir şuuru model edinebilmektedir. Eser ağır tempoludur ve çetindir ama onun gerçekleştirilebilmesi için bize yüzyıllarla ifade edilen bir zaman verilmiştir.

Demek ki düşüncelerimizi hayal ettiğimiz ideale doğru iradeli olarak, sık sık yoğunlaştırmamız gerekmektedir.  Her gün belli bir saatte, tercihen sabahleyin, her şeyin sakin olduğu ve etrafımızda hala uyuduğu saatlerde, dinlenmiş ve dinçleşmiş tabiatın tan kızıllığında uyandığı saatlerde onun üzerinde meditasyon yapalım. Sabah saatlerinde RUH, dua ve meditasyon vasıtasıyla hayatın, eylemlerin, düşüncelerin, yani kısaca her şeyin büyük, ve ezeli hatta sonsuz bir şeye bağlı olduğunun ve bizim, görünmeyen güçlerin bizlerle birlikte yaşadıkları ve çalıştıkları bir dünyada yaşadığımızın görülüp anlaşıldığı bu yüksekliklere kadar daha kolay bir atılım yaparak ulaşmaktadır. En sade hayatın, en mütevazı işin, en silik yaşamın bile derin yanları, bir ülkü birikimi, muhtemel güzellik kaynakları mevcuttur.

Her RUH, düşünceleri yardımıyla en büyüleyici manzaralardaki kadar parlak bir ruhsal atmosfer edinebilmekte; en önemsiz evde, en zavallı barınakta bile TANRI’ya ve SONSUZLUKLARA açılan yerler, yarıklar vardır.

 

Düşünen kişinin çevresinde, sadece ona ilham vermeye çalışan görünmez yüce ruhlar yer almaktadırlar. Onlar seninle irtibata en iyi şekilde, ancak meditasyon yapabildiğin sessiz saatlerin alaca karanlığında veya çalışma lambasının solgun ışığında geçebilmektedirler.

Hayatımıza her yerde ve daima bir başka gizli hayat karışmaktadır.

Gürültülü tartışmalardan, boş sözlerden, okunacak havai şeylerden kaçınalım. Gazete konusunda ılımlı olalım. Gazete okurken durmadan konudan konuya geçmek zihni daha da kararsızlaştırmaktadır.

Ciddi çalışmaların enderliği,

laf olsun kabilinden yapılmış araştırmaların yanlışlığı,

 yavanlığı ve özellikle de

GENÇLİĞİ ADAM EDECEK EĞİTİMCİLERİN YETERSİZLİĞİ

nedeniyle hayat bulmuş olan

bir zihinsel kansızlık çağında yaşamaktayız.

Kendimizi daha besleyici, daha özlü eserlere, hayatın derin ve hakikat yasaları konusunda bizi aydınlatabilecek ve tekamülümüzü kolaylaştıracak şeylere verelim.

LEVH-İ MAHFUZ ile buluşun.

KENDİNİZİ TANIYIN VE HAKİKAT İLE TANIŞIN.

Buluşmanızın ardından, sizde daha güçlü bir zihin ve şuur vücut bulacak ve akışkan bedenimiz yüksek ve saf bir düşüncenin yansımaları olarak ışıl ışıl aydınlanacaktır.

RUH, içine düşüncenin pek ender olarak indiği derinlikler içermektedir çünkü onu dışarıdaki binlerce nesne durmadan meşgul etmektedir. Onun yüzeyi tıpkı denizinki gibi, pek sık olarak işte bu nedenle, kıpırdayıp durmaktadır ama altta, fırtınaların ulaşamayacağı bölgeler yayılıp gitmektedir. Orada yüzeye çıkmak ve görüşmek üzere çağrımızı bekleyen gizli güçlerimiz uyumaktadır. ÇAĞRI pek ender yapılmakta ve insan yoksunluk içinde, kendisinde mevcut bulunan paha biçilmez hazinelerden habersiz bir şekilde salınıp durmaktadır.

Dışındaki eşyanın kırılganlığını ona anlatmak ve onu, kendisini arama ve gerçek ruhsal zenginliklerini anlama çabası içine sokmak için hayat sınavlarının şoku ve de üzüntülü stresli saatler gerekmektedir.

İşte bu nedenledir ki, büyük ve farkındalık yaşayan ruhlar, ıstıraplarının daha canlı oluşları nedeniyle daha soylu ve daha güzel olmaktadırlar. Kendilerini vuran her yeni mutsuzlukla onlar HAKİKATE ve mükemmelliğe biraz daha yaklaşmış oldukları izlenimi edilmektedirler ve bu düşünce ile birlikte ACI cinsel zevk benzeri bir duyguya kapılmaktadır.

Yüksek kültüre sahip zekalarda

tarlaya tohumu MUTSUZLUK ekmektedir.

Her acı, erdem ve güzellik sunan bir saban izidir.

 

Hayatımızın anamızın ölümü gibi, hararetle sarılınmış bir umudun yıkılıp gitmesi gibi, sevilen bir kadının, bir çocuğun kaybedilmesi gibi bazı saatlerinde, bizi bu dünyaya zincirleyen bağlardan birinin her kırılışında, ruhumuzun derinliklerinde gizemli bir ses, bize yerküreninkilerden daha yüce ve daha soylu binlerce yasadan söz eden haşmetli bir ses yükselmekte ve önümüzde ideal bir dünya kapısı aralamaktadır.

Ama dışarısının gürültüleri onu derhal boğmakta ve beşer varlığı hemen daima tekrar şüphelerinin, tereddütlerinin, korkularının ve hayatın tatsız tutsuz kalabalıklarının içine gömülmektedir.

 

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için; LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

0555 310 00 70

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

LEVH-İ MAHFUZ

 

 

