tanrınındoğumgünü.com

16 ŞUBAT 2012, 15:26:29 

Zindan Görseli…

Gözaltına alındığım süreç için romantik-komedi dememin, traji-komik kelimesini kullanmayışımın nedeni şudur:
ELİNDE LEVH-İ MAHFUZ OLAN HİÇBİR ADEMOĞLU’NUN HAYATINDA
TRAGEDYA’NIN T’SİNE YER KALMAZ.
HÜZNÜN H’SİNE YER KALMADIĞI GİBİ.
GÜLÜMSEMENİN G’LERİ HER YERİ KAPLADIĞI İÇİN.

Yer yer heyecanlı, yer yer rutin 2 gece yaşadım. Soğukkanlılık olayını bu sefer abarttım galiba. Normalde tanıdıklar falan telefon yağmuruna tutulur. Ben karakolda işlemlerim sürerken evdeki uydu alıcısına telefonla bağlanıp akşamki maçın kaydetmesi için cihazı kuruyordum. İşlemin başarıyla tamamlandığı mesajını alınca ohh dedim. Şimdi aşağıda rahat edebilirim…

Fanatik dinciler ne anlıyor bilmiyorum. Benim için karakol demek, Levh-i Mahfuz’un nasıl bir din dünyası yarattığını merakla dinleyen onlarca polis demek. Oh oldu görsün gününü falan diye yazan çizen fanatik dinciler için söylenebilecek tek şey şu: Hayatlarında hiç bir dava uğruna parmaklık ardına girmemişler besbelli. Ya zindan görseliyle müşerref edilmemişler. Ya da bu kadar inandıkları bir davaları hiç olmamış…

Bu gözaltı önlenebilir miydi? Eğer ben, hapse girmekten ödü kopan biri olsaydım kolaylıkla önlenebilirdi. Bu hukuk işlerine öncelik verip çok fazla dikkat kesilseydim ve tabi gerçek bir avukat sahibi olsaydım bu gözaltılar bir şekilde önlenebilirdi. Ya da… Önlemek ister miydim acaba?

Gözaltı süreci için şunu söylemem yeterlidir sanıyorum: Malum çevrelerin kitap için açtıkları yeni yeni mahkemelerin celpleri  Olmadık adreslere yapılan tebligatlarla bana bir türlü ulaşamamışlar. Ve işte tüm bunların neticesinde haydut Jesse James olarak polisiye bir operasyon sonucu ‘yakalanmışım’. RESMİ İKAMET ADRESİMDE :)

Olay anında itibaren 72 saat boyunca avukatıma ulaşamayışım bana ilginç geldi. Umursamamanın bir sonucu ne evrak tutmuşum ne birşey. Yollanacak bir evrak varsa yollansın amaçlı.

Her 2 gözaltında da polisler tarafından bir parça önyargı ile karşılandım. Dinle ilgili sorularına cevap verdikçe 10′dan fazla polis dostum olmuştu bile. Tek birşey şu oldu. ‘Alfa Romeo marka araba hayatta almam. Ambleminde haç var.’ diyen bir polisin memurun Levh-i Mahfuz’u sorgulayıcı sorularına tam cevap vermeye başladığım sırada, diğer memur soruyu soran memura kızdığı için ve konuşma sonlandırıldığı için yanıtım orta yerinde kaldı. Ben de ayrılırken kendisine dönük şunu söyledim. ‘İnançlarının en hassas noktasında anlatımım yarım kaldı. Hakkını helal etsin.’ dedim. Onun da bulunduğu köşeden ‘Helal olsun.’ dediğini işittim, no problem. Kitabı okuyunca alacak ilgili yanıtı.

Ben halimden oldukça memnundum. Fakat yaşananları benimle birlikte gördükçe polisler isyan etmeye başladı. Ara ara teskin etmek durumunda kaldım. ‘Ya işte hayat. Oluyor böyle şeyler.’ gibisinden şeyler söyleyerek.

Bir tane babacan polis amiri şunu söyledi: ‘Evladım sen kimlerin kuyruğuna bastın böyle?’ dedi. ‘Birkaç saatin varsa saymaya başlayabilirim’ dedim. Bir değil kırkkuyruk benimkisi :) ‘Ben böyle birşeyi ilk defa görüyorum. Bir yakalama emrini yetine getirmemiz 5-6 ayı bulur. Senin yakalanman 2 saatte nasıl gerçekleşti? Ben meslek hayatımda böyle birşey görmedim. Sen söyle bakiim bana. Sen kimlerin tavuğunu kişkişledin böyle’ dedi.

‘Yoksa… Fethullah Hoca’yı falan mı eleştirdin?’.

Tam üstüne bastın, ayağını çek :)

Şu birkaç cümle de son dindar nesillerle ilgili yazımızla ilgili. O yazıyı yazdıran duygulara birkaç gün önceden kavuşmuştum. Fakat o kadar yoğun çalışıyordum ki. Bu konuya girmeye niyetim yoktu. Fakat uydu alıcısının gündüzün bir saati ilgisiz bir kanalı kayda aldığını farkettim. Parmak çocuk mu bastı bilmiyorum. Güzellik uykusuna yatalı 1 saat olmuştu, ortalarda yoktu. Şu anda bu cihaz her neyi kaydediyorsa akşam onu izleyeceğim. Orada bana bir mesaj olmalı dedim.

Akşam oynat tuşuna bastığımda, ilgili kayıtta Başbakan grup toplantısında konuşuyordu… 10-15 dakika kadar dinledikten sonra kapattım ve yazı müziğimi sonuna kadar açarak yazmaya başladım. Ben izledim. Ben yazmadım. Benim için de çok özel bir yazı oldu. Dar Dinlilik… Din-i Darlık… Türkçe’de önceden ‘dini darlık’ diye bir kullanım varsa da ben bilmiyorum. Diyanet işleri başkanının bir kaç gün sonra dindarlık din-i darlık değildir dediği açıklamanın bu yazıya bir cevap olduğunu hissettim. Histen öte. Son Papa’nın giydirildiği o kıyafetlerin içinde Başbakan’a da karşıt durarak, Levh-i Mahfuz’a kendi çapında bir zeytin dalı uzatmaya çalıştığını da sezinledim.

[Parantez açıldı.

Levh-i Mahfuz'a zeytin dalı öyle uzanmaz, böyle uzanır. Basın ordusunu toplarsın karşına. 'Bunu daha fazla sürdüremeyeceğim. Yanlışlar üzerine inşa ettiğimiz bu din paradigmasını yaşatmanın vebalini daha fazla taşıyamayacağım. Artık ben yokum. BU KİTAP VAR dersin. Biter. Varlığın değilse de yokluğunla dine hizmette bulunursun. Bir tane Levh-i Mahfuz koyar masaya, ağlaya ağlaya terkedersin kürsüyü. İslam tarihi sana özel bir tek sayfa açar. Böyle ık mıklarla konuşursan, İslam tarihi sana bir dipnot metrekaresi bile vermeyecektir.

Levh-i Mahfuz'un İslam'la ilgili anlaşmazlığa düşülen her bir şeyi birer birer açıklığa kavuşturmaya başlamasının üzerinden 5 koca yıl geçmişken, kimse bu yalan dünyanın yaşatılmaya devam ettirilmesinin hesabını bize böyle ık mıklarla vereceğini zannetmesin. Şu gün itibariyle Levh-i Mahfuz'un Türkiye'ye ayak basmasının üzerinden geçen gün sayısı 1936'dır. 1936 x 5 eşittir 9680 NAFİLE NAMAZ.

Delikanlılık kudretini kendinde bulamayan er kişiler, kendilerine dinlerden din beğensinler. Müslümanlık mert adam harcıdır. Müslüman, kıvrılmaz, bükülmez. Gönlünden geçeni Kur-an açıklığında söyleyemeyen adam İslam'ın adamı değildir. Gerçeği gizlemek konusunda bir maharet varsa, iş için başvurulacak adres İsrail Diyanet İşleri'dir. Kabala Dairesi Başkanlığı'dır. İslam'ın Kur'an-ı Kerim'i kelimeler boğazında düğümlendiği halde gerçeği haykıramayanlar için yanlış meslektir.

Parantez kapatıldı.]

Başka polislerle de konuşurken, bol bol ‘Aman, sen sen ol Fethullah Hoca hakkında yazma arkadaş’ tavsiyeleri dinledim. Sorun onlarda değil. Sorun benim zihnimin ve yüreğimin bu gibi ‘tavsiyelere’ kapalı olmasında. Girmiyor da girmiyor. Hay Allah…

Bunlar bana samimi vatandaş tavsiyeleri olarak da söylenmiş olabilir. İyi polis kötü polis tiyatrosundan bir sahnenin parçası olarak da söylenmiş olabilir. Bilemem. Bildiğim şudur:

FİKRî DÜNYANIN BENDEN ÇEKECEĞİ ÇOK.
ALLAH YARDIMCIN OLSUN FETHULLAH GÜLEN.

Söz konusu 2 gece boyunca emniyet teşkilatının içindeki Fethullah Hoca oluşumuyla ilgili çok çarpıcı şeyler anlattılar. Burada yazmak onları zor durumda bırakabilir. Gördüklerim ışığında şunu söyleyebilirim. Türkiye’de ‘İslamî’ cemaatler, örgütlenmeler, tarikatlar boyutunda tek gerçek: Fethullah Hoca cemaatidir. Gerisi boştur. Usüller, adetler, cami önü toplulukları ya da geniş çaplı gelenekler vardır. Fakat konumuz bir ‘organizasyon’ ise bu durumda dikkate alınması gereken yegane organizma adı geçen bünyedir.

Nezarethane adı verilen tefekkür hücremde fiziken soğuk manevi olarak sımsıcak geçirdiğim gecede mükemmel açılımlar yaşadım. Kararlar aldım. Ne zamandır yapmak istediğim stratejik fokus’u yapabildim. Açılımlar sayesinde. Buradan sonra öyle mi yapmalıyım böyle mi yapmalıyım’larım vardı. Artık yoklar :) Bundan sonraki Türkiye hayatımız boyunca odaklanacağımız tek adres Fethullah Hoca cemaatidir. Levh-i Mahfuz’u günlerle sayılı kısa bir süre içinde dünyaya açacağız. O zamandan sonra bile bir elimiz belirli bir kesimin üzerinde olacak.

Fikir mücadelemizin temel noktası burasıdır. Ortalara serpiştirilen diğer tiplemelerin hoca’yı çoğul bir gerçekmiş gibi konumlandırarak aslında dikkat dağıtmak amaçlı bir iletişim konseptinin parçası olduğunu gördüm, bildim, tanıdım. Nezaret gecesinin stratejik fokus ilhamlarının başlıca çıktısı şu oldu: Türkiye’de cemaat-ler gerçeği yok. Hepi topu tek bir cemaat var. Türkiye için normal şartlarda vahim, Levh-i Mahfuz için ise yol açan bir tespit. Tek bir çınar devrildiğinde, bütün orman buraya bakacak. Bu cemaati Allah’ın gerçek ipine yöneltecek yegane adres ve kaynak Levh-i Mahfuz olduğu için.

Kanın son damlası nedir ki… Kanın son damlası bile koca bir kütle kalır. Bu kaynağı, varlığımız son atom zerreciğine kadar parçalanıncaya kadar doğrultmaya devam edeceğiz. Bu cemaat, Allah’ın gerçek çizgisine gelinceye kadar, Allah yolundaki bu (fikrî) savaş devam edecek. Haddini aşan her kim olursa olsun, değil Amerika Başkanı Galaksiler Konfederasyon Başkanı dahi olsa bu kitap her zaman burada olacak. DİMDİK. Bu cemaati, Türkiye’ye kim verdiyse, Levh-i Mahfuz’u Türkiye’ye nasip eden de aynı imtihan merciidir. Levh-i Mahfuz, freni patlamaya müsait tüm İslamî kamyon ve tırların manyetik durdurucusudur. Adı geçen topluluk, şu anda bizim onlara tanımladığımız limitlerin içinde, bizim gözetimimizde hız almaktadır. Zamanı geldiğinde dur emrini verecek olanlar da gene bizlerizdir.

Adı geçen cemaat dışındaki örgütlenmelerin tümü, odak noktamızın dışındadır. CüpFelix hoca’lar olsun, internetin yeni komik video sağlayıcısı Nan Nan Hoca’lar olsun bunlar, din adamı değiller. Bunlar PARTY BOY. Oh yeah… Eğlencenin doruk noktası. Baştan aşağı fuzuli ihtişamla bezeli bir hayatın tatlı su mücahitleri.

Lüküs hayat ‘mücahitleri’… Beyamca sen hani cihat aşamasındaydın? Senin fethe çıkmış padişahlar gibi prefabrik düzenlerde yaşaman gerekmez mi? Yerin yedi kat dibine kazık çakmış bu saray düzenleri de neyin nesidir hacı? Bak Ortadoğu’da Müslümanlar ne haldeler? 100′er 100′er ölüyorlar. Bu şatafatlı lüküs hayatları taze Müslümanları etkilemek için yaşadığını söyleyeceksin ki bu daha da tuhaftır. Sen insanları İslam’a mı çağırırsın, belirli bir mobilya dekorasyonuna mı? Moda ikonu falan mısın sen? Hazret-i Muhammed’in iç mimarı mı vardı? Zindan görseli bir mağarada, putperest çöllerin sarı kumlarından yapılma derme çatma evlerde bir dini, İSLAM DİNİNİ yoktan varetti. Etrafında milyonlarca gönlü Allah aşkıyla yanıp tutuşmuş halis ve delikanlı Müslüman kadınlar / adamlar varetti. Sen onun o gün onun yoktan varettiğini, bugün bu görgüsüzlük derecesinde masraflı dekorasyonların sayesinde mi nihayete erdireceksin? İslam’da 2. perde sen’lerden ibaretse, vay o perdenin haline.

Altın kaplamalarla dolu en lüküs hayatlar, bu dünya hayatından sözde elini eteğini çekmiş hocalarda. Rolex’in o modelini mi alacaksın bu modelini mi alacaksın bu hocalara soracaksın. Yiğidi öldür hakkını ver: Bilir… Bana sorma ben hiç bilmem. Amazon’dan sipariş ettiğim 30 dolarlık turuncu bir saat kullanıyorum. Fena halde memnunum. Misal JetSki alacaksın. Arabalara, teknolojiye meraklıyım ama hiç anlamam, çalışmaktan binmeye fırsatım hiç olmadı çünkü. JetSki’yi CüpFelix hoca hazretlerine danış, mutlaka faydasını görürsün. Öbürüne, nan nan hocaya onu bile sorma. Alma, bunlar insanı takip ediyor der. (JetSki, sen üzerinden düşersen etrafında daire çiziyo ya. İşkillenir kesin.)

Yiğidin hakkını vermemiz gerekli. Mazbut yaşantısı dolayısıyla bu insanların içlerinde en idealistleri, belirli bir davaya angaje olanları da gene Fethullah Hoca’dır. Saygınlıkta bir problem yoktur. Problem, fikirlerinin içinde yaşatılan din muhtevasında gizlidir. Bu arada haberimiz olmadan açılan ‘dini değerlere hakaret’ gibi fantastik bir başka davadan da kendi kendimize  beraat etmişiz. Hah matrak birşey daha. Kurantum’daki, insanlara dadanan ve  onları iradesi ruhundan alınmış androidlere dönüştüren hocalarla ilgili yazı da dava konusu edilmiş. İnanmayacaksınız ama ‘O yazıda bahsedilen androidler bizleriz!’ diye mahkemeye başvuranlar olmuş. Hey güzel Allahım. Verdikçe veriyor. Verdikçe veriyor. Levh-i Mahfuz’un 11 Eylül’ü İsrail devletinin düzenlediğini iddia etmek’le yargılanmasının gülme krizleri daha bitmemişken şimdi bu çıktı: ‘Bu hikayedeki androidler biziz’… Hakim de şunu anlattı: ‘Geldi. Sordum ben buna. Kitap dinî itikadlarını yerle bir ettiyse. KAPAĞINI NEDEN KAPATMADIN ÇOCUUM?’…

Nur cemaati, Levh-i Mahfuz ile kendi ‘markalarının’ çatısı altından değil taşeron cemaat ve tarikatler üzerinden muhattap olma yolunu izliyor. Tefekkür hücresinde geçen gecelerin bir başka kazanımı da bu teşhis oldu. Zaman gazetesi piyasada hiç yok. Garibim Nakit gazetesine yıkmışlar bütün işi. Bu arada adliyeye geliş gidişler, götürüldüğüm tüm lokasyonlardan, o lokasyonlara varış zamanlarımdan Nakit gazetesinin haberi vardı. Kameraları ve fotoğrafçılarıyla her köşede etrafı sarmışlardı. Adliye polislerinin söylediklerine göre ben gelmeden önce oralarda bir hareketlenme meydana getirip ‘Ateist yazar geliyor!’ diye söylenmeler oluyormuş. Meğer ben ne meşhurmuşum. Dışarı çıkacağım zaman, ‘Şöhret olmak isteyen varsa arkamdan gelsin’ diye seslendim :)  Kahkahalarla güldük adliye polisleriyle içerde. Adliye dönüşlerinde bir akrabamız, camları siyah filmli makam arabasını gönderdi. Adliye kapısında arabaya sağ arka kapıdan falan binmeler çok havalıydı. Standartlarım epey yükseldi :) Alıştım bundan sonra böyle isterim. Direksiyonu sağ arka koltukta bulunan bir araba icad olunursa anca :) Kendin kullan kendin hürmet et.

Gözaltındayken hiçbir şey yememe prensibimin bir parçası olarak aç susuz çıktıysak artık affola. Fakat açlık hiç hissetmedim. Epey dinçtim. Elimden geldiğince el salladım gülümsedim kameralarına. Sonra durun hadi ben de sizi çekeyim dedim. Çıkardım beyaz iphone 4S’imi. Elinde kamera olunca ne oluyorsa artık. Al bende de var. Ben de seni çekiyorum mesajını aldılar. Kamerama şaşkın foto muhabiri pozları doldu. Hayıııır duruuuun yapmayıııın çekmeyiiin çekmeyiiin dememi bekliyorlardı muhtemelen. ‘Aa iyi fikir ya durun ben de sizi çekiyim’ sürpriz oldu :)

Kendi yarattıkları adliye önü tiyatrosunun ortasında,
etrafımı  kameralardan oluşturdukları halkayla çevirmeleri sırasında kulağıma şu ayetler fısıldandı:
‘Hani onlar bir hendeğin etrafına toplanmış, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı…’

Böyle sahneler, okuyucu ailemizi üzebilir. Normal şartlarda benim o anda bulunduğum lokasyonu paylaşmam, tek tuşa basmalık bir iştir. Ve o tek tuşa basacak olduğumda orada asla yalnız olmam onu da çok iyi bilirim. O tek tuşa basmayışımın nedeni ise şudur. Ben kendi kaderimi yaşama hakkıma saygı duyulmasını isterim. Kaderim olan her ne ise, canımın en baş köşesindedir. Ve aslında orada tek bir hendek vardır. O hendek, Allah’ın o azgınları ortasına aldığı yegane hendektir. İşte ben o hendeğin merkez noktasında duruyorum. Bu şerefi, tüm ömrümü zindan görseli altında geçirsem gene de ödeyemem. Parmak çocuk olsun, sevdiğim olsun bunlar canımın içidir. Fakat konu, Levh-i Mahfuz olunca gözüm hiçbirşeyi görmüyor. Hayatımın ilk beş önceliği Levh-i Mahfuz, Levh-i Mahfuz, Levh-i Mahfuz, Levh-i Mahfuz ve gene Levh-i Mahfuz’dur… Parmak Çocuk bunu iyi bilir.