ATATÜRK, LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ

ATATÜRK , LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ…
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olmayacak demiş Mustafa Kemal.
Hem gerici enerjiyle, hem de dünyanın karanlık yüzüyle aynı anda savaşmış biri o. Her ikisini birden alt etmenin nasip olduğu nadir bir insan. Ve ne yazık ki bi türlü doğru anlayamıyoruz onu.
Mustafa Kemal kahin değil, bu nedenle onun -ecek, -acak, -meyecek, -mayacak’lı sözleri gelecekten haberler bülteni değildir.
Ecek’ler acak’ lar basbayağı bir hedef göstermedir. Yoluna ışık tutmadır. Sana dikkat et, gayret et şeyhlerin ülkesi olmasın diyor. Sense, oh be dünya varmış Atatürk söyledi, gericilerin ülkesi olmayacak burası diyorsun. Ayağa kalk diyor sana. Peki diyip oturuyorsun sen.
Anlamıyorsun onu.
Anlamayınca da emanet bu hale geliyor işte; Türkiye, şeyhlerin de, dervişlerin de, müritlerin de ve daha beteri GURULARIN da ülkesi oluveriyor. Uzay çağında…
Aslına bakarsanız M. Kemal’in devlet adamı olması yanıltmış bizi. Onun işaret ettiği hedeflerin yerine getirilmesini devletten ve onun adamlarından beklemişiz. Sivil bir toplumun, sivil bir ferdi olarak görememişiz onu. Hep üniformalı kalmış. Üniformayı çıkardığında da frak giydirmişiz. Fotoğraflarının belki de yüzde doksanı, sokakta sıradan insanlarla çekilmişken, biz sırça köşklere kilitlemişiz onu. İkinci bir Mustafa Kemal olabilmeyi, devletin üst-makamlarına gelmeye koşullandırmışız. Oturduğun yerde olabileceğin biri olamamış hiçbir zaman o. Uzak hedef olmuş sana. O makamlara gelenleri de beğenmemişiz zaten. Atatürk bir çıta olmuş ve o çıtayı siyasetçilerin, devlet adamlarının aşması beklenmiş. Nedense sen onların akıllarına hiç gelmemişsin. Herşeyi devletten bekleme!, lafı oturmuş da herşeyi devlet adamından bekleme! lafı bi türlü oturmamış.
Gerçekte Mustafa Kemal, ne bir makamdır ne de bir mevki…
O bir bakış açısıdır.
O bir gözlüktür.
Gözü olan, bir yere bakabilen herkes onu takabilir.
Onu devam ettirebilir.
Taktım dediğin anda bitmiştir.
Din ve felsefe maskeli gericiliğin, o “olmayacak” dediği halde olmasının nedeni şu ana dek onu tam olarak anlayamayışımızdır.
Bakın çok basit bir örnek.
“Ne mutlu Türküm diyene”nin gerçekte ne demek olduğunu idrak edersen, her yanı Atatürk sembolleriyle dolu Türk Dil Kurumu’nu yerlebir etmen, yeniden inşa etmen gerekir.
“Ne mutlu Türk olana” ile “Ne mutlu Türküm DİYENE” arasındaki tek fark, ikinci lafın soyculuk yapmaması, kökenle ilgilenmemesi, “önemli olan bugün, burada, bizimle olman” demesidir.
Bu anlayışı dil alanına uygularsan;
Kökeni Türkçe olmasa da, dilimize girmiş, “bugün, burada, bizimle olan”, ben Türkçeyim diyen her kelimeyi Türkçe olarak kabul edersin. İçe dönük bir dil yaratma çabasını terk eder, dilini dünyaya entegre etmenin yollarını ararsın. Güzel, etkili, dilindeki boşlukları kapatan “yabancı” kelimelere açarsın kapını. Kendi güzel kelimelerini de öne çıkartırsın diğer yandan. Çağdaş bir dil yaratırsın. Kökene dayalı dilcilik yapmazsın. Hele bunun adına Atatürkçülük hiç demezsin.
Mustafa Kemal’i doğru anlarsan tabi.
Devlet işleri frekansı üzerinden değil, felsefe frekansından iz sürersen.
Onu bir makam değil bir bakış açısı olarak görürsen.
Onu Ortadoğu’nun yazgısını değiştiren, doğuyu yeniden doğuran bakış açısı olarak görürsen eğer.
Ne derlerse desinler. Bizler devam edeceğiz onun bıraktığı yerden.
Mustafa Kemal…
O milli alanda başlatmiş devrimi. Biz, manevi alanda devam ettiriyoruz. Böyle olması da gerekiyor. Hele bir insan ruhunu kurtaralım da esaretten. Ondan sonrası kolay iş. Ruh, şeytandan özgürlüğünü alacak kudreti bulsun da önce. Ondan sonrası bir gecelik iş.
Bu “bir gecelik iş” lafı Dona’nın biliyorsunuz. Geçenlerde bi gazete kupürü gördüm. Hükümet takımından biri, kitabı taramış herhalde bizim. Dona’nın Ortadoğu tezini cımbızlayıp, diline dolamış; Bir gecelik iştir falan filan diye demeçler veriyor.
İktidarsın sen. Bi gecelik bi gecelik diyeceğine yapsana. Kaç gecedir iktidarsın sen?
Neyse o taraflara söyleyeceğimiz çifter çifter sözlerimiz olacak. Zamanı gelince tabi. Şimdilik tembihliyiz Dona’dan. Uslu çocuk olalım. İşimize bakalım. Planlarımızı doğru yapalım. Cumhuriyet devriminin havada kalmış yanlarından, dersler çıkararak yapalım planımızı programımızı.
Kendi davamız, kendi idealimiz penceresinden baktığımda, Cumhuriyet Devrimlerinden şahsen aldığım en büyük ders Mustafa Kemal’in yalnız bırakılmasıdır. Tekleştirilmesidir.
Kişiler katına çekilmesidir.
Sevgi adına, liyakat adına yapılmıştır bu.
O “Bu millet, benim gibi daha binlerce Mustafa Kemaller çıkarır. Beni de bir Türk anası doğurmadı mı?” demiştir. O’nun arkasından “Bir Mustafa Kemal daha gelmez” demiştir onlar. Bunu bir serzeniş olarak değil, “müjde” olarak dillendirmişlerdir. Yalnız ve tek bıraktılar, çoğalmasına asla izin vermediler. Mustafa Kemal öncü olmak istedi, ardındakiler onu lider yaptılar.
Oysa ne güzel de öncü bir sıfat seçmişti kendine;
BAŞÖĞRETMEN.
Bu kelimeyi, kendisinden bahseden mütevazi sözleriyle birleştirince, buram buram çoğalmak isteyen, tek olmamak için bir tek yalvarmadığı kalan bir portre çıkıyor ortaya. Gençlik demiş, gelecek demiş, damarlarındaki kan demiş, her seferinde başarının adresini kendi dışında alanlara çekmek istemiş. İzin vermemişler O’na. Türk toplumu bu gerçeğin en yakın şahididir.
Tek bir kişiye mâl edilen, bir kişinin üzerine yıkılan bir devrim, fazla uzağa gidemez.
Mustafa Kemal bunun en güzel örneğidir.
Bir kişi, herkesi sırtlasın’la olmuyor işte. Kur’an da bu yüzden “bizi güt demeyin bizi gözet deyin” dememiş miydi? Bir faninin üzerine bırakınca kendini, kalıveriyorsun ortada.
Ben’lere değil Biz’lere ihtiyacımız bu yüzden var.
Oronos ile Rheanın oğlu Zeus değil hiçbirimiz. İnsanız ve 21.yüzyılda yaşıyoruz. Birşey yapmak isteyenlerin teklik değil birlik içinde olması gereken çağdayız.
Tarihe çok meraklı biri olmuşumdur hep. Çocukluğumdan beri büyükadamları okumuşumdur. Hayatıma damgasını vurmuş kitap babamın kitaplarından biridir: Dünyanın çehresini değiştiren 12 Adam. Kaç kere okuduğumu bilmem. Tekrar ve tekrar. Bu adamların doğruları nelerdi ve nerede yanlış yaptılar… Çok okudum, “lider” portrelerine oldum olası ilgili oldum. Sayısız hayat hikayesini nefes almadan okuyup, kendimce dersler çıkardım. Okumak falan da değil, hepsinin üzerinde çalışma şeklinde birer birer. Neleri yapmasaydı, başlattığı hareket daha çok yol alırdı.
Düşün babam düşün. Nedense, neye hazırlıksa artık… Tarihin sayfaları üzerinde bitmek bilmeyen fikir egzersizleri… Ben, tarihin hiçbir sayfasında Mustafa Kemal gibi bir devrimci, öncü, lider başka bir insan görmedim kardeşim. En büyük eksikliği, zamanının yedi-sekiz yüzyıl ilerisinde olması…
Buna eksik denirse tabi. Neyse ki kaderini, asker olarak yazmışlar. Çok somut, çok gerçek bir alana yerleştirmişler. Yoksa, filozof olurdu, halâ heyecanla okunan eserlerin sahibi olurdu, ama bu kadar gerçek olamazdı. Kader kitabının yazıcıları, gerçek ve somut dünyanın ortasına yerleştirmişler onu. Çok da iyi yapmışlar. Diğer hiçbirinde olmayan birşey var onda.
Nedir nedir… Düşün babam düşün. (Babam beni andı) Sonunda buldum o şeyi.
Napolyon, BEN Napolyon’um demiş.
Atatürk, hepimiz Mustafa Kemal’iz demiş.
Aradaki fark burada işte. Benlik duygusunun esiri olmamış, biz olmanın yollarını aramış durmuş. İnsanı bu denli allak bullak eden, Gençliğe Hitabe gibi bir metni başka hiçbir motivasyonla açıklayamazsın.
Ben işi değil o iş. Biz işi. Biz olmak için yalvarmış sanki.
Nesiller üzerinden çoğalmak istemiş. Genetik değil manevi bir evladı tercih etmesi de sanıyorum bu yüzden. Hazret-i Muhammed’e resmim çizilmeyecek benim dedirten şey her ne ise, Mustafa Kemal’e geride biyolojik bir akraba bıraktırmayan şey de aynı.
KİŞİLER KATINDAN ÇEKİLMEK.
Arayın tarayın, bi akrabasını bulabiliyor musunuz bakalım. Kişisel soyunu devam ettirmediği gibi, bütün izlerini de kaybettirmiş. Olası bir Mustafa Kemal soyculuğuna müsade etmemiş, tedbirlerini fazlasıyla almış. Hanedanlığa karşı duran adama yakışan da buydu. Diğer tarihi portreler var ya. Evet, Atatürk’te onlarda olmayan birşey var. Sanıyorum onu farklı kılan, aslında kendisinden ziyade insanların ona olan bakışı.
Küçükken bir Atatürk defterim vardı. Gazetelerden kesip kesip onun resimlerini yapıştırırdım. Şiirler yazardım. Şimdi farkettim ki o resimleri hiç unutmamışım. Evet, Türk halkının ona olan bakışları bi değişik. Meşhur birini görmüş bakışları da değil, devlet büyüğü gelmiş heyecanı da değil. Başka bişey.
Bir milletin kişisel gelişim serüveni var Atatürklü fotoğraflarda… Kendini aşma çabası var. Olmadığını zannettiğin olanaklarını kullanmanın, neleri başarabildiğini farketmenin mutluluğu var. Aptalların aptallığı yakıştırdığı bir halkın, öğrenmeye olan düşkünlüğü var.
Genciyle yaşlısıyla aydınlanan ruhlar var.
Bana sorarsanız baştan aşağı müteşabih bir laftır;
Atam izindeyiz…
1- Seni bir öncü bildim. Ben de tıpkı senin gibi geleceğin devrimcisiyim. diyebiliyorsan ne mutlu.
2- Ben kim sen kim. Gerilerden gelen bir takipçinim ben sadece. diyorsan da ne yazık…
Herkes bu iki anlamdan hangisini kendisine daha yakın bulduğuna karar versin önce. 2 diyenler tribüne çıksın. 1 diyenlerle işimize bakalım biz de.
Resullük, nebilik… Bunlar dinsel öncülük yapan kişilerle ilintili kavramlar. Mustafa Kemal Paşa’ya bu tarz bir sıfat yakıştırmamız pek doğru olmaz. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Onda kesinlikle peygamber kumaşı var!
Evinizde kendiniz deneyin. Tarihi portreleri yanyana koyun. Mustafa Kemal titreşimlerinin benzerlerini sadece peygamber profillerinden alabildiğinizi farkedeceksiniz. Gandi’ler, Churchill’ler kesmeyecek sizi. Eliniz Filistinli İsa’lara, Mekkeli Muhammed’lere gidecek. Sakalı uzun dincilik, Haşa! İslam peygamberiyle ortak ne özelliği varmış Atatürk’ün derse onlara tek bir şey söylerim. Kelime bile etmem onlara. Rakam söylerim.
19 derim.
İslam’ın bir rakamı varsa, bu rakam 19’dur.
Ve bir insanın hayatında bir rakam bu kadar çok yer ediniyorsa vardır onda bir iş.
19 Mayıs 1919 gibi veriler, çok doğal geliyorsa hemen bir şey isteyelim onlardan.
Ayarlasınlar, denk getirsinler hayatı 19’larla içiçe evlatlar sunsunlar bize.
Bakalım getirebiliyorlar mı…
Öncülük. Çağımızın anahtar kelimesi budur. Dışı modern-içi demode yanımızın bir türlü anlayamadığı kavram da budur. Biz’im aramızdaki, yazan ve okuyan arasındaki akıl ilişkisini de bi türlü anlayamazlar bu arkadaşlar. Tanrı’nın doğum günü – LEVH-İ MAHFUZ düşüncesine katılırsan, onun düşüneninin müridi olarak ilan eder seni. Bi de felsefik felsefik ateist demez mi kendine. Lan o zaman bütün fizikçiler de Einstein’ın müridi… Senin mantığa göre. Mantık kelimesini de lafın gelişi kullanıyorum tabi.
Bu işe çok kafa yormak lazım çok. Öncülüğe. Herşeyden önce Mustafa Kemal’i zihin dünyamızda öncülük koltuğuna bi oturtabilsek, önümüz epey açılacak. O zaman herşey farklı olmaya başlayacak. Makam da değil mevki de değil Mustafa Kemal. O sadece bir zeka biçimi. Şu gerçeği bi farketsen analar daha ne Kemal’ler doğuracak.
Daha doğrusu anaların zaten doğurmuş oldukları, ansızın birer Kemal olacak.
O bir öncüdür ve O’na methiyeler düzdüğün anda Mustafa Kemal biter. Zararsız görünen bu eylem, öncü olanı sonlandırmaktır. Öncü çoğalması gereken kişidir. Onu, erişilmez konuma yerleştirmek Mustafa Kemal’e suikast düzenlemekten daha büyük suçtur. İzmir suikasti başarılı olsaydı Paşa’nın vizyonu bundan etkilenmez, yoluna bi şekilde, fenomenleşerek devam ederdi. Silahlı suikastlerin olur da vizyonlara düzenlenen suikastlerin telafisi olmaz. Silahla düzenlenenlerden misliyle daha tehlikelidir. Yolunu kaybettirir sana. Ve ne yazık ki bizim ülkemizde damlar, ilerici Atatürk’e nişan almış keskin nişancılarla dolu.
Artık methiyelerle yetinmeyi bırakıp, öğretmenimize yakışır öğrenciler olmalıyız herbirimiz.
Ne isabetli bir tohumdur “Gençliğe” hitabe.
Buraya dikkat. Gençlere değil, gençliğe…
Genci de yaşlısı da üstüne alır.
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen… “
dendi mi 7-70 ayaklanır herkes.
Davamızı düşünüyorum. Hayalimizi düşünüyorum. Bize dayatılan düzeni düşünüyorum. O koca çarkı düşünüyorum. O çarkı nasıl tersine çevireceğimizi düşünüyorum. Ne zorlukların üstesinden gelip, neleri başaracağımızı düşünüyorum da…
Mustafa Kemal, LEVH-İ MAHFUZ ve Tanrı’nın doğum günü’nü biraraya getirince içimden yüksek sesle ACABA? diyorum.
Hayır hayır acaba demiyorum çünkü eminim.
Ata’nın Gençliğe hitabesi ile “ayağa kalk” dediği kesim, indigo neslinden başkası değil.
Biz’e sesleniyor o.
Ve mesajı alıyoruz Biz.
Mesajı aldıkça alev alıyorum ben.
19 Mayıs ruhu…
Tanrı’nın doğum günü devrimi…
7/70 indigo devrimcilerimiz…
Ve İstiklal barışı…
Sevgiyle”
BURAK ÖZDEMİR

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.
Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;
SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;
LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.
Ahmet Kaya
0555 310 00 70
REİKİMASTER/TEACHER

Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Törenlerinin iptal edilmesi ne kadar doğal?

Dindar-muhafazakâr kesim, Cumhuriyet Bayramlarından hazzetmiyor.

Terör ve deprem, sadece birer bahane.

Bir cumhuriyetin, Cumhuriyet’inin kuruluşunu kutlamaması gerçekte hayal dahi edilemez.

24 asker kaybımızdan sonra muhalefetin iktidarı istifayı düşünmeye çağırması elbette ki, PeKaKa isimli örgütü onore edici bir davranıştı. Sayın Başbakan, muhalefetin bu aldanışını gündeme getirdikten birkaç gün sonra, kendi eliyle terör örgütüne tarihinin en büyük payesini verdi. Doğal afet faktörüyle birlikte terör örgütü artık Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal ettirebilen, bir diğer deyişle

CUMHURİYETİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN ETMİŞ

BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MERTEBESİNE YÜKSELTİLMİŞTİ.

Her siyasi iktidar ardında utanacağı izler bırakır. 29 Ekim kutlamalarının iptal edilmesi, bu siyasi iktidarın 10 yıllık iktidarı boyunca imzaladığı en utanç verici karardır. Bu kadar davalardan, bu kadar uzun zamandır tutuklu yargılanan insanlar varken, Denizli fenerli bir davanın tutukluluların enjeksiyonla çekilip dışarı bırakılması da şüphesiz utanç vericiydi. Bir grup insan için partilerinin adındaki kelimenin üzerini çizmekten çekinmediler.  Bu utancı ancak, diğer siyasi cenahın tutuklularını dışarı çıkartarak çözebilirler.

O parti, o güne kadar, ADALET’i gitmiş, sadece bir kalkınma partisidir.

Deprem ve terör, elbette ki toplumumuza büyük bir acı yaşattı. Bunun yanında kenetlenmeler de yaşattı. Zaten ‘kutlama’ derken kimse tavernalarda tabak kırmaktan dansöz oynatmaktan bahsetmemişti ki? Burada bahsedilen devletin gövde gösterilerinden, milletin birarada yaşama coşkusundan başkası değildi. Ah ahh…

Herşeye rağmen bu gafleti, ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ gibi bir çerçeveden görmeyi de doğru bulmam. Dindar nüfusumuz için fazla bir anlam ifade etmeyen bir gün 29 Ekim… Çünkü Cumhuriyetin ilan ediliş şekli ve içeriği ile daha o günlerden hemfikir değiller. ‘Kutlama’ içten gelen birşeydir. ‘Kutlasanıza ulan’ olmaz. Bir toplumun neredeyse yarısı, devletine ruhunu veren organizasyondan mutlu değilse bunda Cumhuriyet’in hiç suçu yok mudur? Elbette ki vardır. Bu da, muhasebenin bizim kendi vicdanımıza düşen kısmıdır. Cumhuriyetimiz daha buluşturucu, daha birleştirici bir konsepte bürünmelidir.

Bizler kardeşiz ve bu yüzden hatalarımız da ortak ve birbiriyle içiçe. Karşıt kardeşini bir yanlış içinde görürsen iyi araştır, o yanılgının akrabalarının sende de mevcut olduğunu göreceksin.

Türkiye’nin ideolojik sorunları her zaman en az iki ayaklıdır. Sorunları ve yakınmaları tek taraflı yapacaksak, hatayı hep diğer ayağa yıkacaksak ben yokum. Kendi yanlışlarımızı da kınayabilecek gücü bulabiliyorsak ben her zaman buradayım.

Firavunların Mısır’ından başlayarak insanlık, kendini cumhuriyetin (devletin) sahibi olarak addeden sınıflardan çok çekmiştir. Bizim Cumhuriyetimizin ihtiyacı olan biraz da ‘sahipsiz’ kalmaktır. Hiçkimsenin değil herkesin cumhuriyeti. Bir yerlerde birşeylerin yanlış tasarlandığı zaten çok açıktır. Eğri oturalım, doğru konuşalım.

PeKaKa isimli organizasyon, bir terör örgütü formunu aşalı çok olmuştur. Terör örgütü, devletlerin güvenlik güçlerinden fellik fellik kaçan gürahlara denir. Bu gruplar kaçmak bir yana, günaşırı devletin karakollarına baskına gelmekteler. El Kaide Pentagon’u bir kere vurmuştu. Bu insanlar her gün bir başka karakolumuzdalar. Aslına bakarsanız buna baskın da denilemez. Baskın beklenmedik bir şeydir. Şu an hiçbir güvenlik noktamızın ‘baskına’ uğraması sürpriz değildir.

Kaybettiğimiz askerlerimizin ailelerine yazdıkları mektuplara bir bakın. Bunlar hiç beklenmedik ölümlerin satırları değildir. Pek çoğu vefat edeceklerini biliyor durumdadır. Bu ortamı terör ortamı olarak niteleyemeyiz, çok hafif ve yanıltıcı kalır. Bu, lokal bir içsavaştır. Devlete karşı bir kalkışmadır. Çok sert bir isyandır. Ve evet eylemleri, namertcedir. Sonuçta öldürdükleri, lejyonerler değil halk çocuklarıdır. Terörize eylem sadece bir sonuçtur.