Tefekkür hücremdeki soğuk gecelerde her iki taraftaki pencere ardına kadar açıktı. Ayazla cereyan aynı taş duvarların içinde buluşmuş durumdaydı. Öyle battaniyeyle falan ısınabileceğin bir yer değil. Üstüm de ilk gün biraz inceydi üzerinize afiyet. Ne zaman için geçse dalsan, tependeki parmaklığa bağladıkları köpek azmanının havlamasıyla uyanıveriyorsun. Tüm bunlara rağmen orada şunu düşündüm. Şu kadarcık şey yetecek mi? diye dertlendim. Şu kadar mini minnacık çilemsitrak 2 gece 3 gece 5 gece 10 gece yetecek mi? Levh-i Mahfuz Tefsiri’nin üzerinde adının yazması onurunu taşımaya bunlar yetebilecek mi? Bu kadarcıkla kurtarılabilinecek mi? Hiç sanmam. 10 sene yatarsan belki söz etmeye değer bir deneyim olabilir. Benimki gözaltı günlerim ağzıma çalınan bir parmak baldan daha fazlası değildi. Bir daha gözaltı falan olursa yazı yazmayabilirim bilginize. Rutin uygulamalardır.

Ayakkabının bağcıklarından, kulağındaki küpeye, gözündeki gözlüğe kadar herşeyi alıyorlar girişte. Polisler parmak izi testleri için gece beni gelip aldılar. Sonra geri geldiğimizde biraz sohbet edilmişti artık. Biraz tanışıyorduk… Aşağıya tekrar kapatmaya elleri varmadı. Otur burada bizimle dediler. 2 bardak çay içtim. Çay içmek maksatlı değil. Bardak ellerimi ısıtsın, vücudum ısı depolasın amaçlı. Sonra aralarında olmak beni rahatsız etti. Benim yerim aşağısıydı. Çok sıcaktı yukarısı. Kaderimin o geceki hakkı üst kat değil alt kattı. ‘Hadi beni yerime kapatın’ dedim. Fırladım. Merdivenleri koşar adım indim. Memur zor yetişti arkamdan. Binbir hevesle parmaklıkların ardındaki yerimi aldım. Kapımı kilitleyen polislerin ne kadar şaşkın olduklarını anlatamam.

Sert banktan yapılma yatağıma uzandım. İşte o anda bir görüntü büyüledi beni. Tüylerimi ürpertti:

ZİNDAN GÖRSELİ.

Gerçek gerçek bir yazar olduğumu hiç olmadığı kadar hissettim. Neden dolayı o bilmiyorum Dostoyevski gibi hissettim. Zindan Görseli ona bu gözle baktıkça tüylerimi ürpertti. Bilgisayarın başından kaldırılmış, muhteşem bir güneşin altına oturtulmuştum. Zindan görseli bana kendimi Said Nursi gibi hissettirmişti. Ne büyük şerefti.

İstanbul’da kaç karakol vardır bilmiyorum. Herhalde yüzlerledir. İşte ilginç bir tesadüfün eseri olarak, o yüzlerle karakolun içinde saat gecenin 2′sinde İstanbul Emniyet müdürünün bulunduğum yere geleceği haberi geldi. Ufak çaplı bir heyecan fırtınası yaşandı, polisler ordan oraya koşturuyordu. Gecenin 3 buçuğunda ziyaretin ansızın iptal edildiği haberi geldi sonra.

İlginç başka şeyler de oldu bu süreçte. Meselâ polisler tarafından perdesi bile olmayan bir  evde ‘yakalanmadan’ önce Tanrı’nın doğum günlüğü’nün sirenlerini çalıştırmıştım. Sirenleri bir sefer çalma modundan çıkartıp sonsuza kadar çalma moduna alarak. Bir başka ilginçlik, olaydan bir süre önce 3 kocaman sokak köpeğinin bizi bulması ve evin üç bir yanında nöbet tutmaya başlamalarıydı. Ben yokken onlar parmak çocukla annesine can yoldaşı ve güven arkadaşı olmuşlar.

İndigo Mehdi ilk çıktığı günlerde de bir gözaltı olmuştu. Yapmış olduğum askerliğimi bir gece ansızın yapmamış olduğumu zanneden edevlet yanılsaması İndigo Mehdi’ye denk gelmişti. Bu gözaltılar gerçekleştiğinde de ekranımda İndigo Mehdi’nin yeni ve gözalıcı kapağı vardı. Tesadüfe bakın gibi İndigo Mehdi yeniden çıkıyor. Doğru ya. Hayat bir tesadüfler yumağıydı. Elektronik versiyonla kitabımız, herhangi bir mekândan bağımsız, sonsuz sınırsız bir forma kavuşuyor. İngilizce versiyonuyla da evrensel kimliğiyle buluşuyor. Çok güzel şeyler olucak. Nice nice hocaların kuyruklarını çiğnemey devam edeceğiz.
Bu kitap gerçekten insanın içindekini dışarı vuruyor.
Ve 2006′dan beri içi dışarı çıkan çıkana…
Levh-i Mahfuz…
Her ânı dolu geçen, hiç boşu olmayan, dünyanın seyri en keyifli olaylar silsilesi.
Yeni serüvenlerde görüşmek üzere esen kalın.

Bizim zindan günlerimizin görseli bile böyle rengarenktir işte.
Kitabımızın değişen kapak konseptini,
İNDİGO MEHDİ’nin yeni kapağını paylaşmak için bundan daha güzel bir an olamazdı.
Onlar tam da etrafımızı bir hendekle çevrelemişken:
SHOW DAHA YENİ BAŞLIYOR OLDUĞUNDA…

:sevgiyle

v

ipad indigo mehdi Zindan Görseli...
indigo mehdi ekitap

 

BlueBeam IndigoMehdi 400x204 BlueBeam BlueBeam dedikleri... Gözünün önündeki perde... Biraz da İNDİGO MEHDİ...
BlueBeam-IndigoMehdi

 

Tüm İndigo Mehdi Nesline Sevgiyle / buRAK özDEMİR

14 Şubat 2012, 23:24:06

Ben bunları hakedecek ne yaptım…?

Gözaltına alınmayı değiiiil… Aşağıdaki muhteşem mesajları hakedecek ne yaptım ben?
Böyle güzel gönüllü insanlarla buluşmayı hakedecek ne yaptım?
İşlemlerim yapılırken bu mesajları okuyordum.
Emniyet sınırları içinde gözaltına alındığına bu kadar hislenen biri sanıyorum olmamıştır.
Bakın beni alıştıracaksınız, haftada bir kendi isteğimle içeri girip çıkıcam o olacak :)

Şakası bir kenara. Ne güzel insanlarsınız siz. İyi ki varım. İyi ki varsınız…

:sevgiyle

——–

elimde değil, oğlumu götürdüler sanki:(
———

O’nun en sevdiği kulu, resulü de yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözyaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Yine de endişeli yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı; Üzülme Allah bizimle..
———

Sabır aktif bekleyiş, sessiz çığlıktır..

———

içim daraldı :(

———

Senin için dua ediyoruz, senin ve bütünün en yüksek hayrına olacak şekilde bu durumun nihayete ermesini diliyoruz. Sabırla senden gelecek güzel haberi bekliyoruz, Allah’a emanet ol.
———

Neden? Neden? Neden?
———
Merhaba buRAK özDEMİR. İnanamıyorum , gerçekten gözaltına mı alındınız? Ya bu ülkede hiç mi değişim olmayacak? Ama doğru bir değişim var fakat hep geriye doğru bir değişim var, olumsuz bir değişim var. Yeni nesil bunu bilmediği için bu değişimi yeni, yenilikçi zannediyor. Bi şeyler için çaba gösterenlere ise böyle ya terörist yada halkı kışkırtma yaftası yapıştırılıp gözaltına alıp sonrada Allah korusun tutuklayıveriyorlar inşallah size böyle bir şey olmaz sevgili buRAK. Bizim dualarımız sizi korur.
———
sevgili buRAK daaha bu haftasonu film e ne oldu sıye dusunurken bununla ilgili bir baslık atmıssın… fakat bizi çok merak ettirdin…lütfen anlatabilir misin bizimle de paylaşabilir misin neler olduğunu??
———
inşallah iyisindir kardeş
———
biliyordum böyle olacağını geçmiş olsun demekki her şey yolunda
———

sayin buRAK özDEMİR .Gözalti olayiyla ilgili bir detay yazacakmisiniz? yoksa gizemli olmaya devammi edeceksiniz?
———
sevgili buRAK geçmiş olsun.. bizide aksiyona dahil etmeni sabırsızlıkla bekliyorum.. bi anlatsan süper oalcak.. :) hiç insan gözaltına alındıktan sonra bunu 2 cümlecikle geçiştirir mi canım!! senden detayları bekliyyoruz.. :) )
———
Mahkemelerde gecen romantik komedi filmini 4 gözle bekliyor olacağız sevgili kardeşim, tüm manevi duygu ve düşüncelerimle, tüm manevi gücümle yanında olduğumu bilmeni isterim, geçmiş olsun.
———
Yolun yolumuz kardeşim….insanlar gözaltına alınır, düşünen beyinleri de mi göz altına alabilecekler?
———
Sevgili buRAK,
Geçmiş olsun ve
YOLUN AÇIK OLSUN….
———
Sevgili buRAK, Tanrı yardımcındır. Bunu en iyi bilen sensin.
———
WOAW WOAW DIYECEK BASKA BIR SEY BULUNAMAZ !
———
bunun şaka olduğunu düşünmek istiyorum.ama son yazıdan sonra şaka olmadığınıda biliyorum.ben hakkın haktan yana olduğunu biliyorum.dilerim bu gözaltına alınmanın içinden güzellik doğar.sevgiyle…
———
Ben de seninle g-öz-altındayım… hatta g-ÖZ-ALTIN-dayım…
———
En kısa zamanda sevdiğine ve yavruna kavuşmanı diliyorum bütün kalbimle. Mevlam seni tüm kötülüklerden saklasın, sakınsın. Dualarımız seninle buRAK özDEMİR
———
lütfen haberi olan malumat versin :(
———
yaa noluyoooooo????
———
buRAK’ın düşüncelerini ifade etmeye “Sayın” la başlaması yeterli gelmemiş anlaşılan! özgür ruhlara gözaltında ne öğretmeye çalışacaklar acaba? özgürlüğe getirdikleri yeni anlamı kabul etmediğimizi ve etmeyeceğimizi anlamaları geç olmaz inşallah. Rabbim herşeyi görüyor biliyor, gönlümü ferah tutmaya çalışsam da, gözümden düşen yaşlara mani olamıyorum. ruhumun bir parçası demir parmaklıkların soğuna dokunuyor sanki. sonumuz hayır da, sona giderken Allah sabır versin hepimize…
———
Kalbimiz, dualarımız hep seninle..
———

ooff ne oldu ne cüretle böyle birşey yapabıldıler ınanamıyorum
her şerde bir hayır vardır.
———

mesaj ulaşmış o zaman…ruhumuz seninle..
———

Kalbım hızlı çarpıyor… umuda ragmen korkuyorum….
———

Allah O’na yeter.
———

BİR olup, dua ve güzel dileklerimizi hep BİRLİKTE gönderelim. Bizler de seninleyiz şu an buRAK umarım hissediyorsundur. Yüreklerimiz senin için atıyor kardeşim, İyi haberlerini bekliyoruz.
———

gerçekten çpk üzüldüm.kalbimiz seninle buRAK kardeşim.
———

Hiç Beğenmedi…..
———

Sabırla beklemeye çalışıyorum…bekliyorum da sabır kısmı zor…
———

‎” Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” Güzel Kur’an Bakara Suresi 15 Ayet…
———

Zor bir bekleyiş ama kazanan BİZ olacağız bütün kalbimle inanıyorum. Seni bekliyoruz buRAK Tek BİR yürek olduk seni bekliyoruz kardeşim
———

” Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır. ” Güzel Kur’an A’raf Suresi 186 Ayet
———

Dua ediyorum…Endişelerim yerini yavaş yavaş sukunete bırakıyor.
———

güçlü olanın haklı olduğu değil de, haklı olanın güçlü olduğu bir dünyada yaşamak istiyoruz. herşey daha yeni başlıyor…
———

Dualarımız ve kalbimiz seninle..
———

Allahın yarattıgı,Özgür bir ruhta korku diye bir şey yoktur.Sadece özgürlügünün farkında olmayanlar korkar.buRAK özDEMİR’den korkanlar düşünsün.
———

Çok üzüldüm …kalbimiz ve dualarımız seninle …
———

Sayın başbakanın kitabı okuması için Tanrının bir tertibidir üzülmeyip dua edelim hayırlı sonuçlarını bekleyelim…sevgiyle…
———

Seninleyiz buRAK, sonuna kadar haklısın.
———

Sana bunları yazdıran elbet koruyor seni,hiç üzülme.Hem şimdi asıl okuması gerekenlerin tam önünde duruyor o kitap belkide değişimlerine sebep olacaksın.Sevgiyle…
———

Böyle oturup bekleyecek miyiz???
———

Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz. İsra 16… Artık bozgunculukların sonunun gelmesi dileği ile. Dualarımız seninle buRAK…
———

Ya arkadaşlar Yeni taşındığı dağ evi İstanbul’un neresinde olduğunu bilmediğim içinn hangi karakol yada savcılıkta haber alamadım. Bununla ilgili haber ve yada bilgisi olan buraya yazabilir mi?
———

Demek dikkat çekmiş… iyi şeyler olacak merak etmeyin, fakat biliyorsunuz sancısız doğum yoktur… Sevgiyle ve dua ile ….
———

Kuşkusuz Adem kardeşim….Ama biz bu sancıyı hep beraber çekelim istiyoruz.
———

Çile en iyi öğretmendir… Elbette hep beraber çekeceğiz.. ve atlatacağız.. sabır ile
———

O’nun için…Onunla ve Onurla…
———

Bir Damla Okyanus Doğum öncesi hazırlık bu yanındayız buRAK özDEMİR..
———

Haber yokmu, daha bırakılmadımı.
———

Sanırım cuma gecesi almalarının sebebi bu, en azından haftasonu içeride durmasını sağlamak…
———

Demekki buRAK’a ihtiyaçları var. Tanrı istemezse bunların hiç birisi olmaz. O müsaade etti .Bekleyeceğiz.
———

Tanrısal İnsan Dona bizimle merak etmeyin..:)
———

Kral dedi ki: “Onu bana getirin, kendime özel dost edineyim.” yusuf’la konuşunca da şöyle dedi: “Artık bugün yanımızda mevkii olan, güvenilir bir dostsun.” (yusuf 54)inş. sürecin değilde sonucun yusuf gibi olsun…Allah’tan daha güzel yardımcı yoktur seni tanıdığımız gibi başın dik olsun…
———

Düşünen beyin tehlikelidir,dini dar olmak lazım
———

Benim elim kolum bağlı durmaya hiç niyetim yok dostlar. herkes elinden geleni yapsın. ama kitlesel değil olabildiğince bireysel olalım. Ahmet Arif’in şu dizeleriyle, sevgiler…
……………..

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahsun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçeride, dışarıda, derste, sırada,

Yürü üstüne-üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile,

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile.

Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim.

Bir umudum sende

Anlıyor musun?
———

Selam buRAK..Okuyunca yukarıdaki yazınızı içim buruldu . Kalbimiz; doğruluk, dürüstlük, sevgi, barış, dostluk,özgürlük ve korkusuzluğun sesiyle …Kalbimiz seninle kardeşim … Seni gözaltına alanlar bizi de yanında götürürler… Korkaklar eleştirilmek istemez…Korkaklar artık korkmasın. Çünkü artık biz de korkmuyoruz…Herkese Sevgilerimle
———

Onun icin korkmayin, simdi onu aldilarya onlar korksun:)
———

eğlencenin bini bir para ha sende de:)))))
———

Ben buRAK’ın içinin burulduğunu falan hiç sanmıyorum.
Eminim bu durumla kendisi de çok eğleniyor ve durumdan edinebileceği bütün kazanımları elde ediyordur.
———
içi burulan biziz, şiir bizeydi

———

Yorumları okumadım ki. İçimden gelen yapıcı bir yorumumu paylaştım sadece.
O şiiri de çok severim bu arada. Sizin de burulmasın…
———

Onu ya güzellikle tutacak, yada buRAKacaklar:)

———

İçim buruldu lafı yanlış anlaşılmasın…İçime bir ateş düştü diyelim…Bu dostlar için hissedilen ayrılık ateşi gibi bişey arkadaşlar…Biz de herkesin bu dünyada, hertürlü deneyiminden olumlu kazanımlar elde etmesi taraftarıyız zaten…Yaşamımızın gayesi bu.Bir de ben buRAK ın yazısını (haberini ) kastetmiştim ” yukarıdaki yazı” diyince . Şiir i değil :) Şiir de güzel bu arada . Sevgiler.
———
senaryo böyle sonunu biliyoruzz buRAK TERMİNATÖR gibidir.zımba gibi çıkar eminim gülüyordur.bu yaşananlara
———

Kur’an ruhu ve Atatürk’ün emanetleri ile bağdaşmayan eylemlere lanet olsun. Mühlet boşuna…
———

 

Yüreğim ve Dualrım sizinle,bu saatten sonra nerede olduğunuzun da pek önemli olduğunu düşünmüyorum önemli olan ilettiklerinizin akıllıca paylaşımı olmalıdır.
———

sönmeyecek bir ışığı söndürme çabaları…yersiz hadsiz…asla yalnız değilsin buRAK asla…
———

Gözaltından çıktımıı
———

çıktı!!!
———

Çok şükür t eşekkürler

———

bizdeee

———

Tanrı’ya şükür, dönmüşsün. Çok sevindik, detayları bekliyoruz.
———

Bir Damla Okyanus Çok şükür:)
———

Aksiyon filmi “2″ ve (ikinci ameliyat)
———

Hoşgeldin kardeş.. Geçmiş OLsun..
———

Aksiyon filmlerini seyretmesi güzel de içinde yer alınca nasıl oluyor bakalım. Geçmiş olsun ve de hoşgeldin.
———

Şükürler olsun :)
———

Çok şükür , binlerce şükürler olsun. Emindik ama yüreğimiz çarptı durdu senin için buRAK’çım. Parmak çocuğu yerimize de sımsıkı kucakla, Rabbimiz seni yavruna , sevdiğine ve bizlere bağışlasın. Aksiyonları çok sevmesen bu arada :) ) yüreğimiz sıkıştı sen aksiyon yaşarken :) ) Ayrıntıları bekliyoruz heyecanla :) ) Sevgiler en içten ;) )
———

Hepimizin gözü aydın…
———

Gittigini okumadan geldiğini okudum kardeş.hoş geldin.hayrolsun gidiş gelişin bize ve bütüne.ALLAH HU EKBER
———

Yaşasın =D
———

Budur ! yaradana şükür..
———

Karanlıklar aydınlanmak icindir.Allahın ışıgı her hücreyi aydınlatacaktır…buRAK kardeşim gecmiş olsun…
———

Hoşgeldin…Geçmiş olsun…Sevgilerimizle…
———

Seni Çok Seviyoruuuuuuzzzzz…. :) ))))
———

Ohhh beeee:)
———

bunu çok beğendi…
———

h0şgeldin canım kardeşim
———

Şükürler olsun…
———

Şükürler olsun …..
———

Görüldügü gibi ÖZDE dindarlık hiç de kolay deyil…(..SÖZDE Dindarlara duyurulur..)
———

Derin bir ohhhh! :) hoş geldin sefalar getirdin!
———

Ben hala uyanamadım sanırım, dönmüş mü? Evde mi? Yani evde misin?
———

Gelmiş. muhtemelen haktanımızı mıncırmakla meşgül şuan :) sabırla detayları anlatmasını bekliyoruz..
———

çok şükür:) facebook en çok yorum alan mesajı göstermiş bana, diğerlerini ancak gördüm. neyse evindeyse istediği kadar mıncıklasın. biz bekleriz…,
———

Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
Tebrizli Şems….
———

Derin bir ohh… Iyi haber gerginlik gitti moraller yerine geldi. Cok sukur..
———

ilham kanallarına vesile olur inşallahhh
———

Hadi ama buRAK… En az parmak çocuk kadar sabırsızlandık biz de…
———

kardeş traji komik desen anlarım da mahkemede romantık komedi nasıl yani senaryo
———

Hoşgeldin sevgili buRAK Kimbilir neler yaşadın.
———

çok şükür…
———

Orrayt den!
———

hoşgeldin buRAK…bizdeki ben ölmüş..ben buradaki yazılardan bunu anlıyorum..acın acımızdı çünkü..
———

‎”hayallerimi değiştiremezsin, özgürüm ben!
———

içimdeki çocuğu büyütemezsin, özgürüm ben!
imanımı küçültemezsin, özgürüm ben!
duamın dilini değiştirmezsin, özgürüm ben!
içimde çalan şarkımı susturamazsın, özgürüm ben!
bu yüzden;
demirden parmaklar dizemesin önüme,
duvarlar öremezsin bahçeme,
adım biçemezsin ayaklarıma,
ilmek geçiremezsin boynuma!
gücünle boyayamazsın gözümü,
senin gösterdiğin her renge körüm ben!
kağıtsız kalemsiz de dillenirim ben,
bulutlara yazarım, üstüne yağar;
sözlerimi silemezsin sen!”
can buRAK’ıma
———

Madem aksiyon filmlerini seviyorsun, mesele yok buRAK. Yeterki geriilim filmi olmasın. Malum bazıları geri-ilimden besleniyor da :)
———

çok şükür evindesin ….aksiyona bayılırım :) )
———

Hoşgeldin buRAK. Geçmiş olsun..
———

geçmiş olsun detayları merak ediyoruz….
———

Kardes bir terslik mi var?hayrolsun AMA son iki mesaj Facebookta cikmiyor sesinde cikmiyor.iyisinizdir insallah
———

yaşattığın üzüntüde sevinçte hepside güzel be buRAK :) ))) Geçmiş olsun….

———

hoppallaaa:) selamlarımızı ilet=)

———

hayr olsun…

———

Ahsen Işlak allah yardımcın olsun..
———

nasıl yani

———

Sinir oldum bak şimdi..

———

Yine basaramayacaklar cunku ILAHI ADALET seninle cok sukur :) ) ama yine de ii haberlerini bekliyoruz

———

hayrolsun bakalım.. sabırla beklioruz allah yardımcımız olsun buRAK abi gönlümüz seninle..

———

Ruhumuz seninle büyük İnsan.

———

Tanrim sabir versin ve yardimcin olsun … O kadar çıgrından çiktiki hersey artik duygularim yok şaşiramiyorum , kizamiyorum , lanet edemiyorum çünkü artik herseyi bekliyorum .. umarim en kisa zamanda huzurlu gunlerine dönersin .. Dona ya duyurulur …! o na yardim etmelisin …!

———

Tüm bağlarından ve bağımlılıklarından kurtulmuş bir bireyi özgürlükten mahrum bırakmak söz konusu değildir. Allaha emanetsin…

———

bu günlerin sonu güzel yarınlara ulaşacak.

———

Belli ki birileri levhi mahfuzu okudu ve değişim sancısı çekiyor.

———

İnşallah biran önce çıkarsın.

———

Bir bebeğin doğum sancısı gibi bu acılar az kaldı zamanı geliyor,bebek dünyaya geldiğinde herkes çekilen acıların ne kadar değerli olduğunu görecek.

———

Yanındakilere sevgi ve ışık gönderiyoruz.

———

Sabır diliyorum,allaha emanetsin…

———

Biz her insanın elzem ihtiyac’ını ‘insanın’ ın boynuna doladık, Kyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak BİR KİTAP ÇIKARIRIZ (LEVH-İ MAHFUZ) Güzel KUR-AN’ın isra suresi 13. Ayeti. Sevgili buRAK, kelimelerin bittigi andır bu an.

———

YA SABIR yine mi.. Dayan buRAK, gönlünü ferah tut. Ne demişler;

“Sus gönlüm… Bu kışın bahara dönünceye kadar. Bu gece gündüz oluncaya kadar. Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar. Sus gönlüm… Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuk’u buluncaya kadar. Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus. Sus gönlüm.. Her susuşun bir cevap olsun. Her susuşun, sabrın olsun. Her susuşun, duan olsun. İçten yakarışının adı olsun susuşun; bekleyişinin, umut edişinin, inancının…”———

———

çok garip bu günüm çok bereketli geçmişti. sabah rüyamı tam hatırlıyordum sonra telaştan unuttum Haktan ve buRAK özDEMİRle uğraştım. kötü değildi sıkıntı yoktu. bende kendime yordum, demekki güzel insanları görmek bana bereket kattı diye… oysa anlamı şuan sıkıntı verdi bana..bu haber üzdü beni. ilk defa gördüm buRAK ve sevgili Haktanı rüyamda suratları net değildi ama onlarla çok uğraştım. Haktanın Sevgili annesi Haktan Önce Allaha sonra sana Emanet. Güzel Yuvanıza kaldığınız yerden devam edeceksiniz size dua eden kocaman bir aileniz var unutmayın!…

———

yolculuğunda Tanrı yanında. Kolaylıklar dileriz.

———

Güzel kardeşim seninleyiz..sabırla bekliyoruz…

———

Daha birinciyi anlayamadan ikinci gözaltı..:(

———

Yine mi? Hayırlara vesile olur inşallah….

———

ya sabır!

———

buRAK, dont vorri evriting vil be orrayt..

———

Kimileri hep suçluyor

Kimileri sorguluyor
Yaralı yüreğime kara çalıyor.

İhanet zincirini tutan utansın
Dönüp arkasına bakan utansın
Dost diye bağrıma bastığım insanlar
Arkamı dönünce vuran utansın.

Durmadan hep soruyorlar
Aç bırakıp gülüyorlar
Emekleyen yüreğime usta diyorlar.

Usta değil acemi bir işçiyim ben
Onurlu bir kavganın neferiyim ben
Dostun dostu, düşmanımın eceliyim ben
Bilip de söylemeyen diller utansın.
———
Gercekleri söyleyen herkesin başına gelmiştir bu geçmişe de bakacak olursak bu böyle.Geçecek…!ALLAH yar ve yardımcın olsun kalbimizle ve ruhumuzla seninleyiz asla yalnız olmadık…
———
Akşam olmadan yuvanda olman dileğiyle Sevgili buRAK, her zaman ki gibi yüreklerimiz seninle atıyor, sevgiyle ” evdeyim” haberini bekliyor olacağız. Çok bekletme bizi :) ) Seni ve ailemizi çoooooooooooook seviyoruz kardeşim. Bu sancılı bekleyişin sonu hepimiz için selamet , güzel haberlerle, sevgilerle görüşmek üzere:))
———
Seninleyim canım kardeşim…
———
biliyordum böyle olacağını geçmiş olsun demekki her şey yolunda
———
ŞU AN HANGİ KARAKOLDA.. MAİL ADRESİME BİLGİ VEREBİLİR MİSİNİZ?
———
Sevgili buRAK bu günün sayısını toplayınca önce 12 sonra 3 çıkıyor yani bildiğin üzere birlik ve bütünlük sayısı. Hani sen bize zor zamanlarımızda derdin ki bu kitabı okuduktan sonra,her şey ters gidiyorsa her şey yolunda DEMEKTİR…..
———
Memlekette olanlar malum.. baltayı çok fena taşa vuruyorlar bu defa. kaçacak yer de yok bu sefer!
———
HAKİKAT in sesi baş ağrısı yapar. Ne yapsalar susmaz. Buda geçer kardeşim yanındayız:(
———
Sismo yanıbaşında,sana Energi transferi yapıyorum..
———
metin ol az kaldı……… :) metin olalım az kaldı……… :)
———
Hayatımın değişim sebebi.bu dünyaya ya katlanma nedenim sabret sevgili ruh kardeşim…
———
Ve unutma benden bir parçada orada çünkü hepimiz birizzzz.Ve biz çok sayıdayız.
———
ÇOK ŞÜKÜR geçmiş olsun…
———
Hayırdır çıktımı?
———
EVET VE SERBEST……!
———

Çok şükür Çok şükür ve çok şükür…

———

DONA BÜYÜKSÜN BE:)

———

geçmiş olsun kardeşimize…her şeyde vardır bir hayır,buRAK da bunun bilincindedir mutlaka..seni seviyoruz kardeşim…

———
Neler ogrettin oradakilere:)

———

çok şükür:)

———

hayırlı olsun içeri alana içeride tutana bırakana bıraktırana…

———

gelmiş geçmiş olsun.

———

coook şükür yukardaki gerçekten adaletli :)

———

çok şükür :-)

———

olması gerektiği gibi ;)

———

Son yaşanan gözaltı olaylarıyla ilgili,sanıyorum bizleri bilgilendireceksin? buRAK özDEMİR’den bukadarmı korkuyorlar.?

———

Ne die gozaltina aldiklarini biliyorlar miydi ki serbest birakirken anlamis olsunlar,sonuc mutluluk verici cok sukur diyelim :) )

———

Geçmiş olsun…

———

Her şeyin ilahi bir nedeni vardır ve mutlaka gerçekleşmiştir..:) günlük olarak ise geçmiş olsun şükürler olsun….

———

Gerekçe neymiş,mümkünse bilmek isterim,geçmiş olsun.

———

Daha güzel bir haber olabilirmi bunun üstününe şükürler olsun…

———

Sizin yanınızda sizi sevenler ve en önemlisi dünya üzerinde onu en iyi şekilde anlatanatı olduğunuz Allah var daha ne olsun ki? çok şükür…

———

sevgili buRAK; unutma ki “her Sıkıntı BİR Nur Eşiğidir!” Sevgiyle kal..

———

OHHHH.Çok sevindim

———

Ay told yu meen! everiting vil bi orrayt!

———

geçmiş olsun

———

Geçmiş olsun.

———

Şükürler olsun :) )

———

Bu ne yaaa, içeri dışarı, gerizekalılar…açında iki satır buRAK özDEMİR okuyun belki bir yerleriniz aydınlanır maaz Allah.

———

Ayakları Tutmayankız ohhh beeeeee

———

Ben bunu çok beğendim

———

Hakkat ya şükürler olsunki sorgulayan o savcılar değilim,Allahım iyi ki beni Esin olarak yarattın,iyiki buRAK özDEMİR okuyorum Teşekkürler..

———

Siz zaten ozgursunuz her halukarda bence ,gene de fiziken gecmis olsun.

———

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup anlamaktansa kolaya kaçıp alıkoyanlar bize yaşattığınız aksiyonlar için tşk ederiz.) görünürde sadece buRAK özDEMİR var ya indigolar nolacak … yaşasın kurantum yaşasın kutlu doğum..

———

Şükürler olsun :)

———

Her şerden bir hayır dogar…bakalım bunun hayrı ne olucak

———

Satışlar ne zaman başlyacak

———

Ne zaman gözaltına alındın? neden neden neden? bilmeye hakkımız var

———

Özel seans veriyor. Tanrının planı.

———

Çok sevindim şükürler olsun::)

———

Yediğin içtiğin senin OLsun. Ne gördün onu anlat.. HOŞGELDİN KARDEŞ…

———

Bu da sevgilimin, telefonuma gönderdiği, bu anlamlı günde hiç unutmayacağım mesajı:

en guzel sevgililer gunu hediye 241x400 Ben bunları hakedecek ne yaptım...?buRAK özDEMİR bahar özDEMİR 

 

14 Şubat 2012, 22:32:47

Adnan Hodja…

Bir okuyucu dostumun bana ilettiğine göre Adnan Hodja bir yerde kendisinin öğrencisi olduğumu söylemiş. Her an annem olduğunu iddia edebilir, beni kendisinin doğurduğunu falan da söyleyebilir. Dikkate almayınız.

sevgiyle

8 ŞUBAT 2012, 01:17:28

Dar Dinlilik… Din-i Darlık…

Sayın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı;
Allah’ın insanoğluna verdiği özgür iradenin doğasıyla çelişerek
ve Allah tarafından HÜR yaratılmış insana belirl bir inanç elbisesi dayatarak
Haddinizi aştığınız konuşmanızı üzüntüyle izledik.
Sizi ivedilikle bir dindarın asla yüksünmeyeceği o ibadete çağırıyoruz.
Derhal Allah’ınızdan bağışlanma, ülkenizden özür dileyiniz.
TEVBE EDİNİZ.
Gidişiniz gidiş,
Diliniz barış,
Yolunuz insanlık yolu değildir.
Şahs-ı Manevi olmayı dindar olmakla eştuttuğunuz,
Dindar olmanın karşıtlığını ise madde bağımlısı olmakla harmanladığınız konuşmalarınızda
Yanlış anlaşıldığınızı düşünüyorsanız da TEVBE EDİNİZ.
Allah’ınızdan bağışlanma, ülkenizden özür dileyerek.
Öyle inançsız DarDinliler vardır ki.
Ve öylesine imanlı ateist adamlar vardır ki siz bunları bilemezsiniz. Anlayamazsınız.
Üstü kapalı olarak, imalar ve göndermeler üzerinden yapmış olsanız da
Nasıl insanların iyi insan ve hangi insanların imanlı insan olduğunu siz işaretleyemezsiniz.
Allah’ın HÜR yarattığı kullarını hiçbir dayanakla yaftalayamazsınız.
İmalarla buna teşebbüs dahi edemezsiniz.
Mecliste beşbin sandayeniz daha olsa buna elverişli ‘çoğunluğunuz’ asla yoktur. Olmayacaktır.
Bu tasnifi yapacak yer TBMM’nin değil Cenab-ı Allah’ın kürsüsüdür.
Sınıflara asılacak tahtalara bile ‘Akıllı’ vasfını yapıştırdığınız bu günlerde,
Sizi aklederek konuşmaya davet etmek görev ve sorumluluğumuzdur.
Siyasetin fırtınalı yelkenlerinde,
konudan konuya atlayarak kendinizi soktuğunuz bu en tehlikeli denizlerden derhal çıkınız.
Gaflete düşmeyiniz, Aklınızı başınızdan asla ayırmayınız.
DinDar olmayanlara uyuşturucu kullandıran o inanç sisteminize de söyleyiniz;
Yeryüzünün en fazla uyuşturucu kullanan ülkelerinden en başlıcası DinDar İran’dır.
Ve HaşHaş’ın anavatanı da köktendindar Taliban Afganistan’ıdır.
Adaleti tesis etmek üzere aldığınız bir yetkiyi,
bizatihi adaleti ihlal etmek üzere kullandığınızda
Allah’ın Yüce ve Şaşmaz İLAHİ Adaletini yerine getirecek olan ‘yargıçlar’
Sizin partinizden seçilmeyecektir.
İşte bunu hiç unutmayınız…
Levh-i Mahfuz Haddini Aşan Başbakanlar Güncellemesi.
1 Şubat 2012, 01:03:24

2012 Beyaz Afetle Başladı…

2012′yi dünyanın sonu zannedenlerimiz fena halde yanılıyor. Sonu değil BAŞI. Dünyada hayat bu yıldan itibaren yaşanmaya başlayacak. Sancılarla dolu bir yeni doğum…
Köyevindeyiz. Bahçede karın yaklaşık 1 metre olduğu yerler var. Kar küreme aracı yolumuzu açtı. Gittiğinde yol tekrar gidilemez haldeydi. Ömr-ü hayatım böyle bir manzarayı ilk defa görüyor. Dışarıda buzul çağı görüntüleri hakim. Dışarıdaki hayvanlarımız için endişelerimiz var. Dışardan şimdi geldim. Yağlı yiyecekler servis ettik köpeciklere. Ardından kitap kolilerinden oluşan bir yer yatağı ve üstüne kalın bir eski perdeden yapılma yatak takımı. Derme çatma olsa da tahtadan bir çatıları da var tepelerinde zaten. Onlardan keyiflisi yok. Bir de herşeyden önce, birinin onlarla ilgileniyor olması, işte buna yanıp tutuşuyor köpek kısmısı. Kedi kısmısını hiç sormayın. Arabamın dönen tekerlerine sürünüyolar cilve yapacaklar diye. Kızdırıyolar insanı. Kendi yavrularının derdine düşmekten kavrulmuş insanlarla dolu bir gezegende yaşadıklarını zannetmeleri ne kadar da doğal. Fakat bu gerçek değil pek şükür. Sorumlu nesil. Çoğunluktayız…
Kedilerin mamalarını verdiğim sırada ilginç bir şey oldu demincek. Mamalarını daha bitiremeden bembeyaz olmuşlardı. Benim kara kedi sevgilim dahil. Beyaz kediliği deneyimliyo bi kaç gündür.
Parmak çocuğu dışarı çıkardık bugün. Dışarıyı görsün. Hava alsın diye. Öyle bir sarmalanmış ki, sadece gözleri açıktaydı. Nasıl bir soğuk varsa, yanakları soğuk yanığı olup kıpkırmızı olmuş. Kırmızı elma-cık kemiğiyle pek de bi tatlı oldu. Felaket isyancı bir ruh. Evde bir bağırmaları var. Yakınmak falan değil. Tamamen eve nizam vermek amaçlı. Bi de ben buna 6-7 aylıkken eeeeh demeyi öğrettim. O gün bugündür herşeye eeeh diyor. Bi de şaşırma aaaa’sı. Bu ikisi yeter de artar. Yeri geldi mi aaaa diycen yeri gelince de eeee. Hani peşinden ‘yeter be’ gelen eeehhlemelerin eeee’si işte. Durup dururken komik bir surat eeeeh demeye başlıyor. Herkes ona bakınca basıyo kahkahayı. 7-8 aylıkken dedesi bunu ensesinden öpmüş. Fena halde huylandırıcı şekilde. Dönüp arkasına öyle bi bakmış ki babam büzülmüş hafiften. ‘Nasıl baktı bana öyle?’ diyor. Haktan efe diyor o günden beri. Hani babası azıcık isyancı da, bunun anne tarafından dedesi de bildiğin mafya öncesi dönemden gerçek bir kabadayı. Sonumuz hayrolsun :)
Annesi, benim gözlemim muhteşem bir anne. Fakat çocuk sabah kalktığında bab-ba diyor, bilmem anlatabiliyor muyum :) Annesi elinde kitaplar, internetten araştırmalar, oynamalar, oyuncaklar, şunlar bunlar, neler neler yapmalar… Tamam da benden alıp oynamaya başladığı pet şişenin tadını hiçbir oyuncak vermiyor ona. Bunu hissedebiliyorsun. Annesi muhteşem fakat daha şu uzman şunu demiş bu uzman bunu demişlere ihtiyacının olmadığının uzmanlığını yapmakta şu ara. Çocuğun için her ne arıyorsan, o senin içinde. O senin içinde olması gerekenler de Levh-i Mahfuz’un içinde. İşte o kadar. Şu çocuk süreci, Levh-i Mahfuz’un yepyeni taptaze bir doğrulaması oldu ya… Bir kere daha başımın tacı oldu o kitap. İçinde ne yazıyorsa kökünün kökünün köküne kadar doğru. 5 senedir günün 24 saati sorgulanır, masaya yatırılır, her olayda hadi bakalım buna da cevap ver diye, test sıvılarına batırılır batırılır çıkarılır mı? Bir kitap sosyal, ekonomik, siyasal, ruhsal vesaire her olaydan daha da büyüyerek çıkar mı? Beyaz afetlerin, siyah kedilerin, haktan efelerin diyarından şimdilik bu kadar :)
:sevgiyle