Şu günlerde ordumuz adına bir kalkışma, bir ayağa kalkma belirtileri aldığımızı da belirtelim ki bu da güzel bir gelişmedir. Fakat son birkaç yılda, bu kadar köklü ve güçlü bir ordunun bu insanlar karşısında bu kadar aciz durumlara düşürülmesinde gaflet, dalalet ve hatta hıyanet kokuları aldığımı da söylemek zorundayım. Üzerine üniforma geçirmiş bir ihanetten bahsediyorum.Mehmetçiklerimizi kimi rütbelilerin siyasi müstevlerine kurban vermiş olma ihtimalimiz oldukça yüksektir.

Ayrıca… Bizim devletimiz o çocuklara kendisi ne zaman değer vermiştir ki,

eşkiyalardan insanlık beklenmektedir?

Askerlerimiz ‘sağolsunlar’, geçmişte üniformalarını o kadar haddini aşan işlerde kullandılar ki, bir vatan için mukaddes sayılabilecek o giysilerinin saygınlığını, itibarını neredeyse yok ettiler. Muhafazakâr unsur olsun, etnik unsur olsun, insanlarımızın azımsanamayacak bir bölümü, o kadar üniformalının birarada olduğu bir ortamı  ’tören’ olarak, ‘kutlama’ olarak algılayamaz durumdadır. Haksızlık payları daha büyük olmakla birlikte, haklılık paylarının da olduğunu görmek zorundayız.

Geçtiğimiz yıl, Emir’cik omuzlarımda bir Cumhuriyet bayramı yürüyüş kortejinin içindeydik. BU YAZIYI, bizler sevinç içinde yürüyen ‘modernler’ olarak Cumhuriyet Bayram’ımızı kutladığımız sırada, yolun kenarında buruk bir ifadeyle korteji izleyen başörtülü kardeşin gözlerinde gördüm ve yazıyorum.

Elinde titrek ritimlerle sallanan bir bayrak var… Kortejde öyle bir coşku var ki. Onu bir karadelik gibi çekerek içine almak istiyor. Katılmak istiyor o da. Bu coşkunun parçası olmak istiyor. Fakat emin değil. Önyargıları konusunda haksız olmakla birlikte, o kortejde onu dışlayan, onu o kıyafetleriyle, o mukaddesleriyle, içeride istemeyen ve bu fikrini attığı sloganlarla açıkça beyan eden bir hayat görüşünün var olduğu da bir gerçek. Atılan sloganların onda bıraktığı izi görünce, onun zihin haritasında meydana gelen titreşimlere kulak verince, o coşkulu kalabalığın sürüklendiği yer beni rahatsız etti. Benim Cumhuriyet yürüyüşüm bu olamazdı. Kenarda seyredecek kimseyi bırakmayacak bir yürüyüş olmalıydı benim Cumhuriyet yürüyüşüm.

Bu yürüyüşler, belirli bir siyasi duruşun ifadesi olmaktan çıkarılmadıkça Türkiye’nin muhafazakâr ve etnik ötekilerinin bu yürüyüşlerin coşkulu bir parçası olmayacağı açıktır. Diğer yanda, o siyasette bu coşku olmayınca, bir diğer siyasetin de bu coşkuya sahip çıkacağı da bir gerçektir. Hepinize tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna hoşgeldiniz derim ben.

Arada bir gazetelerin manşetlerine şöyle bir bakarım. Geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen’in gazetesiydi sanıyorum. Bir başlık dikkatimi çekti. Anayasa komisyona çalışmalarıyla ilgili bir haberin başlığı halkın ‘yeni anayasa coşkusu’ yaşadığından dem vuruyordu. Bu başlık bana 12 Eylül dönem gazetelerini hatırlattı. Bu haberin ‘Evren Cumhurbaşkanı seçildi, vatandaş rahat nefes aldı.’ manşetlerinden hiçbir farkı yoktu. Allah aşkına söyleyin etrafında coşku göreniniz var mı?

Bu ülkenin en eğitimli kesimlerinin… Şöyle diyelim. Dünyanın en donanımlu Müslümanları olan cumhuriyetçi Türk modernlerin, bu denli küstürüldüğü, ülkeleri adına mukaddes gördükleri bir günü bile doyasıya yaşamalarına izin verilmediği bir ortamda ‘yeni anayasa coşkusu’ndan bahsetmek, muhafazakârın muhafazakâra yaptığı kara propagandadır. Hakikatle hiçbir ilişiği yoktur.

Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez.

Her ikisi de farklı dünyaların mukaddesleridir.

Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere, dünyada bu denli takdir görmeye başlamasında, örnek alınmasında o küstürülmüş modernlerin payı muhafazakârlardan daha çoktur. Unutmayın ki Arap ülkeleri TGRT’lerin, Samanyolu TV’lerin değil Kanal D’lerin Show TV’lerin takipçileridir.

Ak parti adı verilen Ortadoğu vizyonu, içinde Türk modernlerinin olmadığı bir senaryoda kocaman bir sıfırdır. Ve an itibariyle Türkiye’nin bölgesel değeri dindarlarından değil çok daha büyük ölçüde modernlerinden ileri gelmektedir. İhtiyaç dindar figür ise, Ortadoğu’da dindardan bol başka bir figür var mıdır? Mesele dindarlıksa muhafazakârlıksa, Türkiye İran’ın eline su dökebilecek midir?

Etnik gruplarıyla, azınlıklarıyla barıştığı şu günlerde, Türkiyemizi gönlü alınacak ‘minik’ bir azınlık daha beklemektedir:
MODERNLER.

Kendi modernlerini mutlu edememiş bir Türkiye’nin

Ortadoğu’nun yenilikçi ağabeyi olması asla mümkün olmaz.

Arap Baharı’nı yaşatan ruh,

Batı’yla entegre olma konusundaki karşı konulamaz istektir.

Yüzünü batıya dönmüş vatandaşlarına manevi sıkıştırmalarda bulunan bir Türkiye,

Arap Baharı’nda tarihinin en soğuk kışını yaşar.

Arap Baharı’nın rol modeli, Türk modernleridir.

Unutmayın onlarda Fethullah’lardan bol başka birşey yoktur.

Onlar, Kıvançların, Tubaların peşindedirler.

Aşk yaşayabilen Müslümanların özlemindedirler.

Din hocalarının değil.

Birisinin muhafazakâr Türk basınına ‘Başbakan karizması’ kavramını ne denli abuk noktalara getirdiğini haber vermeli. Sempati duygusu bu kadar da abartılamaz.

BİZ TEK KARİZMA TANIRIZ, ONUN ADI TÜRKİYE’DİR.

Arkasında Türkiye karizması olmayan siyasi karizmalar da yağız ama kifayetsiz birer delikanlı hükmünde olacaktır. İnsanlar değerlerinin nereden ileri geldiğini iyi bilirlerse, değerlerini ileri taşımanın da yolunu bulabilirler.

PARASIZ ÖĞRETİM PANKARTINDAN ÖTÜRÜ

19 AY HAPİS YATAN GENÇLER İÇİN

KILINI KIPIRDATMAYAN BİR BAŞBAKAN’IN,

BEŞAR ESAD’A HANGİ SIFATLA

O DEMOKRASİ TELEFONLARINI ETTİĞİNİ

GERÇEKTEN ÇOK MERAK EDERİM.

Evet, Türkiye kalkınıyor. Evet, Türkiye uluslararası dünyada hiç görmediği bir saygıyı görmeye başladı. Korkarım, bunu siyasilerin kendi maharetlerinin bir sonucu zannetmelerinden korkarım.

Bu, Allah’ın yazdığı bir kaderdir.

Siyaset kurumunun, gölge etmemek dışında bu gelişmedeki katkısı oldukça sınırlıdır.

Gölge etmemek de siyasetçi bakımında çok talihsiz bir geçmişe sahip olan Türkiyemiz için bir değerdir. Ama o kadardır. Cesaret, mertlik bunlar hükümetimizde bizim de olumlu bulduğumuz değerlerdir. Fakat bunlar, bu gelişmeleri yaratmaya yetmeyecek minik meziyetlerdir. Kimse üstüne alınmasın, bu Tanrı’mızın Türkiye’mize biçtiği kader rolünün bir çıktısıdır. Duble yol inşaatlarıyla falan ilgisi yoktur.

Hükümetimiz, bir piyango bileti gibi bir anda hesabında bulduğu,

nereden geldiğini kendisinin de pek anlamadığı

bölgesel kredinin artık sonuna gelmiştir.

Bu nokta, Davutoğlu tezleriyle ilgili oluşturulan muhafazakâr mitlerin de sonudur.

Sayın güleryüzlü dışişleri bakanı. Nerelere gidersen git.

Buradan aya mekik de dokusan,

modern Türklerin kalplerini kazanmadığın müddetçe

bu yeni Ortadoğu’da sen de koca bir hiçsin.

2012′YE SEN DE HOŞGELDİN.

Sayın Başbakanımız için geçmişte yazdığımız bir ateşten gömlek yazısı vardı.

O yazı, asıl önümüzdeki dönemin yazısıdır.

Ateşten gömleğin ateşten düğmeleri ateşten iliklere daha yeni yeni geçmeye başlamıştır.

O yangınlı gömlek omuzlarına oturmak üzeredir.

Allah anneciğine gani gani rahmet eylesin.

Gözyaşlarını gördük, kendi gözyaşlarımız bildik.

Fakat önümüzdeki dönemde bu gömleğin ona yaşatacaklarının yanında

o gözyaşları da solda sıfır kalacaktır.

Arap Baharı’nın ardındaki tek gerçek İslam güneşidir. Levh-i Mahfuz’un özgürlükçü Kuran tefsiri ile bu önünde engel tanımayan özgürlük yürüyüşü aynı elden çıkmadır. Sahibi aynıdır. Bugünleri yıllar önce yazıp haber verdiğimizde fantezi zannedenlerin, şimdi yazacaklarımızı da fantezi zannedecekleri gün gibi açıktır.

Türkiye’deki siyasi iktidar, hayata muhafazakâr davrandığı müddetçe

yeni dünya düzeni sürecinin dışında

ve hatta karşısında kalmaya mahkumdur.

Kahire’den başlayan bir yürüyüş, Wall Street’te devam etmektedir.

Türkiye’deki siyasi iktidarın artık daha fazla taşıyamayacağı hastalığın yegane iksiri, aşağıdaki tek satırdadır:

Hatt-ı cemaat yoktur. Sath-ı cemaat vardır.

O cemaat bütün vatandır.

Kendilerine bildirdiğimiz kıyamet, Ortadoğu sorunlarına, içinde Türkiye’nin olmadığı odalarda çözüm bulunmasından da öte birşeydir. Arap baharı, bir çoklarını devirmiştir ve daha pek çok lider devirecektir. Ancak,

ARAP BAHARI’NIN NİHAYETİNDE DEVİRECEĞİ LİDERLERİN

EN SÜRPRİZ VE BAŞLICASI,

LİDER TAYYİP ERDOĞAN’DIR.

ISRARLARINDA ISRAR ETMEYE DEVAM EDEN ERDOĞAN’DIR.

Bu, halkımız bize görev vermezse bu makamdan kalkar gideriz’in ötesinde birşeydir. Bu bir çekiliş değil bir yıkılış olacaktır. Modernlerine muhafazakâr davranmakta inat eden, tüm Türkiye’yi kendi cemaati bilmemekte ısrar eden bir Tayyip Erdoğan’ı, Türk halkının değil %50′si, %90′ı da biraraya gelse gene de kurtaramayacaktır.

Bir insanın kendi kıyametini en şiddetle yaşayacağı an, ölümüne bağlı olduğunu düşündüğü kendi değerlerine gerçekte kendi elleriyle ihanet ettiğini farkettiği, bu gerçeğin kendisine ispatlarıyla sunulduğu andır. Dindar Müslüman intihar da edemez… Bu sarmaldan çıkışı yoktur. Bu, anahtarı olmayan çıkışsız dehlizlere atılmış bir cehenneme kilitleniştir.

Tek çıkış yolu, yeni bir bilinçtir, hayata başka bir bakıştır.

İçimdeki sesten 2012 fazı için aldığım emirler uyarınca

daha sert tonlarla buralarda olacağımı herkese bildiririm.

Kendisine 29 Ekim 2012′ye kadar süre verilmiştir.

Kendisi bilir. Ya da kendisini bilirler.

Seçim kendisinindir. Ya da kendisini seçerler.

Kader ile kıyamet arasındaki ince çizginin maddesi ısrar’dan yapılmadır.

Herkese, boynunu acımısızca kavramış bir kudretli elin zorla yaptırmadığı,

kendi gönlüyle razı olduğu müspet değişimler dilerim.

buRAK özDEMİR

 DEVAM EDİYORRRRRRR

29 Ekim… (devam)

Okuycu ailemizde 29 Ekim yazısından çok mutlu olan dostlarımız olmuş. Mutsuz olanlarımız da olmuş haliyle. Onların mutlu, mutsuz nefeslerinin her bir zerresi benim için değerli. Nerede duracağımızı bunlar belirlemiyor olsa da.

Ortasından ikiye bölünmüş bir dünyanın, bir ülkesindeyiz. Bir gün sağ kolumuzu tedavi ederiz. Sol kolumuz bize kızar. Bir gün de sol kolumuzu tedavi ederiz. O zaman da sağ kolumuz bize kızar. Bu tedavi tam anlamıyla bittiğinde, işte ancak o zaman gereği gibi anlarız birbirimizi. İki sağ el ya da iki sol tokalaşamaz. Tokalaşmak için karşıt iki el gerekir.

İnsanları ve yaşam biçimlerini etiketleme yoluna gitmeyiz. Fakat bazı durumlarda, konu-konu-içinde durumlarda mevcut etiketleri, meramımızı tam isabet ettirebilmek adına kullanırız. Modern / Muhafazakâr etiketleri de bunlardan ikisidir. Etiketlerin olmadığı bir dünya için savaşıyoruz bu doğru. Lakin an itibariyle, bu ayrımlar da yaşadığımız hayatın bir diğer gerçeği. Muhafazakâr adlandırdıklarımız sıfır modern değiller. Modern dediğimiz insanlar da kafalarını laciverte boyayıp gezen marjinallerden değiller. Onların da kendi muhafazakârlıkları var. Bu kavramları telaffuz ettiğimizde herkes yazının kendi haritasının neresinde durduğunu anlayabiliyor. Önemli olan da bu.

Levh-i Mahfuz okuyucu ailesiyle ne kadar gurur duyduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Bu insanlar, ağırlıklı olarak haritanın modern tarafında durmalarına, şu anda ülkeyi yöneten siyasi anlayışla normal şartlarda taban tabana zıt bir duruşta olmalarına rağmen, Levh-i Mahfuz’un ‘onları anla’ demesiyle, muazzam bir anlayış içindeler.

Empati-Sempati kuruyorlar.

Her iki perspektife de haiz olabilmek için fazladan gayret sarfediyorlar.

Fakat herşeyin de bir sınırı olmalı.

29 Ekim’in zayıf gerekçelerle iptal edilmesi, artık son noktadır.

Bu insanlar, muhafazakâr dostlarımız, kardeşlerimiz en başlarda ‘değiştik’ demişlerdi. Onlara ‘hayır sizler değişemezsiniz’ denilmişti. Biz değiştiğini ifade eden herkese şans verilmesinin yanında olduk. Ben, gelişime taparım…. Ben, değişim tanrısının bir kuluyumdur. Değişim için savaşım, nefesimden de uzun olacaktır. Sadece muhafazakârlar değil. Bu evrenin herhangi bir köşesinde, her kimin değişim ve gelişim adına bir ihtiyacı, bir sıkıntısı varsa benim canım artık onundur. Başka özel bir sebebi yoktur. Bir de Türkiye’mizin özel rolüne verdiğimiz bir değerdir. Hayat bir teori değil. Şu anda masada bir hayat kurgulamıyoruz ve bu hayat ileride şu şu tarihte hayata geçecek birşey değil. Hayat, şu anda halihazırda yaşanan bir süreçtir ve biz Levh-i Mahfuz teorisiyle zihnimizde yeni bir hayat inşa ederken,, dışarıda halihazırda yaşanan bir hayatın sürüp gittiğini unutamayız. Sen, zihninde belli bir yere geleceksin bir süre sonra, birşeylere alışıyorsun. Fakat dünyada da yaşanan birşeyler var. Sen hazır olmadan da biz bu gelişmeler için hazır olmak zorundayız. Hazır olduğunda hak vereceksin fakat senin hak vermeni bekleyemeyecek kadar aciliyet taşıyor bazı konular. Özellikle Ortadoğu-Türkiye-Muhafazakârlık/Modernlik buluşması. Sen hazır olana kadar, hazır olan bizle hemfikir olmaman en başından beri olasılık dahilindedir. Bize kızacağın da ihtimal dahilindedir. Bir gün yeniden buluşacağımız da… Sen hazır olduğunda.

Cumhuriyet bayramlarından ne nedenle olursa olsun vazgeçiş, bizim müspet değişim tanımlarımızın içine girmez. Evet merhum Ecevit de iptal etmiştir. Fakat o deprem Ağustos 1999 depremidir ve askerlerimiz geçit töreninde boy göstermek yerine, enkazda vatandaşının yanında olmak isteyerek kendisine başvurmuşlardır. Zaten, o günleri hatırlarsanız kutlama yapmak için hiç de doğru bir zaman olmadığını da hatırlarsınız. 17 Ağustos, Van’la kıyaslanamaz. Van’da geç kalan, uyuyan bir devleti, bir millet ayağa kalkarak uyandırmıştır. Bu gelişme de göstermiştir ki, Türkiye’de devletinden daha büyük bir millet vardır. Ve ne ilginçtir ki, Van depremindeki doğu-batı kucaklaşması, Cumhuriyet bayramını belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız ölçekte anlamlı kılmıştır.

Bölgemiz ülkelerinden Tunus, ilk defa seçim yapmanın coşkusunu yaşadı. Libya… Kaddafi’yi öldürdüler, bunu kutluyorlar. Kaddafi, iyi bir ölümü haketmemiş bir insan da olsa hunharca bu ölüme tanık olmayı bizler haketmemiştik. Onun ölümünün onlar için anlamı büyük ve bunu anlayabiliyoruz. Tunus’u, Mısır’ı, Libya’yı selamlayan, kutlamalarını kutsayan sen nasıl oluyor da dünyada bir başka örneği daha olmayan bir Cumhuriyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikayesini küçümsüyorsun. Münasebet yoksunu bakanlarının eliyle ‘Ne yani resepsiyonlarda kahkahalar mı atsaydık?’ düzeyine indiriyorsun bu kadar insanın can vererek meydana getirdiği bir varoluşun yadedilmesini. Ankara’nın kahkahalarını bilemem, ağlayanlar daha çoktur millet nezdinde o günde.

Coşkulu Arap ülkelerine laik cumhuriyeti tavsiye edersin.

Hali hazırdaki yeryüzünün tek Müslüman laik Cumhuriyet’in kutlayıcılarına da

‘dağılın evinize’ dersin.

Bu şizofreni, artık kaldırılabilir limitlerin çok üzerine çıkmıştır.

Ortadoğu merkezindeki gelişmeler, bölgede Müslümanlık ile Modernite’nin buluşması, birleşmesi ve senkronize olması yönünde. Ve Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi içindeki modernitenin kalbinin kazanmadan, onlara karşı hoyratlıklarına ket vurmadan, Ortadoğu sahnesinde rol almayı istemekte.

Ergenekon davaları, Balyoz davaları, hepsine inandım, beklentim hepsinden halâ büyüktür. Masumlar bir an önce kenara ayrılsınlar ki, suçluları görebilelim demişimdir. Bunlar nereden çıktı canım şimdi diyenlerden olmamışızdır. Ama velakin. Denizli Fenerli bir davada, bir toplumun gözünün içine baka baka, birilerinin dışarı çıkarılması, herşeyden önce, istendiğinde insanların tutuksuz da yargılanabileceğini göstermiştir ki bu, Ergenekon ve Balyoz davasının özüne inanan insanların vicdanını korkunç bir ölçekte rahatsız etmiştir. Kimi insanların hakkındaki suçları öğrenemeden ölülerinin hapisten çıkabildiği bir süreç, ihanete uğratılmıştır. Bir grup cemaat insanını korumak kollamak adına. Bu insanlar size gerçekten bu kadar yakınlardıysa, onlara ‘Ülkemizdeki adalet duygusunun yara almaması adına sizi içeride tutmak zorundayız. Bunca insan içerideyken sizi çıkartamayız. Bunu anlayışla karşılayacağınıza inanıyoruz.’ diyebilmeliydiniz. Diyemediniz. Kendi davanıza sekte vurdunuz. Kendinizi sırtınızdan harakirilediniz.

Ortadoğu’daki yeni şekillenmelerde kimi yerli ağızların kenarından emperyal salyaların süzüldüğünü çok iyi biliyoruz. Yüce Allah o insanları, sizin yayılmacı öykülerinizi gerçek kılmak için serbest bırakmadı. Türkiye ilham verecek. Yol gösterecek. Uluslararası arenada ses verecek. Bu kadar. Bitti. Ötesi yok. Suriye Türkiye’ye bağlanmayacaktır. Suriye, kendine bağlanacaktır. Ötesi yoktur. Beyler ve Bayanlar. Tanrımızın planını çarpıtmayalım. İnsanî değerlerimi Milliyetçi dürtülerimize kurban vermeye kalkmayalım. ‘Osmanlı ruhu’ sözünün, bir mecazın ötesinde kimi insanlar tarafından çok farklı beklentilere büründürüldüğünü gözlemliyoruz.

Türkiye, modernite ile sıcak teması önce kendi içinde yaşayacak,

ondan sonra Batı ve Doğu ile buluşmasında öncülük üstlenecek.

Plan ve uygulama bu kadar basittir.

Ortadoğu turları, lider zirveleri bunlar turistik birer gezidir.

Master plan, gündemin arkasında işler.

Türkiye ‘arabulucu’ olmayı bir hobi haline getirdi. Herşeyde arabulucu olmak istiyor. Arabulunca ya da ara-arayınca çok mutlu oluyor…

Kiminle? Önemi yok. Bizi çağırın yeter. İsrailli tır şöförüyle, Filistinli bir otobüs şöförü Amerika’da çarpışsınlar meselâ. Buraya yazmaktayım. Sayın Dışişlerimizi bakanımızın adamları hemen orada biter.

- Arabulucu lazım mı abi?

Kimse Türkiye’yi kendi zihninin küçük rollerine sıkıştıramaz.

Türkiye ara-bulucu değil 2012 sonrasının dünya-birleştiricisidir.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki o ‘endamlı’ kalıbının içi,

Türkiye’nin modern+muhafazakâr hamuruyla doldurulmazsa bu,

içi boş bir maket olmaktan,

birkaç sararmış afiş asmaktan öteye gidemeyecektir.

Bu samimiyet olmayınca, Türk dış politikası yararlanmacı, fırsat kollamacı bir çehreye bürünüyor. Yararlanmacılığı, yanlışlıklar takip ediyor. Bir Türk vatandaşı olarak, iki elimin sorumlularının ölene kadar yakasında olacağı bir durum da NATO Füze Kalkanı anlaşmasıdır. Demokrasinin yakışanı, eğer niyet gerçekten demokratikleşmekse böylesi kritik, kadersel bir seçimin referanduma götürülmesi olurdu. Referandum olmayacaksa da bunun bir alt adımı olan, kamuoyunu seçeneklerimiz konusunda bilgilendirmek ve Türk milleti’nin genel eğilimini bir karara dökmek olurdu. Batı ile doğunun arasında kalmış bir Türkiye, neyin seçimini yaptığından haberi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğini bile oyladık. Yüzlerce yıllık komşumuz İran İslam Cumhuriyeti’ni düşman ilan etmeyi mi tartışmayacaktık? Lisan-ı münasiple sormuyorsan, bilgilendirmiyorsan Karayılan’ın yakalanmasının – serbest bırakılmasının gargaraya getirilmesine de kızmayacaksın o zaman.

Türkiye’nin son dönemde İsrail’e karşı sergilediği tavrı da samimi bulmadığımızı ilan ederiz. Mavi Marmara’nın üzerinden bir yıl geçmişken bir anda bir öfke kampanyası başlatıldı. Kodum mu oturtan bir devlet sesleri çıktı birden bire. Donanmamızın İsrail kıyılarına gidebileceği falan söylendi. Bunu biz bir yıl önce Mavi Marmara günü yazmıştık zaten. O gün gitmedi bugün neden gidiyor? Gitmeyeceği güvencesi Amerikalı makamlara zaten verilmiş de, gidebileceği neden bugünlerde dile getiriliyor? Bayram değil seyran değil bu öfke köpürtmesi nereden çıktı? dedikten kısa bir süre sonra gerçekle karşılaşıverdik. Türkiye füze anlaşmasıyla, düşman bellediği İsrail’i bir nevi Misak-ı Milli sınırlarına alıvermişti. Şu haberi Gırgır’da okusaydık, bu kadar komik olamazdı. Füzel kalkanları Türkiye ile Amerika işbirliğiymiş. Bize, İsrail’in bu bilgilerden yararlanmayacağı güvencesi verilmiş… Vay canına. Kurulduğu günden bu yana İsrail, herşeyi Amerika üzerinden yapmadı mı? İsrail’in can düşmanını vur. Sonra da bunun İsrail’le ilgisi yok, biz bunu Amerika için yaptık de. İran’ın Amerika’ya hangi zararı dokunmuş? Amerika’nın ve dünyanın İran’la tek meselesinin adı İSRAİL’dir.

Arap baharı, üzerinde Tanrı’nın elinin olduğu, bağımsız, samimi bir harekettir. Ve fakat dünyada, bu hareketten farklı sonuçlar elde etmek için bazı farklı planlar döndürülmekte. Kendi modernleriyle barışmamış muhafazakâr Türkiye hükümeti, bu eksiğinin bedelini bu karanlık planların saf uygulayıcısı konumuna düşmek tehlikesiyle ödemek üzere. Füze kalkanı meselesine bulaşmış olmamız bunlardan sadece biri.

Bu karanlık planlardan bir aşaması geçtiğimiz günlerde Amerika’da ortaya çıktı. Bir İngilizle bir Fransız Bir Alman meyhanesine gidip birer Rus votkası istemişler gibisinden bir fıkra olmalıydı bu: İran’lı ajanların Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne Amerika’da suikast düzenleyeceği haberi. ‘Kıskıvrak yakalanmıştı’ İranlılar… İran’ın açıklaması da güzeldi hani. ‘Yahu biz öldürmek istesek Arabistan’ın kralını öldürürdük. Ne işimiz var Büyükelçiyle? Ve bu işi neden ABD’de görecekmişiz ki?’ gibisinden birşeyler dediler. Bunda şaşıracak birşey yoktu aslına bakarsanız. ‘Düşmanı olmayan Arabistan, ABD’den 60 milyar dolarlık silahı niye alıyor? Tabi ki, İran’la dövüştürülmek için.’ diye yazmıştık çok önce. Suikasti önleyenin ABD olması da ayrıca güzeldi. Yazılan senaryonun bir gereğiydi haliyle. Tutttmasaydım düşüyordun efektiydi.

Amerikan dizilerini takip edenlerimiz dikkatli olsunlar. Şu sıra, ‘İranlı pis katiller’ gene cirit atmaya başlayacaklardır. Hatta, İran Arap Baharı’na karşı filmleri de karşımıza çıkacaktır. Sakın İran. Sakın. Bu oyuna gelme. Arap Baharı’nın yanında yer al. Türkiye’nin şu haliyle, dünya barışına gereken katkıyı yapması mümkün değil. Türkiye yeterince modern değil, o yüzden yeterince muhafazakâr olan sana çok iş düşecek önümüzdeki dönemde. Dünya barışı adına ayakta kalmalısın.