27 Ocak 2012, 01:20:29

Levh-i Mahfuz baskısına ulaşmak isteyenler için önemli bir bilgilendirme…

O kadar o kadar çok soruldu ve ben aylardır bu sorulara ancak şimdi yanıt verebiliyorum. Çünkü yeni netleşti. Şimdi. Levh-i Mahfuz’a tekrar erişebilmek için yol haritamız şu şekilde:
Doğumgünü Elektro Kitapçı, önümüzdeki hafta insanlıkla buluşuyor. Dünyanın en yüksek e-kitap standartlarına sahip olan sistemimiz bir kaç tıkla herşeyi halllediyor.
Doğumgünü Elektro Kitapçı, haftaya açılır açılmaz rengarenk tasarımlı Levh-i Mahfuz E.Ş.’yi bir kaç tıkla anında okunabilir hale getirecek. Elektronik kitaplarımız Adobe firması ile gerçekleştirdiğimiz ortak çalışma sonucu, dijital telif hakları korumalı, kontrollü kopya formatında okuyucuyla buluşacak.
Elektro kitaplarımız tüm cihazlarda okunabilecek. Mac, PC, iOS (Iphone, Ipad, Ipod) ve Android’li tablet ve telefonlar. Ayrıca çoğu ekitap okuyucu da uyumlu cihazlar listesinde. Okuyabildiği formatlar arasında ADOBE DRM bulunan bütün cihazlarla uyumlu. Cihaz konusunda da önemli yeniliklerimiz sürprizlerimiz olacak.
Yaklaşık 1 yıl aradan sonra okuyucularla yeniden buluşacak olan Levh-i Mahfuz’un önümüzdeki hafta çıkacak olan E…Ş…  versiyonunda düzenlemeler dışında ek bir içerik olmayacak. Fakat ne var ki, önümüzdeki hafta çıkan E.Ş. versiyonu alanlar, güncellenmiş versiyonu da otomatik olarak satın almış kabul edilecekler. Çıktığında o da bilgisayarınızda olacak. Ek bir ücret ödemeden.
Ve bundan yaklaşık 1 ay kadar bir süre sonra, yeni sayfaların eklendiği Levh-i Mahfuz’un 2.5 versiyonu kağıt baskı olarak kitapçılardan da elde edilebilecek. Kitabımıza herkesin ulaşabilmesini sağlamak adına elektronik versiyonun fiyatı, kağıt baskı fiyatının yarısı olacak.
Not: Hasarlı Kurantum satışları da yolda.
Yüzlerce yenilik içeren yepyeni bir dünya yarattık. Dünyanın dört bir yanındaki yazılımcı arkadaşlarımızla. Anlat anlat bitmez. Dünyada bilgisayarla ve elektronikle ilgili olan biteni dakikası dakikasına izleyen bir manyak olarak şunu kesin olarak söyleyebiliyorum. Önümüzdeki günlerde birer birer paylaşacağım bu yeniliklere ve özelliklere sahip dünyada bir başka kitap daha bulunmamakta. Tüm bu çalışmaların arasında arta kalan birkaç dakikalardan Levh-i Mahfuz için yeni yeni sayfalar ortaya çıktı. Ne kadar ne kadar birikmiş ve Levh-i Mahfuz’u ne kadar ne kadar özlemişim. Tanıtacağım yeni özelliklerle kitabı gerçek anlamda ilk defa okuyor olduğunu farkedecek pek çok dostlarımız. Heyecanım doruk noktasında, laf aramızda parmak çocuk 1′i doldurdu 2 yaşına bastı stop.
:sevgiyle

7 OCAK 2012, 12:47:07

Kıskançlık Üzerine Bir Kurantum Güncellemesi…

Bizim evde hayatla ilgili, insanlarla ilgili önemli bir sohbet oldu. Bahar’la konuşuyorduk. İhtiyaç üzerine, insanlardan ve olaylardan bahsederken, birbiriyle ilgisiz olayların kıskançlık torbası içinde toplandığını farkettim. Birbiriyle ilgili ilgisiz pekçok şey tek kelimeyle adlandırılır haldeydi. Yaşam biçimimize şekil veren modernizmin anadili İngilizce’den farklı olarak, içinde yaşadığımız Türk-İslam medeniyetinde, farklı kıskanımsı olgulara farklı teşhisler yapabilmemizi sağlayacak farklı kavramlar var. Bunları bir cetvelin üzerine dahi yerleştirebiliriz. Birbirlerini o kadar tamamlamaktalar.
Kıskanmanın 2 farklı formasyonu:
1. Gıpta.
2. Haset.
GIPTA senin birisine imrenmen… Ya da birisinin sende olanlara öykünmesi. Gıpta, istemenin farklı bir çeşidi. Hayal kurarak değil, görerek istemek. Birinde gördükçe istemek. Gıpta, kendi formasyonu içinde pozitif yük taşımakta. Gıpta, olumlu ‘kıskançlık’. İstemenin en muhteşem şekli olmasa da, kendi isteklerini başkaları üzerinden değil kendi ruhun üzerinden tanımlamak varken gıpta, az gelişmiş bir talep teknolojisi olsa da, sonuçta o bir isteme biçimi.
Yabancı dil konuşabilen insanlara gıpta edip, imrenebilirsin. Bu bir kıskançlık olarak değerlendirilemez. Ya da örneğin bir insan kardeşinin geldiği yerlere gelmeye imrenebilir. Üzerinde tereyağ gezdirilirken bir iskender tabağı görürsen onu da isteyebilirsin. Gıpta, insanın çok fazla da elinde olan birşey değildir. Sevdiğin bir yemeğin ağzını sulandırması kadar refleksiftir. Çok donanımlı bir ruh, gıptaik istemeyi hayatından söküp atabilir. Atabilir. Atamamış da olabilir. Kıskançlığın diğer formasyonuna bakılınca, gıptadaki masumiyet çok net çıkar ortaya.
HASET… Kıskançlığın magma tabakası. Haset, cehennemî istek. Gıpta ederek imrenmek ne kadar masum öykünmeler içeriyorsa, Haset bir o kadar negatif titreşimlerle dolu. Haset, bir başkasında olana isyan etmek. Gıpta ‘Bende de olsa…’ demekken, Haset daha ziyade ‘Onda da olmasın!’a odaklı. Haset, isyanın en tehlikeli biçimlerinden biri. Negatif titreşen isyan… Dünyanın düzenine isyan etmek insanda pozitif eylemler meydana getirici olsa da, hasedik isyanın ortaya pozitif bir eylem çıkardığı görülmemiş durumda. Haset, kifayetsiz bünyelere özgü olduğu için ciddi risklerle dolu.
Ortada çok net bir durum var. Seninle bir rekabeti var. Ve birşey sende var. Onda yok. Acilen eşitlenmeniz lazım. Çünkü onun nefsi ona böyle emrediyor. Önce eşitleneceksiniz, sonraki aşamada da o sana üstün gelecek… Peki bu eşitlenme nasıl olacak? Muktedir insanlar haset etmezler. Onlar yapabilir ruhlardır. Sadece yaparlar. Gıpta yoluyla da ilham alabilirler. O ilhamı hayata geçirmekte hiç de zorlanmazlar. Cehennemî istek olan hased, kifayetsiz bünyesinden ötürü sende olanı senin elinden alarak ya da yere düşürerek onu kırarak seninle eşitlenmeye çabalar. İki bebek yanyana oynuyorlar. Birisi birinin elindeki oyuncağı elinden alıp, kendisi oynamaksızın yere atıyor. Ve üstelik bu bir sefer olmuş birşey de değil. Bu onun oyun oynama biçimi… Amaç, o oyuncakla kendisinin oynaması değil diğer bebeğin oynamaması… İşte bu, hasedin ilk ayak sesleri. Daha o günlerden birşeyler yapmaya başlamalısın. ‘O oyuncakla ben oynıycam işteee’ diyerek oyuncağı aldı ve kendisi oynamaya başladı. Bu çocuksu bir bencillik içeren, prematüre bir gıpta formu. No problem. Bu cimcimeliği, kardeşi seviyor diye gidip kardeşinin tavşanını boğan çocuklarla aynı torbaya koyamayız, koymamalıyız.
İnsanların sana yaklaşımları veya senin insanlara yaklaşımında çok önemli tahliller sonuçları içeriyor bu iki kavram. Gıpta——————–Haset cetveli. Bu cetvelle insanlarla ilişkilerimizi somut olarak ölçebiliriz. Çünkü kıskançlık olgusuna bu gözlükle baktığında, meseleleri sıfır hatayla ayıklama olanağına sahipsin. Herşey o kadar somuttur ki. Objektivitenin doğru yerlere zumlar, doğru yerlere odaklanırsan. Yeşiller bu yanaaa, kırmızılar bu yanaa. Çok kritik olduğu kadar, çok eğlenceli bir testtir bu.
Bu oyunun sonunda, isteklerinden dolayı masum insanları yargılayıp durduğun çıkabilir ortaya.  Ya da sevdiklerim başlığı altında hayatına girmiş nice Brütüs’lerle tanışabilirsin.
BONUS: Kıskançlık olarak adlandırılan bir üçüncü durum ise genellikle sevgililer/eşler arasında ortaya çıkan ve ‘kıskançlık krizi’ olarak yaftalanan durumlardır. Paylaşamama sendromunun kıskançlık zannedildiği durumlar. Bir insan seni paylaşamıyor. Ya da sen bir insanı paylaşamıyorsun. Hepsi bu. Ne gıpta ne haset bu olguyu açıklayamaz. ‘Paylaşamıyorum arkadaşşş… İşte o kadar.’
Burada da ihtiyacımız olan bir paylaşım analizi. Hangi rol, hangi rol ile neyi paylaşabilir neyi paylaşamazın analizi. Ruhun yeni anayasası Levh-i Mahfuz, bunun için harika bir yol haritasıdır. Özgür iradenin ne olduğunu bilirsen, özgürlüğünü güvence altına ancak bu yolla alabilirsin. Unutmayalım. Bir ülkenin sınırlarını güvenlik altına almasının birinci adımı, o ülkenin sınırlarının nereler olduğunu bilmesinden geçer. Önce Misak-ı Milli’ni tahtaya çizer, ancak sonra Kurtuluş Savaşı’nı verirsin…
Kişilerin kişiler üzerindeki hakları üzerine bir örnek. Bir sevgili, kendi sevgilisinin cinselliğini kimseyle paylaşmama hakkına yüzde bin sahiptir.Bir paylaşım ihlali durumunda aynı yatağı hatta aynı evi paylaşmama hakkına da yüzde bin sahiptir. Kullanır kullanmaz, biz elimizde kalem kağıt, insanları kesip biçerek, kimsenin arasına giremeyiz. Biz ancak onlara ancak haklarını okuyabiliriz. Hangi haklarından ne şekilde yararlanacaklarına kişiler kendileri karar verirler.
Bir sevgilinin, sevgilisinde paylaşmamaya hakkının olmadığı durumlar da hiç az değildir. ‘Ben senin kimliğini kimseyle paylaşmıyorum’ hakkı hiçkimsede yoktur örneğin.
Bir kadın oyuncu. Bir erkek oyuncu ile bir film setinde tanışıp evlenmekte. Ve sonrasında artık evli olan kadın oyuncu hiçbir ekranda, hiçbir perdede görülememekte… Oyuncu adam her yerde, arz-ı endam etmekteyken hem de. Belli ki birileri karşısındakinin kim-liğini elinden alma hakkının olduğuna inanmış ve karşısındakini de buna inandırmış. Böyle bir durumda, bir aile sorumluluğu taşıyan bir kadının kabul etmemesi gereken roller olabilir ve eşi olarak bunu kendisinden isteyebilir. ‘Şu sahnelere sahip şu rolü oynamanı eşin olarak istemiyorum’ demeye hakkı yüzde bin vardır. Ancak, ‘Senin oyunculuk yapmanı istemiyorum’ deme hakkı yoktur. Hiçbir irade, hiçbir diğer iradeyi kendi varoluşundan koparamaz. Meslek de varoluşun bir parçasıdır. Burada sıralamamızın hoş olmayacağı ayıplı meslekler dışındaki meslekler, kişi onu gerçekten seviyorsa, onun varoluşundan bir parçadır. Koparılamaz. Kopması ancak kendi isteksizliğiyle, kendi iradesi çerçevesinde gerçekleşebilir. Muhafazakâr kesimlerde kadının, eş kıskançlığı nedeniyle kumaşlara büründürülmesi bir kimlik ihlalidir evet. Fakat kimlik ihlali, sadece muhafazakâr kadınların uğradığı bir zulüm değildir. Not olarak belirtmekte yarar vardır, başı açık kadın özgür kadın demek değildir. Özgür kadın ile Özgür kadın, nelere hakkının olduğunun nelere hakkının olmadığının bilincinde olan ve hakkının oldukları üzerine yılmaz savaşlar vermekten kaçmayan kadın ya da erkektir.
Kim gıptaist?
Kim hasedkâr?
Kim yuvasının b1rliğinin peşinde?
Kim özgür kelle avcısı?
Senin ruhuna özel bir KİM KİMDİR? rehberi…
Yeni yılın ilk işi.
sevgiyle
buRAK özDEMİR