Türkiye’yi yöneten siyasi bilinç, güce inanıyor.

’Halkımızdan aldığımız güçle buradayız’ diyerek koyuldular zaten işe.

 ‘Herkesin değişmesi ve bunun sonucunda herkesin kardeş olması’ gibi bir vizyonları yok. Diğerlerinde var mı? Onlarda da yok. Ama onlar iktidar değiller.

Her maymunun bir kıçı var ama sadece ağaca çıkanınki görünüyor.

Yapacak birşey yok.

Eleştirileri dinlemek uyarıları almak, o ağaçta olmanın bir bedelidir.

Ya dinleyeceksin. Ya da hiç boyundan büyük ağaçlara çıkmayacaksın.

Başımızda falanca parti olsaydı, bunlar böyle olmazdı diyebileceğimiz bir durum da yoktur ortada ve bu nedenle bu yazılarımız ‘siyasi’ içerikli yazılar değillerdir. Onlarca farklı siyasi fraksiyon vardır ülkemizde. Biz sadece ‘Türkiye’nin resmî politikası’ sıfatıyla hareket edenleri muhattap alırız. Destekleyeceğimiz yerde desteğimizi verir, uyaracağımız yerde de uyarılarımızı yaparız. Dinlemek ya da yıkılmak onlara kalmıştır.

Ne kaaa köfte, o kaaa güç… Geçtiğimiz günlerde siyasi hükümetimize, Ortadoğu’daki gücünün sınırlarını gösterdiler ve sıtmaya razı ettiler. Amerika Suriye’ye Türkiye’yi yolladı… Türkiye delikanlısı da pek bi mutlu oldu bu teveccühten. Türkiye gelişiyor, artık dünya arenasında söz sahibi oluyordu… Herşeyden önce birisi ARABULUCU MU LAZIM DEMİŞTİ?

Sonra olmadı… Türkiye Suriye’yi ‘güçlü’ sözleriyle ikna edemedi. Etmesi de gerekmiyordu. Esad, Türkiye’nin öncülük ettiği bir değişime evet deseydi, defteri asıl o gün dürülmüş olurdu. Suriye’de işler, Türkiye’nin dışındaki ‘güçler’ eliyle nihayetlenecek. Başbakanımız, güce inandığı sürece bu olan biteni çözümlemesi ve bu planın dışında kalacak stratejiler geliştirmesi de mümkün olmayacak.

Amerika dediğimiz ülke, ZEKÂ’dır.

Ulusal planları, hareketleri, düşünceleri, manevraları çok sofistikedir. Meselelere düz bakan birilerine rastladıklarında hiç affetmezler. Tayyip Erdoğan zihnini simule etmekle görevli bilinçler üzerinde test etmedikleri hiçbir öneriyi getirmezler Başbakan’ın önüne. Bu simulasyon tuzaklarına düşmemenin tek yolu, gelişen bir bilince sahip olmaktır. Simulasyon yönteminin tek kör noktası budur. Senin nasıl, ne kadar ve ne yönde gelişeceğini hesab edemez. Spekülatiftir herşeyden önce. Metodolojinin doğası gereği seni olduğun sen olarak kabul etmek zorundadır. Bir devlet başkanı olarak, Amerika’nın bu tuzaklarından sağ salim çıkmanın yolduğun olduğun değil olabileceğin kişi olmaktan geçer.

buRAK özDEMİR

 

LEVH-İ MAHFUZ
 
(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)
 
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.
 
Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.
  
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;
 
SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;
 
LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.
 
 
Ahmet Kaya
0555 310 00 70
REİKİMASTER/TEACHER
  
 
 
 
 

 

 

Hayata BAĞIŞ

ORGAN NAKLİ – ÖLÜM

 

Gerçek Müslümanın ideal ölüm şekli, organlarıyla hastalara şifa dağıtabiliyor olmasıdır. Tıp ve teknoloji, insanlara uzuv nakli yapmaya muktedir ise, bu durumda Müminlik organlarını İNFAK edebilmeyi gerekli kılar.

ORGANLARIN İNFAKI

MÜMİN, ORGANLARINI İNFAK EDEN KİŞİDİR.

 

Beyin ölümü gerçekleşen kişi artık ölmüştür. Fakat gerekli tedbirler alındığında organlar yeterli bir süre diri kalabilir. Bu durumda ölümden hayat yaratmak varken, kişinin böbreklerinin neden ‘diri diri toprağa gömüldüğünün’ sorgulanması gerekir.

Bu, 21. yüzyıl Müslümanları için yeni bir sınav sorusudur.

Eski günlerde bir insan bedeninin geri dönüşüme kazandırmanın en ideal yolu onu yaşamın beşiğine, yani toprağa geri vermekti. Ancak insanlık son elli yıldır, insandan insana organ nakli yapabilmekte. Şu anda Muhammed burada değil fakat buna karşın bir karar vermeliyiz. Müslüman bedeninin en organik biçimde nasıl geri dönüştürebileceğimize kendimiz karar vermeliyiz.

Bir yanda 15 yaşında bir genç kız. İki böbreği iflas etmiş ve bir makineye bağımlı bir yaşam sürmekte. Diğer yanda da bir Müslüman. Artık ihtiyacı olmadığı böbreklerle gömülüyor. Fiziksel anlamda kız da diğer merhum kişi de diri diri toprağa verilmekte. Müslümanlar, bu yaygın durumun gayri-islami bir ölüm şekli olduğunu kabul etmek zorunda.

 

- Bu konuda dini çekinceler var.

Küçüğüm, AHİRET temelli hiçbir dini inanç, organ bağışına çekince oluşturmaz.

Ahret dinlerinde beden sadece bir araçtır., bir taşıyıcıdır. Kişi toğrağa gömüldüğünde, kişi gerçekte oraya gömülmemiştir.

RUH, artık RAHMAN katındadır.

Söz konusu bedene artık, hiç ama hiç ihtiyacı olmayacaktır.

“İnsan, onun kemiklerini bizim kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet; onun parmak uçlarını dahi yeniden düzenlemeye güç yetirenleriz.”

Güzel Kur’an’ın Kıyamet Suresi 3-4. Ayetleri

 

Kimi Müslümanların, kendileri öldükten sonra organlarının başkalarına nakledilmesi konusuna çok büyük bir öfkeyle karşı çıktıklarını görürsün. Bunun gayri-islami bir tepki olduğunu yinelemek durumundayım. Aklının bir köşesinde, bir gün o bedene yeniden ihtiyacının olabileceği ihtimalini barındıran bu çıkış, İslamın ahret felsefesinin tamamen dışındadır. Dinin kendi aritmetiğine göre; İslamdan Ahiret’i çıkardığında elinde bir Müslüman kalmayacaktır.

Bugün yaşıyor olsalardı,

organ nakline en şiddetli karşı çıkışı

şu grubun gerçekleştirdiğini görüyor olacaktın:

FİRAVUNLAR

Ölüm sonrasında BÖBREKLERİNE OLAN BU İHTİRASLI BAĞLILIK İslam dinine değil Firavun dinine aittir. Firavun’ların mumyalanmasının mantığı da zaten budur.

Bedeni elinden geldiğince korumak.

MEZARYERLERİMİZDE

KEFENLERE SARILMIŞ GERÇEK

MÜSLÜMANLAR GİBİ Mİ,

YOKSA MUMYA BEZLERİNE SARILMIŞ

FİRAVUNLAR GİBİ Mİ YATACAĞIZ?

Müslümanların cevap vermesi gereken soru budur.

  

 

DONA – Doğrudan Ona
 
Kur’antum Kur’an-ı Devrim Levh-i Mahfuz’dan
 
 
 
LEVH-İ MAHFUZ
 
(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)
 
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.
 
Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.
  
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;
 
SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;
 
LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.
 
 
Ahmet Kaya
0555 310 00 70
REİKİMASTER/TEACHER
  
 
 
 
 

Belki farkındayız, belki değiliz.

Levh-i Mahfuz ve Tanrı’nın doğum günü,
dinadamlarıyla sınırlı bir olgu asla değil.
Çünkü din, İslam’ın ancak yüzde biridir.
Bu, spiritüel onlarca kanal ve onların yüzbinlerce takipçilerini de ilgilendiren yeni ve oldukça “flaş” bir durum. Bilenler bilmeyenlere anlatsın artık. Geçtiğimiz 4 yılda nasıl olduysa, önümüzdeki birkaç seneler boyunca da, en heyecan verici bilgiler insanlara bizim üzerimizden akacak.
Geçmiş olsun yada gözü aydın olsun, tercih ona kalmış.
Levh-i Mahfuz ve Tanrı’nın doğum günü geldi
ve artık “Her kanaldan bir ses” devri sona erdi.
Zaten spritüel dostlarımız kanallarıyla gerçekten irtibat içindelerse, işittikleri sesler kozmik yankılar değilse, kanalları onlara bu bilgiyi veriyor olmalıdır. Pencereler açılmıştır, antenlerin çevrileceği yön artık burasıdır. Artık Kryon’ların, Ramtha’ların susmaya başladığı günlerdeyiz.
Spiritüelizm, İslam ve Tanrı’nın doğum günü ve Levh-i Mahfuz
ile birlikte artık yepyeni bir faza geçiyor.
Ülkede değil. Altını çiziyorum, önce bölgede, sonra tüm dünyada.
Bu faz, birinin Tanrı’yla sohbet ettiği, diğerlerinin de onların ne konuştuklarına kulak kabarttığı bir faz değil, tersine herkesin yaradanıyla birebir iletişimde olacağı çoksesli bir çağdır.
Bir okuyucumuz bir endişesini dile getirmiş. Merak etmesin, biz bu işi Anadolu’muzdaki köylü kardeşlerimize kadar indireceğiz. Asla seçkinci olmayacağız. Fazlar planı çok açık. Herkese kendi iletişim dilinde, kaldırabileceği perdeden, doğru bir zamanlama ve doğru bir sıralama içinde. Okuma yazma bilmeyenler de bu kitabı “okuyacak”.
Ortaya saçmayalım projelerimizi. Hepsinin bir zamanı var. Bu frekans, herkese ama herkese ulaşacak. Herkes kanal olursa, bu durum seni nasıl etkiler, ne yer, ne içersin, kişisel değeren bundan sonra nereden ileri gelir, bunlar benim değil senin konun.
“Hastalık” olgusunu ortadan kaldıracak olsaydık, doktorlar bu durumu acaba nasıl karşılardı?
Soru diye buna derim.
“Kimse hasta olmazsa ben ne yaparım endişesini” aşabilen kişi kimse, işte tıbbın gerçek doktoru odur.
Diğerleri, tedavinin değil hastalığın parçasıdır, “beyaz” önlük sadece bir kamuflajdır. Umalım ki, okuduğun onca kitap, sahip olduğunu belirttiğin onca bilgi-birikim, bu minik sorunsalı aşacak bilgeliği ve farkındalığı sana çoktan vermiş olsun.
Batının alıcılarını doğuya çevireceği önümüzdeki dönemde, doğunun gözlerini dört açmasında büyük yarar var. Doğu, mistik devrime uzak bir doğu olmasın. Her kanaldan tek ses yıllarına girmiş bulunuyoruz. Sükunetle karşılanamaz, yüksek sesli bilgiler, bundan böyle ve artık sadece bu “frekansta” olacak.
Tüm bunları, yayınladıklarımıza değil
henüz yayınlamadıklarımıza dayanarak söylediğimiz de bir köşeye not edilsin.
(buRAK özDEMİR’e uyarıları için teşekkürler.)

Ahmet KAYA

buRAK özDEMİR

AURA GÖRME PRATİĞİ YAPABİLİRSİN – ÇALIŞ SENDE GÖR

Aura rengini görmek için kullanılan basit teknik insan aurası da dahil tüm aura çeşitleri için aynıdır. Aynı teknik ayrıca tüm kahinliğin bir parçasıdır. Bu yüzden insan aurasını görmek için aura renklerine bakmak çok iyi bir eğitimdir. Aura renkleri insan aurasını görmekten daha kolaydır. Aura görmek için dinlenmiş ve konsantre olmalısın aynı zamanda bir de gözlerine özel bir yöntemle odaklanmalısın. Auraya yukarıdan kabataslak bakılmalı ona direk bakmamalısın.

 

Işık

Eğitim için loş ışık olmamalı. Yumuşak (fazla parlak olmayan) ışık olmalı (normal gündüz ışığı). (Fazla parlak ışığın gözüne çarpıp görmeni engellememesi için.)

En iyisi ışık senin arkandan ve üstünden gelsin. Senin görüş alanına gelen ışık aura görmeye çalışırken seni rahatsız edecek ve aura görmeyi zorlaştıracak. Üstünden ve arkandan gelen 100 watt ampül ışığı iyi.

 

BİRİNCİ Adım

Bir kitap al ve onu mavi veya kırmızı parlak bir kaplama ile kapla ve onu masada dik yerleştir. Ondan 2 metre veya en az 1.2 metre uzakta ol. Duvarın soluk renkte olsun. Parlak renkli duvara doğru aura görmeye çalışma. Duvarın rengi uygun değilse arka plana uygun bir çarşaf veya kağıt yerleştir.

Notlar;

1- Kitap sadece renkli kağıt için bir destek.Bakacağın renkli kağıdın aurası kitabın aurası değil.Renkli kağıtla kaplanmış bir tuğla kullanmak da duvarda asılan renkli kağıt parçası ile aynı sonucu verecektir.

2- Mavi ve kırmızı renklerin auraları en parlak ve görülmesi en kolay olanlar.

3- Rengin aurasının ton ve parlaklığı kullanılan rengin gölge ve tonuna göre değişir bu yüzden sadece parlak ana renkleri kullanın.

4- Bunun için herhangi bir palak renkli cisimleri kullanabilirsiniz. (Giysi, oyuncaklar vs.)

 

İKİNCİ Adım

1- Gözlerini kapat ve biraz derin nefes al ve rahatla. Sakinleştiğin zaman kitaba bak. Gözlerini herhangi bir şeye odaklama sadece kitabın biraz kenarından ve onu geçicek şekilde bak. Kabataslak bakıyormuşsun gibi fakat arkasındaki duvara odaklanma.

2- Cisme cismin merkezinden değil cismin kenarından bak. (2 inç kadar.)

3- Bu bakışını sabit tut ve gözlerini dinlendir. Yaparken gözlerini veya alnını zorlama ve germe. Konsantre ol. Yoğunlaşmaya ihtiyacın var fakat rahat ve durgun bir bakış olmalı aynı hayal ederkenki bakış gibi.

 

Göz Kırpmak

Gözlerini kırpman gerektiği zaman kırpabilirsin yoksa bu gözlerini yorar yakar ve sulandırır. Odağını değiştirmeden gözlerini kırp. Göz kırpmak auranın bir veya 2 saniyeliğine kaybolmasına sebep olacak fakat hemen yeniden görünecek. (Eğer sakin ve rahat odak bakışına devam edersen).

Alın Çakrasını Açma Yöntemi

1- Çok yorgun olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırla. Günlerce uyumadığın zaman nasıl hissettiğini ve gözlerini nasıl zorlukla açık tuttuğunu hatırla.

2- Yorgun gözlerini açmaya çalışmak 3. göz çakrasında güçlü bir zihinsel açmaya sebep olur. -onu uyararak-

Bu nasıl çalışır:

a- Zihinsel açma işi senin bedensel bilincini 3.göz çakrasına yöneltir.

b- Senin bedensel bilincin bedeninin bir bölümüne odaklanınca ve sen düşünce ile bu bölgeyi uyarınca bu bölgendeki enerjin kuvvetli bir şekilde harekete artacak.

c- Zihinsel olarak açma işlemi yeteri kadar uygulandıktan sonra 3. göz çakrası açılmaya başlayacaktır.

d- Bu zihinsel açma işini dinlenmişken ve bir nesneye belli bir bakış açısından bakarken uygularsan aurayı görebilirsin. (Direkt objeye bakarak değil).

 

Renkli kitaba geri dönelim:

Durgun ve rahat odağınla kırmızı veya mavi kaplı kitaba bakarken üste anlatılan zihinsel işlemi uygula.Vücut bilincini alın çakrasına kaydır.Bu bölgeyi zihni olarak hisset.

 

İpucu:

1- Alın çakrasını tırnağınla hafifçe eşele. Bu, beden bilincini o noktaya kaydırmaya yarar.

2- Göz kapaklarını kaldıran zihni komutu iptal et. Gözlerinin çok ağırlaştığını ve hayal et ve onları kapa biraz sonra yeniden aç. Hangi kasların bunu yaptığını gözlemle. Aynı kas komutunu zihinsel olarak bu bölgede uygula fakat göz kaslarının buna uymasına izin verme.

3- Bunu tekrar tekrar yap. Gözlerinin arkasındaki ağır karanlığı kaldırıyormuş gibi.

4- Zihinsel açma işine devam edersen, 3. göz çakranı uyarırsın. (Onu aktif hale gelmeye zorlarsın.) Objene devamlı rahat bakışın alın çakranı nesne tarafından gönderilen enerjiye uyarlıyacak. Bu enerji beynin görüş merkezine gidecek. Böylece o görüntü resmi olarak algılanacaktır. -parlak bir renkli ışık bandı olarak-

İlk Auran:

Rahat bir bakış ile objenin kenarından onu biraz geçecek şekilde baktığında bir süre sonra (birkaç saniye ila birkaç dakika içinde-ilk başlarda) kitabın etrafında silik bir parlama göreceksin. Sonra kitabın etrafını saran soluk ince bir ışık bandı göreceksin. Bu kitabın eterik aurası.

Biraz sonra kitap mavi ise parlak sarı aura veya kitap kırmızı ise parlak yeşil aurayı göreceksin.

Auraya direk bakarsan kaybolur ona cismin kenarından ve biraz üzerinden bakmalısın. Eğer kaybolursa merak etmeyin birazdan gene görünecektir.

 

ÜÇÜNCÜ Adım:

1- İlk adımları tamamladıktan sonra birkaç tane kitap al ve onların her birini farklı ana renklerle kapla.

2- Daha parlak renk ; daha parlak aura- ve görmesi daha kolay.

3- Bu renkli kitaplar üzerinde çalış ve gördüğün rengi not et.

4- Aynı anda 2 farklı kitabı incele böylece birbirlerinin aura renklerini nasıl etkilediklerini gözlemle.

DÖRDÜNCÜ Adım

1- Bir saksı çiçeği veya taze çiçek al ve onların aurasını görmeye çalış. Onların etrafında göreceğin canlı aura olacak. Çiçek ve yaprakları etrafında göreceğin aura renklerinin etkilerini aklında tut. Bitki sapı ve yapraklar etrafında göreceğin turuncu renk tonu yeşil rengin aurasıdır. -aynı yeşil kitap gibi-

2- Canlı auralar daha incedir bu yüzden görülmesi daha zordur.

 

BEŞİNCİ Adım:

1- Bir ağacın aurasını gözlemle. Güneş senin arkanda olursa daha iyi olur. Sabah erken vakitler veya öğleden sonra. Eğer güneş güçlü olursa bu gözlerini rahatsız eder ve görmeni zorlaştırır.

2- Bir ağacın aurası, ağacın büyüklüğüne ve ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak devasa büyüklükte olabilir. Ağaçların tepesindeki aurada sanki aura yavaşça oradan etrafa yayılıyor gibi fıskiye etkisi görebilirsin. Buna neyin sebep olduğuna emin değilim ve bunu gözlemlediğim her ağaçta görmedim. Bazıları ağacın ruhu olduğunu veya ağacın içinde doğal yaşayan bir ruh olduğunu ve bunun ona sebep olduğunu söylerler.

 

ALTINCI Adım:

Herhangi bir hayvanın aurasını o dinlenirken görmeye çalış. Hayvan auraları insanlarınki gibi renkli değil.

Hayvan auralarına bakarak onlardaki hastalık gözlemlenebilir.

YEDİNCİ Adım:

Kendi auranı gözlemle.Kolunu ileriye uzat ve elinin aurasına bak. Ayrıca bacak ve ayaklarının aurasını incelemek için uzanabilirsin.

SEKİZİNCİ Adım:

Bir insanın aurasını görmek:

Kişinin boynu açık olsun. Onun direk boynuna bakma. Biraz kenarından ve onu geçecek şekilde bakmalısın.

Sonra bakışını kişinin başına doğru kaydır. Burada sarı renk görebilirsin. Gördüğün zaman kişine biraz zihinsel hesap yapmasını veya zor bir şeyle düşünmesini söyle. O bunları yaptığında aura parlaklığını gözlemle.

İpucu: Bir insanın aurasının parlaklığı ne yaptığına ve nasıl hissetiğine bağlı.Eğer mutlu ve yaşam dolu hissediyorlarsa auraları daha güçlü ve parlak olacaktır. Biraz şaka yapmayı dene.

 

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

0555 310 00 70

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

Ben derken, biz derken kastettiğimiz özdür. Senin özün.

 

Burak Özdemir 

  Kur’an-ı Devrim Levh-i Mahfuz hiçbir avuca sığmaz, kayıverir elinden hemen, hiç kimsenin dümen suyuna da girmez, bizim ajandamızda hiçbir gün, bir diğerinin aynısı değildir.

Biz bu ‘alışmak’ kelimesine alışamayız bir türlü. Alışmaya alıştırmadık kendimizi.

Sevdiklerimizde bu duyguyu hissettiğimiz her anda, ‘alışamadık’ düğmelere basmamız gerekir.

Kaleciler kontripiyede, forvetler ofsayt çizgisinde kalmalı. Yoksa ilerleme olmaz.

Bizim futbolumuz, top çevirme sporu değildir.

KUR’ANTUM KIYAMET SPORUDUR.

Bu sahada sadece net değişimler, dişe dokunur devrimler gol yazar.

Biz okuyucu ailemizi hiçbir zaman tüketici olarak görmeyiz.

Tüketici şımartılmaya alışıktır.

Yerine getirilirse satın alma kararı vereceğini vaadeden istek cümleleri, işlemez burada. Biz sana uymayız.

Burada sen bize uyarsın.

Sana faydamız ancak böyle dokunur. Sen bize uymalısın. Biz sana uymamalıyız.

Senden geri bildirim alırız. Düşüncelerine önem veririz. Sonraki versiyonlarda içinde olduğun ikileme cevap verilebilmesi için gereken ne varsa yaparız.

Seni dinleriz. Can kulağıyla. Ama sana uymayız.

Etrafta SEN’leşmiş bunca kitap, yazı, köşe varken, bunlar yetmeli sana. Yetmediyse, buraya SEN’leşmek için değil BEN’leşmek için geldin demektir.

BEN’leşmiş sen’e burada ‘B İ Z’ deriz BİZ.

Aramıza hoş geldin bu arada. Ben derken, biz derken kastettiğimiz özdür.

Senin özün.

Burası sen zannettiğin sen’den, gerçek kendine uyandığın bir yerdir.

Burada ‘tüketici her zaman haklıdır’ tabelası görmeyişinin nedeni de budur.

Hangi isteğin, hangi beğenin, hangi beklentin?

Sen, zannettiğin kişi değil-sen ki…

www.tanrinindogumgunu.com

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

 

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

 LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya

0555 310 00 70

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

 

 

Trafik lambası insana şefaat edemez

Gerçek İslam felsefesi, kişilerin zamanı geri almak isteyiciliği için iki ayrı mekanizma oluşturmuş, süreci iki kesite ayırmıştır.

1- TEVBE.

2- HELALLEŞME.

Tevbe, doğrudan yaratana , sisteme karşı. Davranışların evrensel geri dönüşten TANRI’ya sığınma amaçlı.

Helalleşme ise birebir kişiler arasında gerçekleşen. Özür kolaycılığında değil. İslam felsefesinin helalleşme konsepti ile insanoğlunun gündelik ” özür dile-gönül al ” alışkanlığı arasında çok derin bir fark var. Helalleşme, yaratılan tahribatı yoksaymaz. Helalleşme herşeyden önce, arka planında herkesin her davranışının hesabını vereceği bir kozmik düzenin önünde gerçekleşir. Bu dekorun önünde gördüğünde helalleşme, bedel yaratan davranışın karşı taraf üzerindeki etkisinden affını isteme davraışıdır. Mağduriyetten kin yaratmama, mağrurlaşmış mağdurların manevi baskısından kendini özgür kılma davranışıdır. Asla bedeli inkar etmez.

“Burası EDS sistemi ile gözetlenmektedir” tabelasının asılı olduğu bir trafiktir burası.

Elektronik Denetleme Sistemi ile dona-nmış bir düzende özür dilemek, kırmızıda geçtikten sonra pişman olup trafik lambasının gönlünü almaya benzer.

TRAFİK LAMBASI İNSANA ŞEFAAT EDEMEZ.

 

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz. Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ; SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için; LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya
0555 310 00 70 
REİKİMASTER/TEACHER
www.izmirliahmetkaya.com 

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/


REİKİ NASIL ÇALIŞIR ?

Tüm canlıların sahip olduğu bir yaşam enerjisi vardır ve bu enerji doğum ile birlikte kişiye kazandırılmıştır. Yaşam enerjisi düşük olan insanlar daha kolay ve daha sık hasta olurlar. Yaşam enerjisi yüksek olanlar ise daha dayanıklıdırlar.

REİKİ, insanın yaşam enerjisini arttırıcı bir yöntemdir.

REİKİ uygulayıcısı ister kendine, ister bir başkasına REİKİ uygulasın, kendinden bir enerji vermez. O sadece REİKİye kanal olur.

REİKİ, kişinin vücut dengesini ve uyumunu korumasını sağlar. Eğer vücudunda, herhangi bir yerinde bozukluk ya da sorun varsa bu tüm vücudu etkileyeceğinden bütüne yönelir.

Evrende her şey hareket eder ve titreşir. Her şeyin kendine has bir titreşim hızı vardır. Çevremizde yer alan bizim titreşim hızımızdan daha düşük ya da yüksek olan diğer titreşimlerden olumlu ya da olumsuz etkileniriz. Olumsuz etkilendiğimizde önce rahatsızlıkları sonrada hastalıkları oluşturmaya başlarız.

REİKİ, enerji dengemizin yeniden ve titreşimlerimizin yeniden dengelenmesine yardım eden bir ŞİFA yöntemidir.

REİKİ, tıp ile birlikte çalışır ve tıbbi tedaviyi asla reddetmez. Dünyada yapılan araştırmalar tıbbi tedavi gören hastaların REİKİ kullanmaları durumunda iyileşme hızının % 50 arttığı ve ilaçların yan etkilerinden çok daha az etkilendiklerini ortaya koymuştur.

REİKİ, temelde enerji dengemizi düzenleyerek hastalıkların iyileşmesine katkıda bulunur. Hastalıkların kökeninde zihinsel ve ruhsal nedenlerin olduğunu düşünürsek, zihinsel ve ruhsal bedenle yaptığı olumlu etkiler de hastalıkların kökten iyileşmesine yardım eder.

REİKİ, yaklaşık olarak M.Ö. 5000 yıllarında TİBET uygarlığında ŞİFA vermek için kullanılan bir yöntemdi. Tibet, ezoterik uygulamaların en önemli merkezlerinden biri olarak tarihte yer almış ve günümüzde de kısmen bu özelliğini koruyan bir bölgedir. Daha sonra REİKİ uygulaması gizli bir öğreti olarak tarihte yer almıştır. REİKİnin daha sonra Hz. İSA tarafından kullanıldığına inanılmaktadır.