29 Ekim… (devam)

Okuycu ailemizde 29 Ekim yazısından çok mutlu olan dostlarımız olmuş. Mutsuz olanlarımız da olmuş haliyle. Onların mutlu, mutsuz nefeslerinin her bir zerresi benim için değerli. Nerede duracağımızı bunlar belirlemiyor olsa da.
Ortasından ikiye bölünmüş bir dünyanın, bir ülkesindeyiz. Bir gün sağ kolumuzu tedavi ederiz. Sol kolumuz bize kızar. Bir gün de sol kolumuzu tedavi ederiz. O zaman da sağ kolumuz bize kızar. Bu tedavi tam anlamıyla bittiğinde, işte ancak o zaman gereği gibi anlarız birbirimizi. İki sağ el ya da iki sol tokalaşamaz. Tokalaşmak için karşıt iki el gerekir.
İnsanları ve yaşam biçimlerini etiketleme yoluna gitmeyiz. Fakat bazı durumlarda, konu-konu-içinde durumlarda mevcut etiketleri, meramımızı tam isabet ettirebilmek adına kullanırız. Modern / Muhafazakâr etiketleri de bunlardan ikisidir. Etiketlerin olmadığı bir dünya için savaşıyoruz bu doğru. Lakin an itibariyle, bu ayrımlar da yaşadığımız hayatın bir diğer gerçeği. Muhafazakâr adlandırdıklarımız sıfır modern değiller. Modern dediğimiz insanlar da kafalarını laciverte boyayıp gezen marjinallerden değiller. Onların da kendi muhafazakârlıkları var. Bu kavramları telaffuz ettiğimizde herkes yazının kendi haritasının neresinde durduğunu anlayabiliyor. Önemli olan da bu.
Levh-i Mahfuz okuyucu ailesiyle ne kadar gurur duyduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Bu insanlar, ağırlıklı olarak haritanın modern tarafında durmalarına, şu anda ülkeyi yöneten siyasi anlayışla normal şartlarda taban tabana zıt bir duruşta olmalarına rağmen, Levh-i Mahfuz’un ‘onları anla’ demesiyle, muazzam bir anlayış içindeler. Empati-Sempati kuruyorlar. Her iki perspektife de haiz olabilmek için fazladan gayret sarfediyorlar. Fakat herşeyin de bir sınırı olmalı. 29 Ekim’in zayıf gerekçelerle iptal edilmesi, artık son noktadır.
Bu insanlar, muhafazakâr dostlarımız, kardeşlerimiz en başlarda ‘değiştik’ demişlerdi. Onlara ‘hayır sizler değişemezsiniz’ denilmişti. Biz değiştiğini ifade eden herkese şans verilmesinin yanında olduk. Ben, gelişime taparım…. Ben, değişim tanrısının bir kuluyumdur. Değişim için savaşım, nefesimden de uzun olacaktır. Sadece muhafazakârlar değil. Bu evrenin herhangi bir köşesinde, her kimin değişim ve gelişim adına bir ihtiyacı, bir sıkıntısı varsa benim canım artık onundur. Başka özel bir sebebi yoktur. Bir de Türkiye’mizin özel rolüne verdiğimiz bir değerdir. Hayat bir teori değil. Şu anda masada bir hayat kurgulamıyoruz ve bu hayat ileride şu şu tarihte hayata geçecek birşey değil. Hayat, şu anda halihazırda yaşanan bir süreçtir ve biz Levh-i Mahfuz teorisiyle zihnimizde yeni bir hayat inşa ederken,, dışarıda halihazırda yaşanan bir hayatın sürüp gittiğini unutamayız. Sen, zihninde belli bir yere geleceksin bir süre sonra, birşeylere alışıyorsun. Fakat dünyada da yaşanan birşeyler var. Sen hazır olmadan da biz bu gelişmeler için hazır olmak zorundayız. Hazır olduğunda hak vereceksin fakat senin hak vermeni bekleyemeyecek kadar aciliyet taşıyor bazı konular. Özellikle Ortadoğu-Türkiye-Muhafazakârlık/Modernlik buluşması. Sen hazır olana kadar, hazır olan bizle hemfikir olmaman en başından beri olasılık dahilindedir. Bize kızacağın da ihtimal dahilindedir. Bir gün yeniden buluşacağımız da… Sen hazır olduğunda.
Cumhuriyet bayramlarından ne nedenle olursa olsun vazgeçiş, bizim müspet değişim tanımlarımızın içine girmez. Evet merhum Ecevit de iptal etmiştir. Fakat o deprem Ağustos 1999 depremidir ve askerlerimiz geçit töreninde boy göstermek yerine, enkazda vatandaşının yanında olmak isteyerek kendisine başvurmuşlardır. Zaten, o günleri hatırlarsanız kutlama yapmak için hiç de doğru bir zaman olmadığını da hatırlarsınız. 17 Ağustos, Van’la kıyaslanamaz. Van’da geç kalan, uyuyan bir devleti, bir millet ayağa kalkarak uyandırmıştır. Bu gelişme de göstermiştir ki, Türkiye’de devletinden daha büyük bir millet vardır. Ve ne ilginçtir ki, Van depremindeki doğu-batı kucaklaşması, Cumhuriyet bayramını belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız ölçekte anlamlı kılmıştır.
Bölgemiz ülkelerinden Tunus, ilk defa seçim yapmanın coşkusunu yaşadı. Libya… Kaddafi’yi öldürdüler, bunu kutluyorlar. Kaddafi, iyi bir ölümü haketmemiş bir insan da olsa hunharca bu ölüme tanık olmayı bizler haketmemiştik. Onun ölümünün onlar için anlamı büyük ve bunu anlayabiliyoruz. Tunus’u, Mısır’ı, Libya’yı selamlayan, kutlamalarını kutsayan sen nasıl oluyor da dünyada bir başka örneği daha olmayan bir Cumhuriyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikayesini küçümsüyorsun. Münasebet yoksunu bakanlarının eliyle ‘Ne yani resepsiyonlarda kahkahalar mı atsaydık?’ düzeyine indiriyorsun bu kadar insanın can vererek meydana getirdiği bir varoluşun yadedilmesini. Ankara’nın kahkahalarını bilemem, ağlayanlar daha çoktur millet nezdinde o günde.
Coşkulu Arap ülkelerine laik cumhuriyeti tavsiye edersin. Hali hazırdaki yeryüzünün tek Müslüman laik Cumhuriyet’in kutlayıcılarına da ‘dağılın evinize’ dersin. Bu şizofreni, artık kaldırılabilir limitlerin çok üzerine çıkmıştır.
Ortadoğu merkezindeki gelişmeler, bölgede Müslümanlık ile Modernite’nin buluşması, birleşmesi ve senkronize olması yönünde. Ve Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi içindeki modernitenin kalbinin kazanmadan, onlara karşı hoyratlıklarına ket vurmadan, Ortadoğu sahnesinde rol almayı istemekte.
Ergenekon davaları, Balyoz davaları, hepsine inandım, beklentim hepsinden halâ büyüktür. Masumlar bir an önce kenara ayrılsınlar ki, suçluları görebilelim demişimdir. Bunlar nereden çıktı canım şimdi diyenlerden olmamışızdır. Ama velakin. Denizli Fenerli bir davada, bir toplumun gözünün içine baka baka, birilerinin dışarı çıkarılması, herşeyden önce, istendiğinde insanların tutuksuz da yargılanabileceğini göstermiştir ki bu, Ergenekon ve Balyoz davasının özüne inanan insanların vicdanını korkunç bir ölçekte rahatsız etmiştir. Kimi insanların hakkındaki suçları öğrenemeden ölülerinin hapisten çıkabildiği bir süreç, ihanete uğratılmıştır. Bir grup cemaat insanını korumak kollamak adına. Bu insanlar size gerçekten bu kadar yakınlardıysa, onlara ‘Ülkemizdeki adalet duygusunun yara almaması adına sizi içeride tutmak zorundayız. Bunca insan içerideyken sizi çıkartamayız. Bunu anlayışla karşılayacağınıza inanıyoruz.’ diyebilmeliydiniz. Diyemediniz. Kendi davanıza sekte vurdunuz. Kendinizi sırtınızdan harakirilediniz.
Ortadoğu’daki yeni şekillenmelerde kimi yerli ağızların kenarından emperyal salyaların süzüldüğünü çok iyi biliyoruz. Yüce Allah o insanları, sizin yayılmacı öykülerinizi gerçek kılmak için serbest bırakmadı. Türkiye ilham verecek. Yol gösterecek. Uluslararası arenada ses verecek. Bu kadar. Bitti. Ötesi yok. Suriye Türkiye’ye bağlanmayacaktır. Suriye, kendine bağlanacaktır. Ötesi yoktur. Beyler ve Bayanlar. Tanrımızın planını çarpıtmayalım. İnsanî değerlerimi Milliyetçi dürtülerimize kurban vermeye kalkmayalım. ‘Osmanlı ruhu’ sözünün, bir mecazın ötesinde kimi insanlar tarafından çok farklı beklentilere büründürüldüğünü gözlemliyoruz.
Türkiye, modernite ile sıcak teması önce kendi içinde yaşayacak, ondan sonra Batı ve Doğu ile buluşmasında öncülük üstlenecek. Plan ve uygulama bu kadar basittir. Ortadoğu turları, lider zirveleri bunlar turistik birer gezidir. Master plan, gündemin arkasında işler.
Türkiye ‘arabulucu’ olmayı bir hobi haline getirdi. Herşeyde arabulucu olmak istiyor. Arabulunca ya da ara-arayınca çok mutlu oluyor…
Kiminle? Önemi yok. Bizi çağırın yeter. İsrailli tır şöförüyle, Filistinli bir otobüs şöförü Amerika’da çarpışsınlar meselâ. Buraya yazmaktayım. Sayın Dışişlerimizi bakanımızın adamları hemen orada biter.
- Arabulucu lazım mı abi?
Kimse Türkiye’yi kendi zihninin küçük rollerine sıkıştıramaz. Türkiye ara-bulucu değil 2012 sonrasının dünya-birleştiricisidir.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki o ‘endamlı’ kalıbının içi, Türkiye’nin modern+muhafazakâr hamuruyla doldurulmazsa bu, içi boş bir maket olmaktan, birkaç sararmış afiş asmaktan öteye gidemeyecektir.
Bu samimiyet olmayınca, Türk dış politikası yararlanmacı, fırsat kollamacı bir çehreye bürünüyor. Yararlanmacılığı, yanlışlıklar takip ediyor. Bir Türk vatandaşı olarak, iki elimin sorumlularının ölene kadar yakasında olacağı bir durum da NATO Füze Kalkanı anlaşmasıdır. Demokrasinin yakışanı, eğer niyet gerçekten demokratikleşmekse böylesi kritik, kadersel bir seçimin referanduma götürülmesi olurdu. Referandum olmayacaksa da bunun bir alt adımı olan, kamuoyunu seçeneklerimiz konusunda bilgilendirmek ve Türk milleti’nin genel eğilimini bir karara dökmek olurdu. Batı ile doğunun arasında kalmış bir Türkiye, neyin seçimini yaptığından haberi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğini bile oyladık. Yüzlerce yıllık komşumuz İran İslam Cumhuriyeti’ni düşman ilan etmeyi mi tartışmayacaktık? Lisan-ı münasiple sormuyorsan, bilgilendirmiyorsan Karayılan’ın yakalanmasının – serbest bırakılmasının gargaraya getirilmesine de kızmayacaksın o zaman.
Türkiye’nin son dönemde İsrail’e karşı sergilediği tavrı da samimi bulmadığımızı ilan ederiz. Mavi Marmara’nın üzerinden bir yıl geçmişken bir anda bir öfke kampanyası başlatıldı. Kodum mu oturtan bir devlet sesleri çıktı birden bire. Donanmamızın İsrail kıyılarına gidebileceği falan söylendi. Bunu biz bir yıl önce Mavi Marmara günü yazmıştık zaten. O gün gitmedi bugün neden gidiyor? Gitmeyeceği güvencesi Amerikalı makamlara zaten verilmiş de, gidebileceği neden bugünlerde dile getiriliyor? Bayram değil seyran değil bu öfke köpürtmesi nereden çıktı? dedikten kısa bir süre sonra gerçekle karşılaşıverdik. Türkiye füze anlaşmasıyla, düşman bellediği İsrail’i bir nevi Misak-ı Milli sınırlarına alıvermişti. Şu haberi Gırgır’da okusaydık, bu kadar komik olamazdı. Füzel kalkanları Türkiye ile Amerika işbirliğiymiş. Bize, İsrail’in bu bilgilerden yararlanmayacağı güvencesi verilmiş… Vay canına. Kurulduğu günden bu yana İsrail, herşeyi Amerika üzerinden yapmadı mı? İsrail’in can düşmanını vur. Sonra da bunun İsrail’le ilgisi yok, biz bunu Amerika için yaptık de. İran’ın Amerika’ya hangi zararı dokunmuş? Amerika’nın ve dünyanın İran’la tek meselesinin adı İSRAİL’dir.
Arap baharı, üzerinde Tanrı’nın elinin olduğu, bağımsız, samimi bir harekettir. Ve fakat dünyada, bu hareketten farklı sonuçlar elde etmek için bazı farklı planlar döndürülmekte. Kendi modernleriyle barışmamış muhafazakâr Türkiye hükümeti, bu eksiğinin bedelini bu karanlık planların saf uygulayıcısı konumuna düşmek tehlikesiyle ödemek üzere. Füze kalkanı meselesine bulaşmış olmamız bunlardan sadece biri.
Bu karanlık planlardan bir aşaması geçtiğimiz günlerde Amerika’da ortaya çıktı. Bir İngilizle bir Fransız Bir Alman meyhanesine gidip birer Rus votkası istemişler gibisinden bir fıkra olmalıydı bu: İran’lı ajanların Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne Amerika’da suikast düzenleyeceği haberi. ‘Kıskıvrak yakalanmıştı’ İranlılar… İran’ın açıklaması da güzeldi hani. ‘Yahu biz öldürmek istesek Arabistan’ın kralını öldürürdük. Ne işimiz var Büyükelçiyle? Ve bu işi neden ABD’de görecekmişiz ki?’ gibisinden birşeyler dediler. Bunda şaşıracak birşey yoktu aslına bakarsanız. ‘Düşmanı olmayan Arabistan, ABD’den 60 milyar dolarlık silahı niye alıyor? Tabi ki, İran’la dövüştürülmek için.’ diye yazmıştık çok önce. Suikasti önleyenin ABD olması da ayrıca güzeldi. Yazılan senaryonun bir gereğiydi haliyle. Tutttmasaydım düşüyordun efektiydi.
Amerikan dizilerini takip edenlerimiz dikkatli olsunlar. Şu sıra, ‘İranlı pis katiller’ gene cirit atmaya başlayacaklardır. Hatta, İran Arap Baharı’na karşı filmleri de karşımıza çıkacaktır. Sakın İran. Sakın. Bu oyuna gelme. Arap Baharı’nın yanında yer al. Türkiye’nin şu haliyle, dünya barışına gereken katkıyı yapması mümkün değil. Türkiye yeterince modern değil, o yüzden yeterince muhafazakâr olan sana çok iş düşecek önümüzdeki dönemde. Dünya barışı adına ayakta kalmalısın.
Türkiye’yi yöneten siyasi bilinç, güce inanıyor.’Halkımızdan aldığımız güçle buradayız’ diyerek koyuldular zaten işe. ‘Herkesin değişmesi ve bunun sonucunda herkesin kardeş olması’ gibi bir vizyonları yok. Diğerlerinde var mı? Onlarda da yok. Ama onlar iktidar değiller. Her maymunun bir kıçı var ama sadece ağaca çıkanınki görünüyor. Yapacak birşey yok. Eleştirileri dinlemek uyarıları almak, o ağaçta olmanın bir bedelidir. Ya dinleyeceksin. Ya da hiç boyundan büyük ağaçlara çıkmayacaksın.
Başımızda falanca parti olsaydı, bunlar böyle olmazdı diyebileceğimiz bir durum da yoktur ortada ve bu nedenle bu yazılarımız ‘siyasi’ içerikli yazılar değillerdir. Onlarca farklı siyasi fraksiyon vardır ülkemizde. Biz sadece ‘Türkiye’nin resmî politikası’ sıfatıyla hareket edenleri muhattap alırız. Destekleyeceğimiz yerde desteğimizi verir, uyaracağımız yerde de uyarılarımızı yaparız. Dinlemek ya da yıkılmak onlara kalmıştır.
Ne kaaa köfte, o kaaa güç… Geçtiğimiz günlerde siyasi hükümetimize, Ortadoğu’daki gücünün sınırlarını gösterdiler ve sıtmaya razı ettiler. Amerika Suriye’ye Türkiye’yi yolladı… Türkiye delikanlısı da pek bi mutlu oldu bu teveccühten. Türkiye gelişiyor, artık dünya arenasında söz sahibi oluyordu… Herşeyden önce birisi ARABULUCU MU LAZIM DEMİŞTİ?
Sonra olmadı… Türkiye Suriye’yi ‘güçlü’ sözleriyle ikna edemedi. Etmesi de gerekmiyordu. Esad, Türkiye’nin öncülük ettiği bir değişime evet deseydi, defteri asıl o gün dürülmüş olurdu. Suriye’de işler, Türkiye’nin dışındaki ‘güçler’ eliyle nihayetlenecek. Başbakanımız, güce inandığı sürece bu olan biteni çözümlemesi ve bu planın dışında kalacak stratejiler geliştirmesi de mümkün olmayacak. Amerika dediğimiz ülke, ZEKÂ’dır. Ulusal planları, hareketleri, düşünceleri, manevraları çok sofistikedir. Meselelere düz bakan birilerine rastladıklarında hiç affetmezler. Tayyip Erdoğan zihnini simule etmekle görevli bilinçler üzerinde test etmedikleri hiçbir öneriyi getirmezler Başbakan’ın önüne. Bu simulasyon tuzaklarına düşmemenin tek yolu, gelişen bir bilince sahip olmaktır. Simulasyon yönteminin tek kör noktası budur. Senin nasıl, ne kadar ve ne yönde gelişeceğini hesab edemez. Spekülatiftir herşeyden önce. Metodolojinin doğası gereği seni olduğun sen olarak kabul etmek zorundadır. Bir devlet başkanı olarak, Amerika’nın bu tuzaklarından sağ salim çıkmanın yolduğun olduğun değil olabileceğin kişi olmaktan geçer.
(Devam edebilecek)
****
2 Kasım 2011, 13:21:51

29 Ekim ve Yeni Bir Başbakan Yazısı…

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Törenlerinin iptal edilmesi ne kadar doğal? Gerçekten Van Depremi nedeniyle mi, yoksa değişim için fırsat mı?
notu 29 Ekim ve Yeni Bir Başbakan Yazısı...

Dindar-muhafazakâr kesim, Cumhuriyet Bayramlarından hazzetmiyor. Terör ve deprem, sadece birer bahane. Bir cumhuriyetin, Cumhuriyet’inin kuruluşunu kutlamaması gerçekte hayal dahi edilemez. 24 asker kaybımızdan sonra muhalefetin iktidarı istifayı düşünmeye çağırması elbette ki, PeKaKa isimli örgütü onore edici bir davranıştı. Sayın Başbakan, muhalefetin bu aldanışını gündeme getirdikten birkaç gün sonra, kendi eliyle terör örgütüne tarihinin en büyük payesini verdi. Doğal afet faktörüyle birlikte terör örgütü artık Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal ettirebilen, bir diğer deyişle CUMHURİYETİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN ETMİŞ BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MERTEBESİNE YÜKSELTİLMİŞTİ.
Her siyasi iktidar ardında utanacağı izler bırakır. 29 Ekim kutlamalarının iptal edilmesi, bu siyasi iktidarın 10 yıllık iktidarı boyunca imzaladığı en utanç verici karardır. Bu kadar davalardan, bu kadar uzun zamandır tutuklu yargılanan insanlar varken, Denizli fenerli bir davanın tutukluluların enjeksiyonla çekilip dışarı bırakılması da şüphesiz utanç vericiydi. Bir grup insan için partilerinin adındaki kelimenin üzerini çizmekten çekinmediler.  Bu utancı ancak, diğer siyasi cenahın tutuklularını dışarı çıkartarak çözebilirler. O parti, o güne kadar, ADALET’i gitmiş, sadece bir kalkınma partisidir.
Deprem ve terör, elbette ki toplumumuza büyük bir acı yaşattı. Bunun yanında kenetlenmeler de yaşattı. Zaten ‘kutlama’ derken kimse tavernalarda tabak kırmaktan dansöz oynatmaktan bahsetmemişti ki? Burada bahsedilen devletin gövde gösterilerinden, milletin birarada yaşama coşkusundan başkası değildi. Ah ahh…
Herşeye rağmen bu gafleti, ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ gibi bir çerçeveden görmeyi de doğru bulmam. Dindar nüfusumuz için fazla bir anlam ifade etmeyen bir gün 29 Ekim… Çünkü Cumhuriyetin ilan ediliş şekli ve içeriği ile daha o günlerden hemfikir değiller. ‘Kutlama’ içten gelen birşeydir. ‘Kutlasanıza ulan’ olmaz. Bir toplumun neredeyse yarısı, devletine ruhunu veren organizasyondan mutlu değilse bunda Cumhuriyet’in hiç suçu yok mudur? Elbette ki vardır. Bu da, muhasebenin bizim kendi vicdanımıza düşen kısmıdır. Cumhuriyetimiz daha buluşturucu, daha birleştirici bir konsepte bürünmelidir.
Bizler kardeşiz ve bu yüzden hatalarımız da ortak ve birbiriyle içiçe. Karşıt kardeşini bir yanlış içinde görürsen iyi araştır, o yanılgının akrabalarının sende de mevcut olduğunu göreceksin.
Türkiye’nin ideolojik sorunları her zaman en az iki ayaklıdır. Sorunları ve yakınmaları tek taraflı yapacaksak, hatayı hep diğer ayağa yıkacaksak ben yokum. Kendi yanlışlarımızı da kınayabilecek gücü bulabiliyorsak ben her zaman buradayım.
Firavunların Mısır’ından başlayarak insanlık, kendini cumhuriyetin (devletin) sahibi olarak addeden sınıflardan çok çekmiştir. Bizim Cumhuriyetimizin ihtiyacı olan biraz da ‘sahipsiz’ kalmaktır. Hiçkimsenin değil herkesin cumhuriyeti. Bir yerlerde birşeylerin yanlış tasarlandığı zaten çok açıktır. Eğri oturalım, doğru konuşalım. PeKaKa isimli organizasyon, bir terör örgütü formunu aşalı çok olmuştur. Terör örgütü, devletlerin güvenlik güçlerinden fellik fellik kaçan gürahlara denir. Bu gruplar kaçmak bir yana, günaşırı devletin karakollarına baskına gelmekteler. El Kaide Pentagon’u bir kere vurmuştu. Bu insanlar her gün bir başka karakolumuzdalar. Aslına bakarsanız buna baskın da denilemez. Baskın beklenmedik bir şeydir. Şu an hiçbir güvenlik noktamızın ‘baskına’ uğraması sürpriz değildir. Kaybettiğimiz askerlerimizin ailelerine yazdıkları mektuplara bir bakın. Bunlar hiç beklenmedik ölümlerin satırları değildir. Pek çoğu vefat edeceklerini biliyor durumdadır. Bu ortamı terör ortamı olarak niteleyemeyiz, çok hafif ve yanıltıcı kalır. Bu, lokal bir içsavaştır. Devlete karşı bir kalkışmadır. Çok sert bir isyandır. Ve evet eylemleri, namertcedir. Sonuçta öldürdükleri, lejyonerler değil halk çocuklarıdır. Terörize eylem sadece bir sonuçtur.
Şu günlerde ordumuz adına bir kalkışma, bir ayağa kalkma belirtileri aldığımızı da belirtelim ki bu da güzel bir gelişmedir. Fakat son birkaç yılda, bu kadar köklü ve güçlü bir ordunun bu insanlar karşısında bu kadar aciz durumlara düşürülmesinde gaflet, dalalet ve hatta hıyanet kokuları aldığımı da söylemek zorundayım. Üzerine üniforma geçirmiş bir ihanetten bahsediyorum.Mehmetçiklerimizi kimi rütbelilerin siyasi müstevlerine kurban vermiş olma ihtimalimiz oldukça yüksektir.
Ayrıca… Bizim devletimiz o çocuklara kendisi ne zaman değer vermiştir ki, eşkiyalardan insanlık beklenmektedir?
Askerlerimiz ‘sağolsunlar’, geçmişte üniformalarını o kadar haddini aşan işlerde kullandılar ki, bir vatan için mukaddes sayılabilecek o giysilerinin saygınlığını, itibarını neredeyse yok ettiler. Muhafazakâr unsur olsun, etnik unsur olsun, insanlarımızın azımsanamayacak bir bölümü, o kadar üniformalının birarada olduğu bir ortamı  ’tören’ olarak, ‘kutlama’ olarak algılayamaz durumdadır. Haksızlık payları daha büyük olmakla birlikte, haklılık paylarının da olduğunu görmek zorundayız.
Geçtiğimiz yıl, Emir’cik omuzlarımda bir Cumhuriyet bayramı yürüyüş kortejinin içindeydik. BU YAZIYI, bizler sevinç içinde yürüyen ‘modernler’ olarak Cumhuriyet Bayram’ımızı kutladığımız sırada, yolun kenarında buruk bir ifadeyle korteji izleyen başörtülü kardeşin gözlerinde gördüm ve yazıyorum. Elinde titrek ritimlerle sallanan bir bayrak var… Kortejde öyle bir coşku var ki. Onu bir karadelik gibi çekerek içine almak istiyor. Katılmak istiyor o da. Bu coşkunun parçası olmak istiyor. Fakat emin değil. Önyargıları konusunda haksız olmakla birlikte, o kortejde onu dışlayan, onu o kıyafetleriyle, o mukaddesleriyle, içeride istemeyen ve bu fikrini attığı sloganlarla açıkça beyan eden bir hayat görüşünün var olduğu da bir gerçek. Atılan sloganların onda bıraktığı izi görünce, onun zihin haritasında meydana gelen titreşimlere kulak verince, o coşkulu kalabalığın sürüklendiği yer beni rahatsız etti. Benim Cumhuriyet yürüyüşüm bu olamazdı. Kenarda seyredecek kimseyi bırakmayacak bir yürüyüş olmalıydı benim Cumhuriyet yürüyüşüm.
Bu yürüyüşler, belirli bir siyasi duruşun ifadesi olmaktan çıkarılmadıkça Türkiye’nin muhafazakâr ve etnik ötekilerinin bu yürüyüşlerin coşkulu bir parçası olmayacağı açıktır. Diğer yanda, o siyasette bu coşku olmayınca, bir diğer siyasetin de bu coşkuya sahip çıkacağı da bir gerçektir. Hepinize tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna hoşgeldiniz derim ben.
Arada bir gazetelerin manşetlerine şöyle bir bakarım. Geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen’in gazetesiydi sanıyorum. Bir başlık dikkatimi çekti. Anayasa komisyona çalışmalarıyla ilgili bir haberin başlığı halkın ‘yeni anayasa coşkusu’ yaşadığından dem vuruyordu. Bu başlık bana 12 Eylül dönem gazetelerini hatırlattı. Bu haberin ‘Evren Cumhurbaşkanı seçildi, vatandaş rahat nefes aldı.’ manşetlerinden hiçbir farkı yoktu. Allah aşkına söyleyin etrafında coşku göreniniz var mı?
Bu ülkenin en eğitimli kesimlerinin… Şöyle diyelim. Dünyanın en donanımlu Müslümanları olan cumhuriyetçi Türk modernlerin, bu denli küstürüldüğü, ülkeleri adına mukaddes gördükleri bir günü bile doyasıya yaşamalarına izin verilmediği bir ortamda ‘yeni anayasa coşkusu’ndan bahsetmek, muhafazakârın muhafazakâra yaptığı kara propagandadır. Hakikatle hiçbir ilişiği yoktur. Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez. Her ikisi de farklı dünyaların mukaddesleridir.
Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere, dünyada bu denli takdir görmeye başlamasında, örnek alınmasında o küstürülmüş modernlerin payı muhafazakârlardan daha çoktur. Unutmayın ki Arap ülkeleri TGRT’lerin, Samanyolu TV’lerin değil Kanal D’lerin Show TV’lerin takipçileridir. Ak parti adı verilen Ortadoğu vizyonu, içinde Türk modernlerinin olmadığı bir senaryoda kocaman bir sıfırdır. Ve an itibariyle Türkiye’nin bölgesel değeri dindarlarından değil çok daha büyük ölçüde modernlerinden ileri gelmektedir. İhtiyaç dindar figür ise, Ortadoğu’da dindardan bol başka bir figür var mıdır? Mesele dindarlıksa muhafazakârlıksa, Türkiye İran’ın eline su dökebilecek midir?
Etnik gruplarıyla, azınlıklarıyla barıştığı şu günlerde, Türkiyemizi gönlü alınacak ‘minik’ bir azınlık daha beklemektedir:
MODERNLER.
Kendi modernlerini mutlu edememiş bir Türkiye’nin Ortadoğu’nun yenilikçi ağabeyi olması asla mümkün olmaz. Arap Baharı’nı yaşatan ruh, Batı’yla entegre olma konusundaki karşı konulamaz istektir. Yüzünü batıya dönmüş vatandaşlarına manevi sıkıştırmalarda bulunan bir Türkiye, Arap Baharı’nda tarihinin en soğuk kışını yaşar. Arap Baharı’nın rol modeli, Türk modernleridir. Unutmayın onlarda Fethullah’lardan bol başka birşey yoktur. Onlar, Kıvançların, Tubaların peşindedirler. Aşk yaşayabilen Müslümanların özlemindedirler. Din hocalarının değil.
Birisinin muhafazakâr Türk basınına ‘Başbakan karizması’ kavramını ne denli abuk noktalara getirdiğini haber vermeli. Sempati duygusu bu kadar da abartılamaz. BİZ TEK KARİZMA TANIRIZ, ONUN ADI TÜRKİYE’DİR. Arkasında Türkiye karizması olmayan siyasi karizmalar da yağız ama kifayetsiz birer delikanlı hükmünde olacaktır. İnsanlar değerlerinin nereden ileri geldiğini iyi bilirlerse, değerlerini ileri taşımanın da yolunu bulabilirler.
PARASIZ ÖĞRETİM PANKARTINDAN ÖTÜRÜ 19 AY HAPİS YATAN GENÇLER İÇİN KILINI KIPIRDATMAYAN BİR BAŞBAKAN’IN, BEŞAR ESAD’A HANGİ SIFATLA O DEMOKRASİ TELEFONLARINI ETTİĞİNİ GERÇEKTEN ÇOK MERAK EDERİM.
Evet, Türkiye kalkınıyor. Evet, Türkiye uluslararası dünyada hiç görmediği bir saygıyı görmeye başladı. Korkarım, bunu siyasilerin kendi maharetlerinin bir sonucu zannetmelerinden korkarım. Bu, Allah’ın yazdığı bir kaderdir. Siyaset kurumunun, gölge etmemek dışında bu gelişmedeki katkısı oldukça sınırlıdır. Gölge etmemek de siyasetçi bakımında çok talihsiz bir geçmişe sahip olan Türkiyemiz için bir değerdir. Ama o kadardır. Cesaret, mertlik bunlar hükümetimizde bizim de olumlu bulduğumuz değerlerdir. Fakat bunlar, bu gelişmeleri yaratmaya yetmeyecek minik meziyetlerdir. Kimse üstüne alınmasın, bu Tanrı’mızın Türkiye’mize biçtiği kader rolünün bir çıktısıdır. Duble yol inşaatlarıyla falan ilgisi yoktur.
Hükümetimiz, bir piyango bileti gibi bir anda hesabında bulduğu, nereden geldiğini kendisinin de pek anlamadığı bölgesel kredinin artık sonuna gelmiştir. Bu nokta, Davutoğlu tezleriyle ilgili oluşturulan muhafazakâr mitlerin de sonudur. Sayın güleryüzlü dışişleri bakanı. Nerelere gidersen git. Buradan aya mekik de dokusan, modern Türklerin kalplerini kazanmadığın müddetçe bu yeni Ortadoğu’da sen de koca bir hiçsin.
2012′YE SEN DE HOŞGELDİN.
Sayın Başbakanımız için geçmişte yazdığımız bir ateşten gömlek yazısı vardı. O yazı, asıl önümüzdeki dönemin yazısıdır. Ateşten gömleğin ateşten düğmeleri ateşten iliklere daha yeni yeni geçmeye başlamıştır. O yangınlı gömlek omuzlarına oturmak üzeredir. Allah anneciğine gani gani rahmet eylesin. Gözyaşlarını gördük, kendi gözyaşlarımız bildik. Fakat önümüzdeki dönemde bu gömleğin ona yaşatacaklarının yanında o gözyaşları da solda sıfır kalacaktır.
Arap Baharı’nın ardındaki tek gerçek İslam güneşidir. Levh-i Mahfuz’un özgürlükçü Kuran tefsiri ile bu önünde engel tanımayan özgürlük yürüyüşü aynı elden çıkmadır. Sahibi aynıdır. Bugünleri yıllar önce yazıp haber verdiğimizde fantezi zannedenlerin, şimdi yazacaklarımızı da fantezi zannedecekleri gün gibi açıktır.
Türkiye’deki siyasi iktidar, hayata muhafazakâr davrandığı müddetçe yeni dünya düzeni sürecinin dışında ve hatta karşısında kalmaya mahkumdur. Kahire’den başlayan bir yürüyüş, Wall Street’te devam etmektedir.
Türkiye’deki siyasi iktidarın artık daha fazla taşıyamayacağı hastalığın yegane iksiri, aşağıdaki tek satırdadır:
Hatt-ı cemaat yoktur. Sath-ı cemaat vardır. O cemaat bütün vatandır.
Kendilerine bildirdiğimiz kıyamet, Ortadoğu sorunlarına, içinde Türkiye’nin olmadığı odalarda çözüm bulunmasından da öte birşeydir. Arap baharı, bir çoklarını devirmiştir ve daha pek çok lider devirecektir. Ancak, ARAP BAHARI’NIN NİHAYETİNDE DEVİRECEĞİ LİDERLERİN EN SÜRPRİZ VE BAŞLICASI, LİDER TAYYİP ERDOĞAN’DIR. ISRARLARINDA ISRAR ETMEYE DEVAM EDEN ERDOĞAN’DIR. Bu, halkımız bize görev vermezse bu makamdan kalkar gideriz’in ötesinde birşeydir. Bu bir çekiliş değil bir yıkılış olacaktır. Modernlerine muhafazakâr davranmakta inat eden, tüm Türkiye’yi kendi cemaati bilmemekte ısrar eden bir Tayyip Erdoğan’ı, Türk halkının değil %50′si, %90′ı da biraraya gelse gene de kurtaramayacaktır.
Bir insanın kendi kıyametini en şiddetle yaşayacağı an, ölümüne bağlı olduğunu düşündüğü kendi değerlerine gerçekte kendi elleriyle ihanet ettiğini farkettiği, bu gerçeğin kendisine ispatlarıyla sunulduğu andır. Dindar Müslüman intihar da edemez… Bu sarmaldan çıkışı yoktur. Bu, anahtarı olmayan çıkışsız dehlizlere atılmış bir cehenneme kilitleniştir. Tek çıkış yolu, yeni bir bilinçtir, hayata başka bir bakıştır.
İçimdeki sesten 2012 fazı için aldığım emirler uyarınca daha sert tonlarla buralarda olacağımı herkese bildiririm. Kendisine 29 Ekim 2012′ye kadar süre verilmiştir. Kendisi bilir. Ya da kendisini bilirler. Seçim kendisinindir. Ya da kendisini seçerler. Kader ile kıyamet arasındaki ince çizginin maddesi ısrar’dan yapılmadır. Herkese, boynunu acımısızca kavramış bir kudretli elin zorla yaptırmadığı, kendi gönlüyle razı olduğu müspet değişimler dilerim.
*****

28 Ekim 2011, 23:18:42

Sarsıntılarda pozisyon almak…

Bu mesajı babam göndermiş. Mail zincirinden elinize geçmiş olabilir. Geçmemiş de olabilir. Çarpıcı ve mantıklı buldum paylaştım.
handy imza x Sarsıntılarda pozisyon almak...
Depremde nerede durmalı ?
Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket ‘azaltma’ uzmanıydım. 1985′ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.
1996′da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.
İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket ‘çömel ve korun’ metodunu uygularken, 10 maket ‘hayat üçgeni’ metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film ‘çömelip korunan/saklanan’ kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.
Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye’de ve Avrupa’nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika’da RealTV programında izlendi.
Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu ‘ayıptı, gereksizdi’ ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.
Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim ‘hayat üçgeni’ dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.
Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.
Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:
‘Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan ‘hayat üçgeni’ içinde hayatta kaldım.
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım ‘çömel ve korun’ örnekleridir.
DOUG COPP’UN ÖNERİLERİ ;
1) ‘Binalar çökerken basitçe ‘çömelen ve korunan’ kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, köpekler ve bebekler’in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür…Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir ‘frekans aralığına’ sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.
************************************************

6 Ekim 2011, 10:36:08

Steve Jobs…

Dünkü geçmişten geleceğe Apple videoları, Steve Jobs’a bir vedaymış meğer. Steve Jobs, dün rahmete kavuşmuş meğer. Bir kardeşimi kaybetmişliğin üzüntüsünü yaşıyorum. Gerçekten çok üzgünüm.
Benim ona selamım, bir tüketici selamı değil. Steve Jobs bizim yolaçanlarımızdandı. Bilgisayar denilen aygıtı, sistem kabalistlerinin elinden kurtardı. Birilerine ihtiyaç duymadan kullanılabilecek cihazlar haline getirdi. Eskiden bilgisayar dediğinde tepende bir sistem yöneticisi dururdu, ne yapacağını, o durumdan nasıl kurtulacağını sana o söylerdi. Çok basit şeyler için bile teşekkür ederdin. Hem kendi firmasına hem de ilham kaynağı olduğu diğer bilgisayar firmalarına kattıklarını saymakla bitiremeyiz.
Elektronik kitabımızı, onun yarattığı platformla tüm dünyaya ulaştırabileceğiz.
Steve kardeş, çağımızın dijital mesihiydi. Ve her mesih gibi hayallerini gerçekleştirerek öldü.
Selam, Steve Jobs’un üzerine olsun…
t hero 400x364 Steve Jobs...

********************

Kurantum Patlaması…

“Sayın buRAK bey; Peki bu kitap mükemmel olmasına rağmen neden gereken ilgiyi gereken patlamayı yaşayamadı. Gerçekten Tanrının imajını değiştirecek bir kitap.”
notu Kurantum Patlaması...
Bizim kitabımızın ‘patlama’ yapması için patlama denen kavramın kendisinin bir patlama yapması gerekiyor. Bir kaç aylığına gündemin üst sıralarına tırmanmanın, televizyon programlarında gazete sayfalarında yer almanın başarı ve bir yerlere varma kriteri olduğu bir dünya, kelimenin tam anlamıyla ilkel bir dünya. Parlak alev, en çabuk sönendir. Biz cayır cayır yananların aksine köz durumunda rüzgarla sonsuza kadar harlanan bir ateş olmaktan mutluyuz. Çok basit bir denklem. Gündeme gelirsen, gündemden gidersin. Dünya dönmeye devam ettiği müddetçe bu kitabın sayfaları çevirilmeye devam edecektir. Ancak sonsuza kadar orada kalacağımızı bildiğimiz anda gündeme çıkarız.
Bu kitap dünyayı değiştiriyor. Eskiden değiştir-ecek diyorduk. Artık değiştir-iyor diyoruz.
Benim hayatla aramdaki kontrat, vesile olabildiklerimin üzerinde ille de imzamın görünmesini gerektirmez. Levh-i Mahfuz’un yazarı, devirdiği hayvanların yanıbaşında poz veren avcılara benzemez. Biz, öylesi fotoğrafların vereceği hazların yüzüne baktırmayacak mutlulukların sahibiyiz. İnsanlık havai fişeklerle kutlu değişimlerin kutlamalarını yapsın, bizim mutfakta geçen, şaşaadan uzak yaşantımız devam etsin. Mesele budur. Önünü açtığımız açacağımız değişim devam etsin, biz kıyıda köşede kalalım, başımla beraberdir. Mesele budur. Ben, şu dünyadan sessiiiz sedasız göçmeye yıllar öncesinden razı oldum. Yer yerinden olsun, ama biz kendi mazbut kürsümüzde kalalım. Mesele budur. Şu dünyada, içinde d-i-n geçen cümleler kendine çeki düzen versin. İçinde d-i-n geçen hiçbirşey eskisi gibi olmasın. Buna karşın Levh-i Mahfuz ancak bilenlerin bildiği bu değişimlerin arkasındaki sessiz güç olsun. Mesele budur. Şahsî mevcudiyetimle benim varlık amacım, bu değeri, Levh-i Mahfuz’u, öğreti akbabalarının sahiplenmemesi adına sorumlu bir sahiplenişten ibarettir. Levh-i Mahfuz kodlarının insanlara yaşattığı mutluluğun spiritüel tacirler, dinci tüccarlar eliyle paraya tahvil edildiği senaryoyu hayal etmek dahi istemem. Ben o yüzden hep buradayım. Bu kitap o yüzden ‘benim’ kitabım. Levh-i Mahfuz’un herkesin olmasının yolu hiç kimsenin olmamasından geçtiği için.
Müslüman Ortadoğu’da ‘ansızın’ bir değişimin baş göstermesi, köklü İslam ülkelerinin insanların rüyasında görse inanmayacağı bir şekilde yepyeni bir şekil almaya başlaması, bu süreçte Türkiye’nin İslam Ortadoğu’sunda LAİKLİĞİN ELÇİLİĞİNİ yapmaya başlaması, memlekete İran şeriatı mı getirecekler denilen muhafazakâr dindarların şeriat getirebilmek bir yana, İslam ülkelerine LAİKLİK ihrac etmenin çabasına girmesi, insanları tedirgin edecek düzeyde muhafazakâr olan bir dindarın geldiği noktada Müslüman kardeşlerine ‘Laiklik dinsizlik değildir. Laiklikten korkmayın.’ diyebiliyor olması…
BİR KİTABIN PATLAMA YAPMASI DİYE BİZ İŞTE BUNA DİYORUZ.
Bu örnekten hareket edersek; Kimilerimiz dinciler laiklik düşmanı söylemleriyle nefret korolarına katılmayı seçti. Biz ise, insanların içindeki potansiyele inandık. Herkesin değişebilme hakkına inandık. Onlara yol açtık. Açmazlarını açması için ilham verdik. Muhafazakâr dindarlığın bu noktaya gelebileceğini, böyle sözler söyleyebileceğini hayal edebilir miydiniz? İşte, ‘büyük patlama’da nelerin olabileceğini hayal etmeye de o kadar uzağız.
‘Bu kitap bu değişimlerin neresinde?’yi sorgulamak isteyenler için minik bir fikir egzersizi… Türkiye’de Müslüman dindarlar ansızın vahiy almaya mı başladılar? Yüzyıla yakındır laikliğe diş bileyen bir nüfusu laikle barıştıran, buluşturmaya başlayan bu anî ‘gelişme’ acaba nedir nedir? Hangi damardan ikna edici radikallikte nasıl bir düşünce ortaya çıkmıştır da, bu rüyanda görsen inanmayacağın ve halen de tam olarak inandığının söylenemeyeceği dönüşüm başlamaya başlamıştır? Araştırın gözlerinizle göreceksiniz. O günle bugünü farklı kılan, aradaki tek gelişme Levh-i Mahfuz’dur. Hayır, bu dönüşümü X öğreti yönetiyor diyen varsa meydan buradadır X’ini alsın ve gelsin. O X yoksa ortada, o zaman bu kitaba biraz daha saygılı gözlerle bakmaya şimdiden başlasın.
‘Laiklik dinsizlik değildir, laiklikten korkmayın.’ açıklamasını sadece oraya değil aynı zamanda buraya dönük de bir mesaj ve özeleştiri içerdiğini gözönüne alırsanız, Türkiye’de aslında içten içe çok gizli patlamaların, HAYIRLI PATLAMALARIN yaşandığını görebilirsiniz. Bu örnekte Levh-i Mahfuz, minicik birşey yaptı ve dindarları, laikliğin İslam’ın ayrılmaz bir parçası olduğuna ikna etti. 5 sene önce o lafı etmiş olsaydı, onu kim olursa olsun çiğ çiğ yerdi. Bugünse, ülkeye dönüşte törenlerle karşıladılar.  Zihinlerdeki minicik bir cümle değişikliğinin dış dünyada yarattığı çalkantılar olağanüstü. Ve bizde o ‘minicik’ devrimlerden daha çok var.
Şurada bir kese kağıdını balon gibi şişirelim ve patlatalım. BİR GÜNEŞ PATLAMASINDAN DAHA ÇOK SES ÇIKACAKTIR. Bilmeyen gözlerin gözünde kese kağıdı, güneşten daha büyük bir patlayıcı olarak bilinmeye başlar. Güneşin infilakının nasıl birşey olduğunu duyabilmek için tek ihtiyacın olan biraz zamandır. Aklî melekelerin yetmese de, onun nasıl bir infilak olduğunu tenin üzerinden anlatırlar sana. Tüm kese kağıtlarına Allah selamet versin (r.k). Bizim yolumuz güneş yoludur. Bakamayacağın kadar aydınlık, kayıtsız kalamayacağın kadar sarsıntılı. Levh-i Mahfuz Kurantum.
BÜYÜK PATLAMA
buRAK özDEMİR
***************
29 Eylül 2011, 10:35:51

Bu güzellik ev arıyor…

Bizim ‘hayvanat bahçesinde’ kontenjan olsaydı kesin almıştım. O kadar özel bir köpekti ki. Pet shop vitrininde görsen, param olsa da alsam derdin. Kimbilir ne paralar isterlerdi böyle bir güzelliğe. Sokakta görünce o kadar ‘albenili’ olmuyor haliyle. Uzuun tüylü, Lassie olarak bildiğimiz Collie türüyle, Cocker türüyle harika bir karışımı. O kadar güzel tüyleri vardı ki. Bu kadar bakım isteyen bir güzelliğin kaderi köpek barınağına düşerse ne olur? O tüyler yumak yumak olur ve kokudan o güzelliğin yanına bile yaklaşılamaz. İşte babam onun lime lime olmuş uzun tüylerine birkaç gün boyunca kese kese kurtardı bu işkenceden. Rahatladı, morali yerine geldi. Kendine güveni geldi. Miss gibi oldu herşeyden önce. Bu kulağı küpeli güzelliğe şimdi yuva arıyoruz. Tüyleri uzun olduğu için bahçede de yaşayabilir. İlgilenenler var ise haberimiz olsun.
handy imza x Bu güzellik ev arıyor...
Photo 26.09.2011 23 47 56 700x525 Bu güzellik ev arıyor...
************************************
29 Eylül 2011, 09:58:01

Yaşasın küvet…:)

Photo 05.08.2011 18 36 06 700x522 Yaşasın küvet...:)
***********************************
29 Eylül 2011, 09:54:08