REİKİ, günümüzde batı kültürü tarafından benimsenmiş ve dünyada yaklaşık

3 000 000 insan tarafından kullanılan bir ŞİFA yöntemidir.

Amerika ve Avrupa daki devletlerde bir çok REİKİ kliniği ve hastahanelerinde ise ŞİFAlandırma odaları bulunmaktadır. Batı’da alternatif tıbbın önemli bir kolu olmuştur.

Faydasının çok açık olması ve ŞİFA etkisinin gözle görülebilir olması REİKİ uygulayıcılarının sayısının her gün artmasında çok önemli bir etkendir.

Ülkemizde genelde seminerler düzenlenerek öğretilen REİKİnin

HAYIRLARA VESİLE OLMASINI gözönünde tutarak bizler,

REİKİ öğretisini, hiç bir maddi kaygı taşımadan

kapımızı çalanlara HEDİYE ediyoruz.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

0555 310 00 70

 

 

Steve Jobs öldü

 

Teknoloji dünyasının en önemli isimlerinden, Apple’ın eski patronu Steve Jobs hayatını kaybetti.

2004 yılından bu yana pankreas kanseri ile mücadele eden Apple’ın eski CEO’su Steve Jobs, 56 yaşında ABD’nin  Kaliforniya eyaletinde hayata veda etti.

Ölüm haberini, dünyadaki en büyük şirketlerden biri olmasında başrol oynadığı Apple duyurdu.

7 yıldan bu yana mücadele ettiği kansere yenik düşen Jobs, bilgisayar çağında yeni bir devrim yaratmıştı.

“Steve Jobs’un aramızdan ayrıldığını derin üzüntüyle bildiriyoruz. Steve’in zekası, tutkusu ve enerjisi,
hayatımızı zenginleştiren ve geliştiren sayısız buluşun kaynağı oldu. Dünya, Steve sayesinde ölçülemez derecede daha iyi bir yer.”

Dünya Jobs’un ölüm haberini Apple’ın bu açıklamasıyla öğrendi.

Apple’ın teknoloji dünyasında çığır açan iPod, iPone, iPad ve MAC bilgisayarlarının altında hep Steve Jobs’ın imzası vardı. Onun önderliğinde Apple, 2002′de iPod’ı, 2003′te iTunes’u, 2007′de iPhone, 2010′daysa iPad’ı piyasa sürdü.

Steve Jobs sağlığına daha fazla vakit ayırmak için ocak ayında CEO’luk görevine ara vermiş, Ağustos ayındada bu görevden ayrıldığını açıklamıştı.

http://video.ntvmsnbc.com/genc-steve-jobs-takim-elbiseliymis.html

 

SABİT FİKİRLER, FİZİK BEDENİMİZİ ETKİLER VE HASTALIKLAR OLUŞUR

 

SABİT FİKİRLER, FİZİK BEDENİMİZİ ETKİLER VE HASTALIKLAR OLUŞUR

 

Acaba elbisemize (bedenimize) gereken önemi ve özeni gösteriyor muyuz? Ruhumuzla bedenimiz birbiri ile uyum içinde çalışıyor mu? Yoksa hastalıklara davetiye mi çıkarıyoruz?

Bizler şu anda ruhumuzla ve bedenimizle bir bütün halindeyiz. Ruhumuzu geliştirirken, bir yandan da bedenimizi geliştirmeye özen göstermeliyiz. Bu uyumu yakalamak zorundayız. Çünki ruhsal gelişme, ruhun ve bedenin uyumu ile olur. Bu temel bir öğretidir.

Spirituel bilgiye göre ruh, dünya üzerinde tekamül edebilmek için bir bedene ihtiyaç duyar. Bedenimiz ruhumuzun evidir. Bedendeki beş duyu ise, ruhumuzun dünyaya açılan pencereleridir.

Bedensel gelişmenin ilk şartı, bilinçli olarak solunumdur. Yani doğru nefes almayı öğrenmektir. Çünkü bilinçli ve düzenli solunum her şeyin başlangıcıdır. Çünkü nefes hayattır. İnsan nefes almadan yaşayamaz. Ayrıca insan beslenmesine ve uykusuna da dikkat etmek zorundadır.

Evrenin kendisi bir enerjidir. Ve enerji sonsuzdur. İnsanda bir enerjidir. Ruhsal yönü olmasına rağmen dünya katında “madde enerji varlığı” sıfatını almaktadır.

Evrendeki enerjiyi bedene çeken insanın kendisidir. Çünkü bedenimiz enerji ile yaşar. İşte bilinçli ve düzenli olarak yapılan solunum, bu evrensel enerjiyi bedene alma yollarından biridir. Yogilerin, hayat enerjisi adını verdiği bu enerji, heryerde bulunur. Maddede, suda, havada, vs., heryerde.

Bir insan için doğru nefes almanın iki amacı vardır. Birincisi; kana ve oradan beyine daha fazla oksijen götürmek, ikincisi hayat enerjisini bedene alıp depolayarak, bedene canlılık ve dayanıklılık sağlamak. Şunu da bilmek gerekir ki, nefes egzersizleri sayesinde zihin de, daha sakin ve huzurlu olur. Böylece düşüncelerimizi ve duygularımızı daha rahat kontrol eder hale geliriz.

İnsan sadece fiziksel bedenden oluşmamaktadır. Onun bir de, her hücresinden yansıyan ışık bedeni vardır. Bu ışık bedenin yansımasına (AURA) diyoruz. Aura tamamiyle fizik bedeni çevreleyen bir enerji alanıdır. Bu ışık bedende şakra adı verilen 7 tane de algılama merkezi vardır. Bu şakralar, nefes yoluyla aldığımız enerjinin, hayat enerjisin, fiziksel bedene aktarılmasında terminaller olarak iş görürler. Onlar birer enerji dağıtım merkezleridir. Bu merkezlerin devamlı açık tutulması çok önemlidir. Çünkü hayat enerjisi içimizde dolaştıkça kendimizi daha sağlıklı ve kuvvetli hissederiz.

Eğer çeşitli ruhsal nedenlerden dolayı enerji bedenimizi zayıf düşürmüşsek, bu zayıflık fizik bedenimize de yansır ve hastalıkların oluşmasına sebep oluruz.

Biliyoruz ki, insan bedeni DNA dediğimiz yapı taşlarından oluşmuştur. Ve biz insanlar mikroorganizmalar ve hücrelerin yanında en çok bu yapı taşlarının etkilerini taşırız.

 

İnsan tekâmülü boyunca, kendisinin yarattığı ve sonuçta çeşitli hastalıkları oluşturan, yapı bozukluğu haline gelen, sabit fikirler üretir. Herbirimizde, boyutları değişik olmak üzere, sonradan edinilen yapı bozuklukları vardır. Bunları besleyen, insanın kendisi, sabit fikirleridir. Ve bu, insanda bölünmelere, parçalanmalara sonuçta yapı bozukluklarına yol açar ve hastalıkları oluşturur.

 

Buna fizyolojik bir olay dersek yanılmış oluruz. Bunlar, yaşamımızdaki bütün olaylarda belirli bir dengenin kurulamaması ve tamamiyle yitirilmesi sonucunda ortaya çıkan olaylardır. İlk önce yapmamız gereken şey, dağılmış olan hücre yapımızı ve yapı taşlarımızı toparlamaktır. Bunları dengelemektir. Çünkü enerjilerin kullanımı, enerjilerin yansıması, toparlanması, gelişimi bu yapı taşlarından geçer.

 

Önemli olan, içinde bulunduğumuz olumsuz ruhsal durumların, sabit fikirlerin, fizik bedenimizi etkilediğini ve hastalıkları oluşturduğudur. Buna izin vermemek gerekir.

Auramızı genişletmek bizim elimizdedir. İnsan düşünce bazında bilgilenip, genişledikçe aurası da genişler. Enerjileri artar.

 

İlerlemek, yükselmek, bilgilenmek ve hele hele şifa almak veya vermek, bizim evrenimizde ruhun ve bedenin uyumu ile olur. Onun için ruh varlığımıza gösterdiğimiz özeni, bedenimize de göstermek zorundayız. Doğru nefes alarak onu enerjiyle beslemeliyiz. Çünkü bedenimiz tekamülümüzdeki en büyük destekçimizdir. Ona zarar vermemeliyiz, onu hırpalamamalıyız. Onu her türlü zararlı alışkanlıklardan uzak tutmalıyız. Ona gereken saygıyı göstermeliyiz.

 

Çünki bedenimiz ruhumuzun evidir.

Ve ruhsal tekamül, ruhun ve bedenin uyumu ile olur.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz. Meditasyon bir meydan okuma olabilir, fakat bir ağrı kesici değildir. Amacı acılarımızı gizlemek değildir. Meditasyon , acılarımızı iyileştirir.

 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya

0555 310 00 70

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

kkd pro 1 Levh i Mahfuz Sessiz İlahi...

 

 

BİR KİTABIN PATLAMA YAPMASI DİYE BİZ İŞTE BUNA DİYORUZ

Kurantum Patlaması…

“Sayın buRAK bey; Peki bu kitap mükemmel olmasına rağmen neden gereken ilgiyi gereken patlamayı yaşayamadı. Gerçekten Tanrının imajını değiştirecek bir kitap.”

notu Kurantum Patlaması...
Bizim kitabımızın ‘patlama’ yapması için patlama denen kavramın kendisinin bir patlama yapması gerekiyor. Bir kaç aylığına gündemin üst sıralarına tırmanmanın, televizyon programlarında gazete sayfalarında yer almanın başarı ve bir yerlere varma kriteri olduğu bir dünya, kelimenin tam anlamıyla ilkel bir dünya. Parlak alev, en çabuk sönendir. Biz cayır cayır yananların aksine köz durumunda rüzgarla sonsuza kadar harlanan bir ateş olmaktan mutluyuz. Çok basit bir denklem. Gündeme gelirsen, gündemden gidersin. Dünya dönmeye devam ettiği müddetçe bu kitabın sayfaları çevirilmeye devam edecektir. Ancak sonsuza kadar orada kalacağımızı bildiğimiz anda gündeme çıkarız.

Bu kitap dünyayı değiştiriyor.

Eskiden değiştir-ecek diyorduk.

Artık değiştir-iyor diyoruz.

Benim hayatla aramdaki kontrat, vesile olabildiklerimin üzerinde ille de imzamın görünmesini gerektirmez. Levh-i Mahfuz’un yazarı, devirdiği hayvanların yanıbaşında poz veren avcılara benzemez. Biz, öylesi fotoğrafların vereceği hazların yüzüne baktırmayacak mutlulukların sahibiyiz. İnsanlık havai fişeklerle kutlu değişimlerin kutlamalarını yapsın, bizim mutfakta geçen, şaşaadan uzak yaşantımız devam etsin. Mesele budur. Önünü açtığımız açacağımız değişim devam etsin, biz kıyıda köşede kalalım, başımla beraberdir. Mesele budur. Ben, şu dünyadan sessiiiz sedasız göçmeye yıllar öncesinden razı oldum. Yer yerinden olsun, ama biz kendi mazbut kürsümüzde kalalım. Mesele budur.

 Şu dünyada, içinde d-i-n geçen cümleler kendine çeki düzen versin. İçinde d-i-n geçen hiçbirşey eskisi gibi olmasın. Buna karşın Levh-i Mahfuz ancak bilenlerin bildiği bu değişimlerin arkasındaki sessiz güç olsun. Mesele budur.

Şahsî mevcudiyetimle benim varlık amacım, bu değeri, Levh-i Mahfuz’u, öğreti akbabalarının sahiplenmemesi adına sorumlu bir sahiplenişten ibarettir. Levh-i Mahfuz kodlarının insanlara yaşattığı mutluluğun spiritüel tacirler, dinci tüccarlar eliyle paraya tahvil edildiği senaryoyu hayal etmek dahi istemem. Ben o yüzden hep buradayım. Bu kitap o yüzden ‘benim’ kitabım. Levh-i Mahfuz’un herkesin olmasının yolu hiç kimsenin olmamasından geçtiği için.

Müslüman Ortadoğu’da ‘ansızın’ bir değişimin baş göstermesi, köklü İslam ülkelerinin insanların rüyasında görse inanmayacağı bir şekilde yepyeni bir şekil almaya başlaması, bu süreçte Türkiye’nin İslam Ortadoğu’sunda LAİKLİĞİN ELÇİLİĞİNİ yapmaya başlaması, memlekete İran şeriatı mı getirecekler denilen muhafazakâr dindarların şeriat getirebilmek bir yana, İslam ülkelerine LAİKLİK ihrac etmenin çabasına girmesi, insanları tedirgin edecek düzeyde muhafazakâr olan bir dindarın geldiği noktada Müslüman kardeşlerine ‘Laiklik dinsizlik değildir. Laiklikten korkmayın.’ diyebiliyor olması…

BİR KİTABIN PATLAMA YAPMASI DİYE BİZ İŞTE BUNA DİYORUZ.

Bu örnekten hareket edersek; Kimilerimiz dinciler laiklik düşmanı söylemleriyle nefret korolarına katılmayı seçti. Biz ise, insanların içindeki potansiyele inandık. Herkesin değişebilme hakkına inandık. Onlara yol açtık. Açmazlarını açması için ilham verdik. Muhafazakâr dindarlığın bu noktaya gelebileceğini, böyle sözler söyleyebileceğini hayal edebilir miydiniz? İşte, ‘büyük patlama’da nelerin olabileceğini hayal etmeye de o kadar uzağız.