Bir kedi gördüm sanki…

Bi gün yeni binmiştik ki arabanın tavanından bi ses geldi. Dört ayaklı bir ses. Kedigilin birisi tavana atlamıştı. Sonra camın önüne geldi ve bize şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Hani birisine benzetirsin ya. Bakışlarında şaşkınlık görmeye değerdi. 5 dakika bekledik öylece :) Sonra çıkaramadı herhalde biz de ayrıldık olay yerinden :)
Photo 19.07.2011 19 43 57 e1317279230794 522x700 Bir kedi gördüm sanki...
**********************************
29 Eylül 2011, 09:42:45

‘Ot gibi’ yaşamak üzerine…

Dilimizdeki o klişeyi biraz sorgulayınca, aslında otların hiç de ‘ot gibi’ yaşamadığı ortaya çıkıyor. Aşağıdaki sarmaşık ‘ot’, kimsenin onu bir yerlere bağlamasını beklemeden kablolara sarılmış ve tutulmuş. Bu sayede başı dik durabiliyor. ‘Otlar aleminde’ ne akıllar, ne mucizeler var.
Daha önce ‘köpek gibi geberme’ sözünden hareketle köpeklerin nasıl da onurlu bir şekilde öldüklerini yazıştığımızı, keşke hepimiz köpek gibi geberebilsek dileğinde bulunduğumuzu hatırlıyorum. Şimdi bu başı dik sarmaşığa bakarak de herkese ot gibi mucizelerle dolu bir yaşam diliyorum :)
handy imza x Ot gibi yaşamak üzerine...
Photo 04.08.2011 10 18 45 e1317278449560 522x700 Ot gibi yaşamak üzerine...Photo 04.08.2011 10 18 36 e1317278539363 522x700 Ot gibi yaşamak üzerine...
*********************************
29 Eylül 2011, 09:18:42

Emirim 3 yaşında…

Diyosunun ilk aşkı Emir 3 yaşını bitirdi bile. Büyüdü de anaokuluna gitmeye başladı abisi ablası. Diyosu ona uçurtma aldı uçurtma uçurucak en yakın zamanda :)
Photo 29.09.2011 09 04 12 700x525 Emirim 3 yaşında...
*********************
15 Eylül 2011, 15:26:06

Prf: Duş Yaparken Nehirleri Kurutmama Pratik Fikri…

Benim için bir yemeğin en güzel yeri, kalan yeridir. Bir sebze familyasının bir mevsim süren varoluş macerasının çöpte bitecek olması benim için olabilecek en ekşi tattır. O domates, o biber, o patlıcan nerelerden geçti ne fırtınalar, ne yağmurlar ne kuraklar gördü ve benim önüme geldi. Buradan sonra benim şımarıklığım ya da organizasyonsuzluğum nedeniye çöpe mi gidecekler? Olmadı bu…
Hele hele etin boşu boşuna hayvanın canından ayrılmış olması… Benim midem bunu hazmedemiyor işte. Bunu bulamayan da var edebiyatını da hiç sevmem. Mutluluğumuzu ya imkânlarımızı başkalarını cetvelleyerek ölçümleyemeyiz. Bunları herkes bulabiliyor olsa ne değişecek? O zaman tavukları, yumurtaları, patlıcanları, domatesleri dilediğin gibi çöpe atabilecek misin?
Bir gıda maddeciği yere düştü diyelim. Hani böyle bir fabrikanın kimyasal atık havuzuna falan düşmediği müddetçe problem değildir. Üfler yerim. Benim için gerçek afiyet budur. Bizim dolapta kalan ne varsa benim hisseme onlar düşer :) E şimdi biri bebe diğeri onu emziren ve  midesi hassas bir anne. Tabi ki bana düşer. Mide gerilla midesi zaten. Süpürge yese elektrik enerjisi üretmeyi başarır.
Güzel yemeklerden alınacak lezzetin yemeğin baharatında, tavuğun poposunun sol kıvrımının iç büklümünün kaç santigrat derecede piştiğinde falan gizli olduğuna inanmıyorum. Yemeklerin hikayeleri de güzeldir. Hele sen verimsiz bir hikayeyi verimliye çevirirsen yediğin o tencere kalanı yemek hiç ummadığın bir şekilde ruhunu da besler. Ben 5 yıldızlı en kalite restaurantlarda yemek yediği halde, ruhunu taç krakerlerle besleyen ne ruhsallar bilirim. Ne elbiseler gördüm içinde insanlar yoktular’a gelir iş.
Asıl söylemek istediklerim duş alma, diğer oricinal bir deyişle Duşsallaşma üzerine. Ruhumun bir duşun altına yarım saat girip, galonlarca temiz suyu lağım suyuna topraklamaya müsade etmediğini farkettim. Her gün duş alan birine bu kadar saatlerle tazyikli su tutturmayı gerektirecek ne olabilir? Hayırdır güzel kardeşim madenden mi gelmektesin?
İnsan cildi dediğimiz, kendi kendini yağlayan mucize örtü, peygamberimiz Hazreti Muhammed’in de gösterdiği gibi değil tazyikli su, toprakla dahi temizlenebilecek bir yüzeydir. Bunun bir zevk veya ihtiyaç olduğu durumlar gene olabilir, ona birşey diyemem. Fakat genel olarak su ile aradaki ilişki ‘sebil’ paradigmasında olmamalı. Su sebil değil su limit artık.
Cami şadırvanlarında şakır şakır akıtılan suların altında ‘abdest’ alan Müslüman kardeş. 2 birim ayağına 8 birim su giderine. 3 birim dirseğine 7 birim gider borusuna. Bu abdest temizler mi yoksa KİRLETİR Mİ? Burası ibadet merkezi mi yoksa günah meclisi mi?
Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in ‘Su yoksa toprakla teyemmüm edebilirsiniz’ tümcesi, ‘Su kaynaklarınızın sınırlı olduğu bir çağda yaşıyor iseniz, şadırvanlarda şakır şakır sular akıtacağınıza kendinizi topraklamaya ne dersiniz?’ olarak neden yorumlanmaz? Bunun için bir devrim Kur-an’ına da hiç ihtiyaç yoktur.
Evlerde israfı bir yere kadar anlayabiliriz de, topluma yol göstermesi gerekli camilere gelen su faturası acaba kaç tonluk bir tüketimi içerir ve o caminin içerdiği öğretiyle ilgili bize nasıl haberler vermektedir?
Sadece garibim arabaların, camına ‘beni yıka’ yazılmış arabaların yıkanması mıdır israf? ‘Bu suyla araba yıkanmaz.’ Tamam öyle olsun. Araba yıkamak derken. Suyla basınçlı havaya harmanlayarak araba yıkatan sistemlerin mantık olarak hayranıyım. Azıcık su. Ama bolca hava. Tazyikli sudan da daha iyi temizler. Acaba bu sistem evlere neden uyarlanmaz? Mucitlerimiz nerededir?
Salonda teknoloji çağı. Banyoya geçince Milattan Önce 300′ler düzeni. Bizim banyoların Roma banyolarından tek farkı sıvı sabundur herhalde. Gerçi o zamanlar sabunu katılaştırmayı bilemedikleri için sabun kendinden sıvı birşey de olabilir ya neyse.
Evlerimizdeki düzenlerimiz yenilikçi düşünceye aç, balta girmemiş orman hükmümde. Devrim Kur-an’ı hayatıma girdiğinden beri hayatımın her karesini sorguluyorum ve ne güzel ki elime hep güzel güzel buluşlar geçiyor.
Farkındalık anlamındaki son keşfim şu oldu. Hani Türk’ün aklı banyoda yerine gelir misali. İki tane mantıksal gerçeklik gördüm küvetin içinde.
1- Duş sıcak alınan birşeydir.
2- Su, sıcaklığını muhafaza edemeyen birşeydir.
Bu ikisinin birleşiminden epey bir boşa akılmış banyo başlangıç suyu çıkıyor. İşte bu durumda, her duşta boru tertibatlarında kalan soğuk ama TERTEMİZ SUYU boşa akıttığımız bir süre var. İşte o su boşa akmasın dedim kendi kendime. Çiçeklerini sulayacağın su neden o su olmasın? İlham kaynağım çiçeklerini ıspanaklarını yıkadığı suyla sulayan ananemdir tabi ki. Tamam herkes ananemin kankisi Kadriye teyze kadar titiz olmasın, tatile giderken evdeki saatlerin pillerini sökmesin yerinden. Dönünce saati tekrar ayarlayıp kaldığı yerden devam etmek üzere :) Bu kadar olmasın tamam ama biraz da olmalı. İçindeki Kadriye’yi dışarı çıkar azıcık da olsa. Kurcaladıkça neler çıkar neler. Duşa girmeden önceki ön-hazırlık suyunun boşa akıtılmayarak çiçek sulamada kullanılması bunlardan sadece biri. Eğer evde sulayacak çiçek yoksa, bu durum babmbaşka bir yazının hatta ciltler dolusu kitabın konusu : ) Yıllar önce bekâr evimdeki ruhsuzluğun kaynağınu bulduğum gün geldi hatırıma. Yazının sonu, sevginin göstergesi koparılmış çiçekler değil ekilmiş olsun yazısıyla bağlandı birden. Kader :)
handy imza x Prf: Duş Yaparken Nehirleri Kurutmama Pratik Fikri...
********************
15 Eylül 2011, 12:02:06

Kurantum Kafa Feneri…

Kafaya takılan ve insanı bir madenci gibi gösteren fenerlerin, kitap okurken ışık tutmak için harika bir yol olduğunu keşfettim. Görüntü olarak da çok yakışıyor anlam olarak da. ‘Hadi ben şu madenci takımlarımı takayım da biraz daha Levh-i Mahfuz kazıp geleyim.’ diyorsun :) Bi de kitap okurken alnından ışık çıkıyor ki o da ayrı bir hoşluk.
İlk tedarik ettiklerimiz biraz büyük çıktı. Kamyon farı gibiyd resmen. Yani gece yatakta kitap okuyorsun. Eşin yanında uyanmış, mırın kırın bişeyler söylüyor. Ne var hayatım diye o ışıkla kendisine doğru döndüğünde adamcağız ya da kadıncağız rüyasında bir kamyonun kendisine doğru hızla gelmekte olduğunu görebilirdi, sorun başlamadan giderildi :)
Bu cihazlar LED’le çalıştığı için fazla bir pil sarfiyatı da olmuyor. Şarjlı pil kullanımı tavsiye edilir. Sağda solda bir yerde görürseniz kitap okuma ışığı olarak alın derim. Tasarımı yenilenen Doğumgünü Kitapçısı’nda kitap sipariş verilirken bu sistemlerden isteyip istemediğiniz soruluyor. Hatırladığım kadarıyla 9 liralık bir farkla alınabiliyor. Kocaa evi aydınlatacağına sadece kendi baktığın yeri aydınlat. Çevreye de daha duyarlı bir bakış açısı.
Şu soruyu da yanıtlayalım ki gizem olmasın. DGK bu cihazları tek başına satmıyor. Doğumgünü Kitapçısı’nın varoluş ilkesi olan, sadece kendi kitaplarımızı insanlara ulaştırmanın dışına çıkıp elektronik cihaz ticareti yapmış olacağı için bunlar ancak kitaplarımızı okuma deneyimine renk katacak aksesuarlar olarak kitaplarımıza eşlik etmekteler.
Bir diğer not da şu. Şu sıralarda kitapçılarda Levh-i Mahfuz, Kişisel Devrim Kartları ve Tanrı’nın doğum günü bulmak pek mümkün değil. Doğumgünü Kitapçısı’nın KDK ve TDG’leri bir süre daha sağlayabileceği stokları mevcut. Levh-i Mahfuz’ları ise hafiften hasarlı kitapları indirimle satarak bu kitapları yeniden kazanmak yoluyla sağlıyor. Elhamdülillah Hayvanım, Yıl 2102 ve TDDO da halen stoklarda bir sorun yok. Kurantum Kur’an-ı Devrim de gene Doğumgünü Kitapçısı’na özel bir stok ayrılarak satışta. O konuda da bir stok sınırı yaşanabilir yakında.
Yakında güzel haberlerde buluşmak üzere, bize ayrılan sürenin sonuna geldik :)
:sevgiyle
handy imza x Prf: Duş Yaparken Nehirleri Kurutmama Pratik Fikri...
8 Eylül 2011, 18:38:12

Levh-i Mahfuz’un Önerdiği Reiki Merkezi…

Kurantum’da olsun Levh-i Mahfuz’da olsun Reiki’den vurguyla bahsediliyor. Ve bu da beraberinde okuyucu ailemizdeki kimi dostlarımızın bana ‘Bir Reiki merkezi önerebilir misiniz?’ sorusunu yöneltmesine sebep oluyor.
Sanıyorum bu konuda bir tavsiyem olabilir. Bir beyin kurmuş olduğu bir Reiki merkezi hakkında harikulade şeyler duyuyorum. Adresine linkten ulaşabilirsiniz. Kendisine selamımı iletin lütfen. Yanınızda Levh-i Mahfuz’la giderseniz size indirim bile yaparlar. Çok enteresan bir yerdir. Herkese hayırlı ‘Reiki’ler…

Elektronik kitap ara bilgilendirme…

Bir dostumuz şöyle bir, -bence sorulması gereken- bir soru sormuş. Elektronik kitapların göz yorucu ve çok elektrik harcayıcı olduğuyla ilgili bir yazın vardı. Fikrini değiştiren ne oldu?
2 yıl önceki düşüncemin özünde hiç bir değişiklik yok. Sadece aradaki süreçte dünyada yaşanan bazı olumlu gelişmeler var. Yazımızdan sonra Ipad’in icad olunması gibi.
Bu vesileyle, o gün yazıştığımız bazı şeyleri bugün de dile getirmekte fayda var. Olumsuz bir deneyim olarak işaretlediğimiz şey, bilgisayar ekranından kitap okumaktı. Ki halen, bilgisayar ekranında Levh-i Mahfuz okumakla -hem de okuyucularımızın yaptıkları gibi 2 kere 3 kere 5 kere okumakla- ilgili olumsuz tespitler içindeyim. Gözler için aşırı yorucu ve elektrik sarfiyatı anlamında neredeyse fiziksel bir kitap ücreti kadar elektrik faturası farkı yaratacak bir deneyim.
Birşey yaptığımız zaman, bir mucize yaratamayacaksak o işe hiç kalkışmamayı tercih ediyoruz. Elektronik kitap denilen olguda da, bir mucize yaratacağına inandığım benzersiz bir platform inşaatımız var. Çok ayaklı bir çözüm.Bu çözümün merkezinde akıllı telefon ve tablet bilgisayar var. Lakin bilgisayarcıları, laptopcuları da dışarıda bırakmayacağız. Mac’lerde ve Pc’lerde de okunabilir bir teknolojinin adaptasyonu ile ilgili çalışmalarımız ayrı bir koldan ilerliyor. Bilgisayarda kitap okumakla ilgili elektrik sarfiyatı konusunda insanları bilgilendireceğiz ve bu konudaki seçimi onlara bırakacağız. Göz yoruculuk kısmına gelince. Bence bu konuda dahiyane bir buluşumuz var. Göz yormayan bilgisayarın icadı. Sıfır liralık bir harcamayla. Bu icad da insanlığımıza elektronik kitabımızın bir hediyesi olacak.
Okuyucularımızın isteklerini bazı durumlarda karşılayamıyor görünsek bile, perdenin ardında onları mümkün kılmak için elden gelen gelmeyen her türlü çabayı gösteriyoruz. Fakat elektroniği çıkana kadar elimizde mevcut bulunan fiziksel kopyayla değişimimizi gerçekleştirtmek istiyoruz. Değişimimizin elde olmayan imkânlara ertelenmesini istemiyoruz. Bu yüzden an itibariyle imkân dışı olan şeyle ilgili kapı çok kesin ve sert olarak kapanıyor. ‘Şu kitabın elektroniği olsa ne güzel içselleştirirdim onu’ gibi tümcelerle kendimizi oyalamamıza ortam yaratmak istemiyoruz. Hazreti Muhammed zamanında Kuran’ın yazılı bir formu bile yokmuş. Levh-i Mahfuz’da yazılı nedenler yüzünden. Ama bu durum sahabelerin Müslüman olmasını engellememiş. Ne zaman ki Kuran yeni bir formata, Kitap Cildine kavuşmuş işte o zaman da yeni bir deneyim başlamış.
Kaset çıkarmak ve cd çıkarmak arasında sadece materyal farkı vardır. Bugünün dünyasında da elektronik kitapla fiziksel kitap arasında sadece bir platform farkı bulunmakta. Olgu yepyeni bir deneyim olarak değil bir çeşitleme, bir varyasyon olarak planlanlanıyor. Biz elektronik kitabı -ki bu kavramı yeni konseptimizi zamanından önce açıklamamak için idareten kullanıyorum- yepyeni bir deneyim olarak hazırlıyoruz. Gerçek Levh-i Mahfuz’la yeni tanışacağız. Fiziksel kopyanın gönlümüzdeki yeri elbette ayrı olmakla birlikte, bu yeni müstakbel deneyimin çok daha çarpıcı bir deneyim olduğunu bildirmek isterim. Çok fena bir şey yapıyoruz.
Kitaplarımızın versiyon güncellemesini bu yeni mecrada çok daha kolaylıkla yapabileceğiz. Bir gece bir bakacaksın ki Binyılın Kuran Tefsiri’ne güncelleme gelmiş…
Projenin bir kolunu Pakistanlı kodlamacı kardeşlerle yapıyoruz. Çok sevimli tipler. Fakat fiziksel olarak görsen ‘Taliban’ dersin. Ki Taliban da bizim hayatımızda amerikan icadı bir öcü konsepti değildir.
Taliban görünümlü sakallı kardeşlere kitabın içeriğini biraz anlatınca buzzz gibi bi sessizlik oldu. ’Sir’ dedi. ‘Lütfen yanlış anladımsa beni düzeltin. ALLAHLA CHATLEŞİLEN BİR KİTABIN KODLAMASINI MI YAPIYORUZ???’
Azıcık anlattım. Ve proplemin giderildiğini söyleyebilirim :) Motivasyon fazlasıyla yerinde. Projeyi Müslüman kodlamacılarla yapmayı da özellikle seçtim. Amerikalılara teşekkür ederek.
Şimdiii. Bayram değil seyran değil buRAK bu ara bilgilendirmeyi neden yaptı noktasına gelebiliriz :) Ki bugün de bayram. Biraz masrafa sokacağım sizi. Şöyle ki. Eee. Şöyle aslında. Yani nasıl desem. Şöyle söyleyebilirim aslında. Ya da yok yok böyle söyleyebilirim. Şaka yapıyorum aynı şeyi söyleyeceğim de top çeviriyorum sadece. Her ne kadar Mac’ler ve PC’ler için de bir elektronik kitap projemizin olmasına karşın, en üstün bir Levh-i Mahfuz deneyimi için, imkân bulan dostlarımızın iphone ve/veya ipad edinmelerini diliyoruz. Çünkü bu teknolojinin sunduğu benzersiz imkânlar var ve biz bu yeni dünyamızı iOS teknolojisi üzerine inşa ediyoruz. Türkiye’de iphone sahiplerinin 1 milyonu geçtiği söyleniyor ki, bu da çok çarpıcı bir istatistik olarak önümüzde durmakta.
Bilgisayarlar için olan versiyon, her ne kadar bizim açımızdan daha masraflı bir inşaat olmasına karşın bunu iOS edinemeyen dostlarımızı dışarıda bırakmamak adına yapıyoruz.
Bir iphone cihazını GSM operatörlerinden tarifeli almak gayet akıllıca. Biz de bu paketlerden yararlanıyoruz. Ayda 60-70 liradan başlıyorlar.
İşimizi görecek olan cihazlar sıfır olmak zorunda da değil. Aklınızda olsun. ios 4.o kullanabilen her dokunmaktik Apple kabulümüzdür. Ki bu Amerika’da sıfırı 259 dolara satılan Ipod Touch da olabilir.
Ipad Original
Ipad 2
Iphone 3GS (8 GB’lık ekonomik model de dahil olmak üzere)
iPod Touch -5. nesil- (Uygulamamız 4. nesilde de çalışabilir fakat şu an buna söz veremiyoruz)
Iphone 4
Ve müstakbel Iphone 5.
Android cihazlar için de daha sonra bazı çalışmalarımız olabilir. Kesin olmamakla birlikte.
Sigara içenlerimiz için süper bi çözümüm var. Sigara paketine verdiğin paranın yarısını iphone paketine veriyosun, hem sigaradan kurtulacağın bir el oyuncağın hem de elektronik kitabımıza sahip oluyorsun. Keyif diye buna denir. Keyif demeyelim aslında sen şimdi tutup bi sigara falan yakarsın, Sigaradan kurtulmanın şerefine bir sigara :)  İmkân bulabiliyorsanız şimdiden edinmeye başlayın, bizim proje pişti pişiyor.
Bu teknolojiye yapılan yatırımın masraf hanesine değil kendine yatırım hanesine yazılmasını da rica ederim. Dediğim gibi imkân yoksa no proplem. Fiziksel kitap basımlarımıza devam edecek. Masaüstü sade elektronik versiyonlarımız da öyle. Fakat bu ios dünyası. Burası kesinlikle bir başka gezegen.
Aşağıdaki son Ipad reklamını sloganını mükemmel buldum.
****************
24 Ağustos 2011, 10:57:00

İkinci Dev Proje…

Cuma günü ikinci dev projemizi de açıklıyoruz. 2 rüya birden gerçekleşiyor olacak.
Uzak görünen hayallerimizi gerçek kılacak fikirleri ilham edenlere şükürler olsun.
handy imza x İkinci Dev Proje...