‘Bu kitap bu değişimlerin neresinde?’yi sorgulamak isteyenler için minik bir fikir egzersizi… Türkiye’de Müslüman dindarlar ansızın vahiy almaya mı başladılar? Yüzyıla yakındır laikliğe diş bileyen bir nüfusu laikle barıştıran, buluşturmaya başlayan bu anî ‘gelişme’ acaba nedir nedir? Hangi damardan ikna edici radikallikte nasıl bir düşünce ortaya çıkmıştır da, bu rüyanda görsen inanmayacağın ve halen de tam olarak inandığının söylenemeyeceği dönüşüm başlamaya başlamıştır? Araştırın gözlerinizle göreceksiniz. O günle bugünü farklı kılan, aradaki tek gelişme Levh-i Mahfuz’dur. Hayır, bu dönüşümü X öğreti yönetiyor diyen varsa meydan buradadır X’ini alsın ve gelsin. O X yoksa ortada, o zaman bu kitaba biraz daha saygılı gözlerle bakmaya şimdiden başlasın.

Laiklik dinsizlik değildir, laiklikten korkmayın.’ açıklamasını sadece oraya değil aynı zamanda buraya dönük de bir mesaj ve özeleştiri içerdiğini gözönüne alırsanız, Türkiye’de aslında içten içe çok gizli patlamaların, HAYIRLI PATLAMALARIN yaşandığını görebilirsiniz.

Bu örnekte Levh-i Mahfuz, minicik birşey yaptı ve dindarları, laikliğin İslam’ın ayrılmaz bir parçası olduğuna ikna etti. 5 sene önce o lafı etmiş olsaydı, onu kim olursa olsun çiğ çiğ yerdi. Bugünse, ülkeye dönüşte törenlerle karşıladılar.  Zihinlerdeki minicik bir cümle değişikliğinin dış dünyada yarattığı çalkantılar olağanüstü. Ve bizde o ‘minicik’ devrimlerden daha çok var.

Şurada bir kese kağıdını balon gibi şişirelim ve patlatalım. BİR GÜNEŞ PATLAMASINDAN DAHA ÇOK SES ÇIKACAKTIR. Bilmeyen gözlerin gözünde kese kağıdı, güneşten daha büyük bir patlayıcı olarak bilinmeye başlar. Güneşin infilakının nasıl birşey olduğunu duyabilmek için tek ihtiyacın olan biraz zamandır. Aklî melekelerin yetmese de, onun nasıl bir infilak olduğunu tenin üzerinden anlatırlar sana. Tüm kese kağıtlarına Allah selamet versin (r.k). Bizim yolumuz güneş yoludur. Bakamayacağın kadar aydınlık, kayıtsız kalamayacağın kadar sarsıntılı. Levh-i Mahfuz Kurantum.

BÜYÜK PATLAMA

(buRAK özDEMİR’e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ; SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için; LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya
0555 310 00 70

 REİKİMASTER/TEACHER
www.izmirliahmetkaya.com 

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/

 

 

Mistik kostik, biz size küstük

Mistik kostik, biz size küstük… Başak’ın yazısı…:)

Normal çocukların ip atladığı tarihlere rastlar mistik kitapları okumam…
Ben ve ailesi mistik her ana baba evladının başından geçenlerdir bunlar biraz.
 Sayımız az olsa da bunları yaşayanlar vardır… İşte Şimdi tam zamanı. Pembe bulutlar ve ışık çemberlerine ayna tutmanın tam yeri ve tam zamanı.

Evlerde bucak bucak saklanan Bilinmeyen ansiklopedilerini gizli gizli, dehşetle okuyuş… Fotokopi fotokopi celseler, düşünce güçleri, bilinç kılavuzları. Bir ortaokul kızcağızı beyni ne anlıyorsa deli gibi okuyuş.

Er geç yakalandım tabii her yaramazlık yapan velet gibi : )  Annemin bana kızacağını düşünürken,elimden tutup beni toplantılara götürmeye başladı. (xx derneği)
Mutlu mesut bir ortaokul talebesi olarak bir yandan okula gidiyor, bir yandan Allah’ı anlamaya çalışıyordum. Sosyal hayatta bir öcü olarak sunulan yücelik, dernekte Sonsuz sevgiydi ve annemin her zaman tekrarladığı şey ise O bizi sevgisinden varetti idi.

İşin sevgi kısmına tam kendimi kaptırıyordum ki öcü Tanrı masalları karşıma hortluyordu bööö diye.  Öğretmenlerim,komşular,vs…
İkisi arasında denge kurduğumu sandığım anda ise bir skandal yaşadık. Gittiğimiz dernekteki amca bize kendi kitaplarından başka kitap okunmayacağını söylüyordu. Dediğine göre en yücesi oydu. Başka bir şeye ihtiyaç yoktu…. Bu o derneğin kapısından son girişimiz ve akabinde çıkışımızdı : )

Çok geçmeden reiki ile tanıştık. Ailemin master olmasından sonra ben de uzun bir eğitimden sonra master oldum. İtiraf etmeliyim ki mistiszm enerjileri içinde tattığım en güzel enerjidir lakinnnnnnnn ah şu masterlar yok mu : )
Hiçbir zaman iddialı olmadığım bu kolda birdenbire çok büyümüştüm oysa ki ben kendine reikiciydim .
Tanıyan herkes bilir ki bana zor kullanmadan reiki verdirmek bi mucizeydi. Sanırım reiki olayını çok kişisel almıştım : ) İyi de yapmıştım .

Camiaya girmemle beraber spiritüalizmin ego celseleriyle karsılasmam bir oldu. Kimsiniz den necisiniz e transit geçiş yapmıştım.

_Ben 3. ün a sıyım.
_AAA şekerim niye sölemiyosun inisiye ederdim hayrına
_AA mualla sen master mısın ki
_Ne sandın canikom ha haytt

Gibi zeka düzeyi 0_12 yaş seyreden ve Allahın vermiş olduğu evren enerjisiyle birbirini gırtlaklamak üzere olan bi milyon tane kadınla tanıtsım (ağırlıklı kadın : ))
Bir zaman sonra gün yapar gibi reiki yapan hanımları bu da kesmez oldu. Çünkü modası geçmişti!

Ailevi ve sosyal çevremden dolayı nereye elimi atsam bişeyin mastırına denk geliyordu. Allah için hiçbirini alacağım diye yırtınmadım ama hepsi önüme çıktı tek tek. Tek farkı reiki hariç hiçbirini kullanmamam olmuştur. İsabet etmişim.

Sosyetik masterlarımızı reiki artık kesmiyordu dedim ya, bu sefer ra sheeba ya sardılar ekipçe. Ra sheeba hakkında kimsenin bilgisi yoktu ama herkes birden moda masterı olmuştu. Sonra kafes, sonra element, kryon, solara,sonra dikşa ve bilimum spirirtüel şaşaa : )

Teknik gözle bakıldığında İstanbulda rahat 40.000 kişinin bulutlarda uçması gerekiyordu ama makus talih öyle değildi.  : ) Enerjileri ego çakralarından aldığını düşündüğüm bu gürühun son numarası ise 12 kişilik el ele tutuşan çemberler halinde gökten yardımcılar indirmek mealinde bir şey. Bir beriki insandan sonra kafadan bacaklılara dönüşüp tekamül edeceğimizi söylüyor.  Anlayacağınız mistik camia pilot konumunda. Ciyuvvvvvvv kim tutar sizi  : )

Sadece böyle olup zararsız olsalar neyse. Bu yazıyı yazmamıza gerek bile olmayabilirdi . Ne güzel el ele tutuşup tekamül ederlerdi,biz de izlerdik : ) Asıl sorun olmaya başlayan nokta Allahın enerjisine kanalize olarak, olmayanları ezenler noktasıdır ki bunun tarikat şeyhinden bir farkı yoktur.

Bu insanların çoğu Tanrısal olmayı Tanrı olmayla karıştırmış,ortaya Tanrı olduğunu sanan birsürü mistik tarikat şeyhi çıkmıştır. Bu noktada spiritüel yol kirlenmiştir, kirletilmiştir.

Allahın kullanmamız için verdiği şifa ve benzeri enerjilerde benimki seninkini döver ben daha çok enerjiciyim, yok ben enerji ejderhası böcücüsüyüm, yok ben pembe balık şeysiciyim, ben beyaz kartal obasındanım, yok efendim benim kulak memesi çakram da açık bi çarparsam durumuna girilirdiği zaman ister istemez bu yol şu yolu davet etmiştir.

_Benim enerjimi Allah yolladı.
_Benim enerjim daha güçlü bunu başka bir Allah yolladı.
_Benim Allahım seninkini döver’!
_BENİM ALLAHIM
_BENİM TANRIM
_BENİM’!……

Bilmem anlatabildim mi?
: )
Arınmayla dolu olan bir yolda ayağımıza dolanan putlar bundandır. Sadece bir nebze açıklık getirmeye çalıştım işin taa göbeğinde biri olarak.  : ) Tabii ki bitmedi…
Sevgiler

Başak Üstündağ
Not:Bu yolda edebiyle ve nuruyla yürümekte olan ve hiç bozulmamış dimdik insanlar vardır pekala ailem de çok büyük şanstır ki bunlardan biridir. Böyle dostlarımızın üzerine alınmamasını canı gönülden rica ederim. Onları tenzih ediyorum : )

(Başak Üstündağ’a anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz. Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ; SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için; LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya
0555 310 00 70

REİKİMASTER/TEACHER
www.izmirliahmetkaya.com 

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/

Dünyadaki mutlulukların muhtemelen en güzeli bende

Ne demişlerdi bendenize geri-sayım bilgilendirmesi sırasında; Dona bu sefer daha kuvvetli bir enerjiyle geri dönüyor. Bütün hazırlıklar bunun için efendim. Sessizliğim o kadar önemli ki, sürprizlere kapalıyım, kapımın çalınmasını bile istemiyorum.

Geçen gün düşündüm. Benim çalışmamı engellemek. Bunu istersen nefretle yap, ayağıma çelme tak. İstersen de sevgiyle yap, sarıp sarmala. Bölünüyorum ve hangi niyetle olduğunun bir önemi yok.

Birgün şöyle birşey oldu. Bahar’la teknedeyiz, karşı tarafa geçiyoruz. Ve ben ayaküstü frekansa girdim. Birşeyler söyleniyor, anlamaya çalışıyorum. Daldım gittim. Uzaklardayım. O da farkında birşey üzerinde olduğumun. Aklına birşey geldi, tutamadı kendini ve böldü beni : ) O sırada öyle uzaklardaydım ki, geri çağrılmak canımı yakdı. Beynime biri çivi çakıyordu sanki. Tam meşgul olduğumu söylemek için ağzımı açıyordum ki, Bahar’ın eline birşey battı. Uff, tamam anladım dedi ve kendi içine döndü : )

Sessizlik işte böyle önemli benim için. Bir sefer de bizim canımız-kanımız Nesrin ablamıza denk geldik : ))) Gece telefonda beni istiyor, bense o sırada çok önemli birşeyin, Dona’nın Secret Bildirgesi’nin üzerindeyim.  Nesroş rüyasını anlatmak istiyor ısrarla : ) İşim biter bitmez aradım tabi, bir yandan da ne gördüğünü merak ediyorum. Ve en önemlisi ruhsal ailemin benim bu iletişime kapalı oluşumu, sevgilerinin karşılıksız kalması olarak yorumlamalarını hiç ama hiç istemiyorum. Çarem de yok. Birşey de söyleyemiyorum. Birşey üzerindeyken, sessizliğimi yaşayamadığımda canım gerçekten çok yanıyor. Kafam o kadar yüklü ki…  İki arada bir derede kalıyorum.

Beni eskiden beri tanıyanların dedikleri doğru. Acayip neşeli biriydim ben. Bir ağırlık çöktü üstüme. Sürekli bir düşünme hali. O gevşek, rahat halim gitti. Sürekli bir teyakkuz hali. Gözler dört açık, eller tetikte. Arada iki satır espri yapmaya halim bile kalmamış. Geçen gün güldürdüm Bahar’ı. Olay şu, kızmış bana kendisi, içeride trip yapıyo. Yanına gidip, dışarıdan nasıl göründüğünün taklidini yaptım. Gülmekten yere yatınca, afra-tafra yapacak hali de kalmadı : ) Eski benle tanıştı bir an. Bir an tabi. buRAK sen ne kadar komikmişsin dedi, bunu söylediğinde çoktan teyakkuz halime çoktaan geri dönmüştüm.

Vazifemi iyi yapiim. İnsan kendini bişeye bu kadar adayınca, bundan başka hiçbir şeyi gözü görmüyor. Şu da var.  Korkunç da güzel bişey yaşıyorum. Masal gibi. İnanması gerçekten çok güç. Halen tam olarak alıştığım söylenemez. Durup durup kendime ben miymişim o diyorum, inanamıyorum.  Yükü bir kenara ayırırsan,  dünyadaki mutlulukların muhtemelen en güzeli bende.

Sessiz sessiz yaşayınca herşeyi, bazı şeylerin tadını çıkarmaya fırsatın olmuyor. Birgün… Pencereyi komple açmasak da, yarılamış bile olsak, alıp başımı gideceğim bi yere. Sırf bağırmak için. Avazım çıktığı kadar. Sesimi kaybedene kadar. İçimde kaldı. Finaldeki HM’nin çözüldüğü o gün bağıramadım ya camı açıp, çok kötü içimde kaldı. Hiç unutmuyorum. Kaç defa açtım camı. Yok diyorum bağıracağım. Tutmayın kendimi. Burada böyle birşey olurken, orada öylece uyumak olur mu? Kapattım camı tabi. Doğru düzgün bağıramadan ver elini askeriye, 6 ay : ) Biriktim de biriktim. Sigaradan çıkardım hırsımı.

Bu arada, dumansız hayata aynen devam efendim. 7 yıl içtim o şeyi. Ondan sonra da dönüp dolaşıp “Nası içiyosunuz o iğrenç şeyi?” noktasına geri döndüm. Hiçbirşey olmamış gibi.

İnsan olmayı seviyorum : )

(buRAK özDEMİR’ e anlatımları ve yaşattığı farkındalıklar için teşekkür ederiz.)

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz. Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ; SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için; LEVH-İ MAHFUZ ve REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya
0555 310 00 70
REİKİMASTER/TEACHER
www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/