*********************

23 Ağustos 2011, 11:28:27

KDR Günü yaklaşıyor…

KDR Günü ile ilgili yerinde bi soru vardı. KDR olgusu KDR gecesinden ertesi gündüze kadar mı sürüyor yoksa gündüzden KDR gecesine kadar mı devam ediyor şeklindeydi. Okuyucu ailemizin çok önem verdiği bir gün olması bakımından netleştirmemizde fayda var. Çenelerimiz 1 günlüğüne kepenk kapatacak o gün :)
Takvime gelimce. KDR, gündüzden başlıyor ve gecede son buluyor. Ramazan geceleri, oruç günlerinden bir gün erken başlıyor malum. 26. Oruç günü, Ramazan’ın 27. günü oluyor. Uzun lafın kısası aradığımız gün Cuma günü, aradığımız gece Cuma gecesi. Müslümanlığın ortak/anonim kadrinin gecesi…
Herşey bi yana, gün ve takvim kısmına fazla önem vermenin de anlamı yok. Unutmayalım.
Allah aynı tek bir güneşle
herkesin evine
ışığı
farklı saatlerle de olsa ulaştırıyor.
Karanlığın neresinde olursan ol,
Penceren açıksa,
Güneşin ışını, günün ışığı seni mutlaka bulacaktır.
handy imza x KDR Günü yaklaşıyor...

*******************************

SENDEN DOLAYI SEN…
Ne büyük bir sorumluluk aldığımın bilincindeyim, vebal varsa bu benim üzerimedir demek geliyor içimden şöyle şeyler okuyunca. Lakin ilkelerimiz uyarınca böyle birşey söylemeyiz biz. Çünkü bu, senin varlığını hafife almak olur. İş bende bitiyor olur bu modelde. ‘Benden dolayı sen’ şeklinde bir akış. ‘Senden dolayı sen’ doğru olandır. Daha önce söylediğim birşey. Okuyucu ailemiz, hayat görüşlerini Levh-i Mahfuz Kurantum üzerine inşa ediyorlarsa beni iğrenç, berbat, ayyaş, leş bir adam olarak kabul ederek bu inşaata girişmeliler. O bina o zaman yıkılmaz işte.

Eğer İTİMAD dediğimiz şey, benim güvenilir bir insan olduğum varsayımıyla, senin beyninin daha az sorumluluk alması, daha az zangır zangır çalıştırılmasıysa bana itimad edilmesini istemem. Senin zihninde iğrenç, berbat, ayyaş ve leş bir adam olarak hayatıma devam etmeyi tercih ederim.
Bu durumda Hıçk derim arkadaşş.
Kuran gibi binbeşyüzsene zırhlarla korunmuş bir bilgisayar programının kodlarına girerek, o programı bambaşka bir programa dönüştüren birisi eğer Gargamel biriyse, onu havaya öyle bir uçururlar ki -aşağıdakileri değil yukarıdakileri kastediyorum elbet-, Levh-i Mahfuz’un yanına adını yazan adamın tek bir toz zerresini bile bulamazdın sen. Bir bin yıl daha, böyle bir kitabın fikrini dahi aklına getiremezdi hiçkimse. Burası ayrı bir konu. Konunun bu boyutunu unut hemen. Sadece kendi beynine itimad et. İşte bu yüzden, bu noktada Hıçk etmek zorundayım arkadaşş :)
Bir okuyucumuz bana bir soruyu 6 kere sormuş. Çok ilginç, 6 kere üşenmeden farklı cümleler kurularak sorulmuş 6 soru birarada duruyor posta kutumda. Birisi Levh-i Mahfuz’un yazarının dedikodusunu yapmış, onları bana doğrulatmaya veya yalanlatmaya çalışıyor. Güzel kardeşim senin dedikodulara meyilli yanın ağır basmış, kitap okuyan, cevaplarını kitaplardan alan yanın da azıcık pas tutmuş. 6 kere sorduğun birşey için Kurantum’u 1 kere bile okumamışsın. Eğer Levh-i Mahfuz gibi bir konuyu, çekirdek çitlemeleri eşliğindeki dedikodular üzerinden ele alacaksan, bu senin özgürlüğündür. Fakat bu işi bensiz yapmak zorundasın. Levh-i Mahfuz’umla ben dedikodu meyhanelerinin hiçbir sofrasına oturmam. Bunu bilesin.
Bir başka okuyucumuzun sorunu farklı. Levh-i Mahfuz’un Kur’an kodları üzerinden giderken, tefsir edilen ayetlerden birinin çevirisini hiçbir Türkçe meal’de görememiş ve çok sarsılmış. Sarsılması beni mutlu etti. Bu inanç kıyametleri iyidir, ben de ne inanç kıyametleri yaşadım. Düştüğümü sandığım her anda Levh-i Mahfuz beni omuzlarımdan tutup kaldırdı ve doğru yoldasın korkma, orada şunları şunları da hesaba katarak düşün dedi. Ve bana dünyaları verdi. Kendisine şunu söyleyebilirim. Ayetlerin çevirilerini piyasadaki kitaplardan alıntılamak zorunda olduğumuzu sana kim söyledi?
Levh-i Mahfuz Kuran meali değil Kuran Tefsiri. Tefsir vizyondur. Meal ise uygulama. Kuran meallerinin bu kadar hakikate uzak olmasının nedeni vizyonsuzluktur. Sorun da çözüm de Arapça’nın öyle ya da böyle yorumlanmasında değildir. Sorun senin yüzünün hangi ufka baktığında gizlidir. Levh-i Mahfuz bu yüzden yeni bir meal oluşturma yerine var olan meallerin, çeviri facialarını düzelterek vizyonunu gösterme yolunu izledi. Mevcut mealler üzerinden gittiğinde Levh-i Mahfuz’un vizyonu ortaya daha net çıkmakta. Mevcut mealleri ıslah ederek ilerlemeyi tercih edişimizin bir diğer nedeni de, insanlara yıllar yılı bu yanlış İslam’ı nakşeden kodların bu yanlış meallerde gizli olması. Uzaylı bir Kuran meali inşa etmek yerine, bu fani ve günahkar çeviri kodlarını değiştirmek durumundayız. İnsanların yanlış inançlarını değiştirmek için buna mecburuz. Ancaaak. Bazı çevirileri hiçbir yerinden derleyip düzeltmek mümkün olamayabiliyor. O zaman da uzaylı mealimize başvurmak zorunda kalıyoruz. O da grafikte görüldüğü gibi tek bir harfiyle kişiyi sarsıntıdan sarsıntıya sokmaya yetebiliyor. Gene de şikayetlerin adresi biz değiliz. O mealleri yazanları biraraya toplayıp, hepinizin toplamı bile bir tane sahih Kuran meali etmiyor, neden? sorusunu onlara sorman daha doğru olmaz mı?
Bir başka okuyucu Kurantum’da çelişki bulmuş. Kendini kimseyle kıyaslama diyen bir kitap, bir başka sayfasında Myanmar’lı rahiplerle yerli dinadamlarını kıyaslıyormuş. Eee, bu kardeş Levh-i Mahfuz Kurantum’da daha çook ‘çelişki’ bulur. Çünkü KIYAS İLE KISTAS arasındaki farkı bilmiyor. Şimdi ben bir cetvel alıp boyumu ölçmeye çalıştığımda kendimi o mezurayla kıyaslamış mı oluyorum? Ona göre evet. Ben bu bir metrelik cetvelin 1 nokta 76 katı uzunluktayım. O zaman ben 1.76 cm boyundayım diyorum. Kıyasta rekabet vardır, kıstasta ise ölçüt. Ben o cetveli KISTAS olarak alıyorum. Yani cetvelle aramızda herhangi bir rekabet ilişkimiz yok. Onu baz ölçüt olarak alıyorum. Tanrı ona onları verdi bana ise bunları verdi diyerek, isyanlardan isyanlara atmıyorum kendimi. Baz ölçüt. İngilizcesiyle Benchmark. Myanmar’lı rahipleri bir benchmark alarak alarak bizim dinadamlarının boyunu ölçtüğünde sonuçlar mikroskopik çıkıyor ben ne yapayım? Konu bundan ibaret… Ben görmedim. Sen servetini insanlığa bağışlamış bir tane Müslüman din adamı gördün mü?
Canından geçtim, sadece paracıklarını adamış bir din adamı…
**********************************
16 Ağustos 2011, 14:38:01

Manevi İlaç…
Kitabımız LEVH-İ MAHFUZ Eczanelerde satılmaya başlandı…
Fotoğraflar Türkiyemizin Güneydoğu bölgesindeki bir
eczanemizden. Pırıl pırıl Levh-i Mahfuz’lar ona özel oluşturulan Manevi İlaç rafındaki yerini almış. Güzel insanlara güzel ilaçlar, güzel eczaneler yakışır. Bu manevi eczanenin manevi eczacıbaşısına tüm okuyucu ailemiz adına teşekkürlerimiz gönderiyoruz. Nice insanların ışıkla buluşmasına aracı olduğu için.
***********************************************
7 Ağustos 2011, 13:11:31
Fanatik dinciliğe KURANTUM Muhammed Ali darbesi…
“Kitabınızı okudum…müslüman dostlarıma tavsiye ediyorum…maalesef düşüncelerinizi fazla alevi buluyorlar…islamı yozlaştırmak için görevlendirildiğinizi söyleyip duruyorlar…zekanız inanılmaz…bence i.arsel ve t.dursun a biraz da olsa cevap veren sizi bağırlarına basmaları gerek… ama hakim düşünce sizin tam tersiniz olacak şekilde işliyor… eğer gerçekten buRAK özDEMİR iseniz bilin ki tam olarak kabul gördüğünüz kesim alevi topluluğudur…bu bile düşünelerinizin hakim olmasını engellemeye yeter..”
buRAK’ın notu:
Levh-i Mahfuz Kurantum sayfalarında Biz; sadece sünni değiliz. Biz sadece Ali de değiliz. Bu bağlamdan bakıyorlarsa
BİZ MUHAMMED ALİ’YİZ.
Sünni dincibaşılarının sonu geldi. Alevi dedelerinin de öyle.
Alevi dedeleri gittiiii, yerine ALEVİ BEBELERİ GELDİ.
BİZ GELDİK.
Muhammed’in, Ali’nin, İsa’nın, Musa’nın, Ömer’in bilgeleri hiyerarşi içine yerleştirmeyen bebeleri. Her dinin, her düşüncenin, her mezhebin dincibaşılarının sonu geldi. Bizde kainatın tüm zehirlerinin panzehiri mevcut. Biz geldik, onlar gitti. Biz başladık. Onlar bitti.
***
Dincilerin bizi dediğiniz şekilde Alevi’lik kapsamında görmelerinin nedeni şudur.
Şiilik ve Alevilik, İslamiyetin tarihindeki kendini kabul ettirmiş yegane protest hareketlerdir. Sünni statüko, farklı düşünceli Müslümanların kafasını bu sefer ezememişlerdir. Levh-i Mahfuz Kurantum’u Alevi’lik gibi görmeleri, oradaki dişlerin buradaki ete geçmeyeceğinin bir bilincidir ve iyi birşeydir.
Aleviliğe gelince. Aleviliğin protest yanını, o cüretini severiz. Ali kardeş zaten başımızın tacıdır. Ama Alevilik mi Sünni’lik mi denecekse, Levh-i Mahfuz Kurantum’un SÜNNİ bir Müslümanlık olduğu da çok açıktır.
Levh-i Mahfuz Kurantum, yeryüzünün tüm dinlerinin ve onların alt mezheplerinin, -buna ateizm de dahildir- ürettiği doğru sözlerin altın karmasıdır. Herkesin bizi kendi algı dünyasına paralel, farklı bir ‘şeye’ benzetmesinin nedeni de budur. Biz de her renkten bir tutam vardır.
Dinlerin ve alt mezheplerin ortak bir yerde buluşacağı Altın Çağ,
uzaylı bir dinin yeryüzüne inmesi ve tüm dünyalıların ona adapte olmasıyla değil,
dünyalı tüm doğruların, dünyalı tüm yanlışlardan arınarak, Ortak ve evrensel bir hakikat çatısında biraraya gelmesiyle ortaya çıkıyor.
Levh-i Mahfuz Kurantum’da bizi Tanrımızdan kimse ayıramaz ama ineğe tapan adamın gerçekleri de bizimle beraberdir. İneğin önünde eğilen bir adamın ibadetindeki huşû, otomatik namaz moduna geçmiş bir sünninin namazındaki huşûdan daha yüksek bir derecedeyse,
BU SENİN ÇOK BÜYÜK,
‘SÜNNİ’ BİR PROBLEMİNİN OLDUĞU ANLAMINA GELİR.
Onun bir inek için hissettiklerini, sen Cenab-ı Allah’ın için hissedemiyorsun, çok acı bir durumdur bu senin için.
Sünni dindar kardeşlere ahiretlik tavsiyemiz şudur.
Muhammed’in doğru olması, Muhammed’i doğru bulanların, doğru insanlar olduğu anlamına gelmez. Başkaları Ali üzerinden, senin Muhammed üzerinden kurduğun ilişkiden daha kuvvetli bir ilişki kuruyor olabilir Rahman’la. Bu durumda mezhebin üzerinden sürdürdüğün bu kibire bir son vermenin vaktidir.
Mekkeli müşriklerin, mücadele ettikleri Muhammed’i yıkamadıkları noktadan itibaren, Muhammed’in hemşerisi olmakla övünmeleri ve müşriklikten kibirli Müslümanlığa geçişleri,
tüm sünni Müslümanlara örnek olmalıdır.
Kurantum’daki Hz. Ömer Adaleti sayfalarını öneririz onlara.
Sünniliği yüceltmeden, başka mezhepleri küçümsemeden bir kere daha oturun düşünün deriz onlara. Tanrı’nın mezhepler liginde şampiyon bir takım yoktur.  Her takımın taraftarı kendi takımına ‘Şampiyon’ olarak hitap etse de. Mezhep seçimlerinle mağrur olma. Ki onları sen değil senin sülalenin önde gelenleri senden yüzyıllar önce seçmişti. Dizelci misin, benzinci misin yoksa lpg’li misin’leri bırak. Kaç newton metre tork ürettiğine bak sen. Bugünkü mezheplerin hiçbiri şampiyon mezhep değil. Çünkü Allah Levh-i Mahfuz’la birlikte onların hepsini
AMATÖR LİGE DÜŞÜRDÜ.
Muhammed’li misin Ali’den misincilerin devri bitti.
MUHAMMED ALİ’LERİN ALTIN ÇAĞI BAŞLADI.
************************************
7 Ağustos 2011, 12:06:09
Bir rica…:)
Kitapçılara girdiğinizde Kurantum gördüğünüzde, arka kapağını çevirip bırakırsanız çook mutlu olurum.
Kurantum’un benim için en anlamlı yerlerinden biri de  arka kapağındaki O tek bir harftir.
Ve onun ilham aldığı harf.
O harf, çok yakın bir akrabımızın unutulmaz bir sözünün tek bir harfle anlatımıdır.
‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum…’daki harf o.
Tekamül alfabemde böyle bir harfe sahip olduğum milyonlarca kere şükürler olsun.
***************************************
6 Ağustos 2011, 13:26:15
Haçlılar, Dindarlar ve Levh-i Mahfuz…
Kısa bir video geldi posta kutuma. Başlıkta ‘Başbakan’ın Haçlıları övdüğü’ yazıyordu. Bu kısa konuşmayı açıp dinleyince çözüldü herşey.
Levh-i Mahfuz’daki Haçlı savaşlarıyla ilgili şoke edici bölüm,
Başbakan’a konuşma metni olarak verilmiş.
Konu bundan ibaret.
Haçlıların, Müslümanları birbirine kenetlemek için kullanılan bir figür olduğu, Müslümanın Müslümanla ya da Hıristiyanın Hıristiyanla yaptığı savaşların toplamının içinde Müslüman-Hıristiyan savaşlarının ancak çok minik bir yüzde oluşturduğunu anlatan, medeniyetlerin kardeşliğine tarihsel bir altyapı hazırlayan muhteşem bölümdür ilgili konuşmanın kaynağı. İlginenenler Levh-i Mahfuz Ansiklopedisine başvurabilir.
Yeri gelmişken. Sayın Başbakan’ın ‘ustalık dönemi’ olarak adlandırdığı bu yeni iktidar dönemine, umut verici bir başlangıç yaptığını belirtmek isterim.
Levh-i Mahfuz,
en fazla devlet adamlarının okumaya ihtiyacı olan bir kaynak.
Bu kitabı al ve git. Bak nasıl farklı hükmediyorsun dünyaya.
Başbakan’ın ustalık dönemi ifadesinin altındaki öz-eleştiriyi de görmeye davet ediyorum herkesi.
‘Acemiliklerim oldu’ demenin en güzel yolu ‘artık usta olacağım’
sözünde gizlidir.
Levh-i Mahfuz okuyan ve içselleştiren herkesin yolu açık olsun. Açık olacaktır da. Hükümetin çıraklık ve kalfalık dönemi, Fethullah Gülen’in toplumu bölücü ‘İslamî’ doktrinlerinin sponsorluğunda gerçekleşmişti. Şimdi vaadedilen bu pozitif, barışçıl dönem, kişilere kısmet olursa,
Powered by Levh-i Mahfuz Kuran
imzalı olacak.
Hükümetimiz, İslamî doktrin değiştiriyor. Bunu hepimizin görebilmesini diliyorum. Ve bunun ne denli büyük bir değişim hareketi olduğunu da. Türkiyemizin küresel görevleri açısından, dünyaya umut verecek olan bir değişiklik. Son dönemde, Başbakanın yaptığı vizyon içerikli konuşmaları bir elinize alın. Bir elinize de Levh-i Mahfuz alın. Doktrin değişikliğinin ne demek olduğunu daha yakından görebilirsiniz.
Hakkın izinde olduklarında, hakkın izinde olan herkesin kardeşiyizdir.
Ancaakk. Hakkın karşısına dikilecek olduklarında da önlerinde en yıkılmaz bir engel olarak duracağımız da kesindir.
Bizde destek ve katkı, kara kaş ve kara gözlere değil, vizyonlaradır. Aynı vizyonda buluşan herkesedir. Aynı vizyonda buluşabilen herkes bizim gözümüzde kardeştir.
Okuyucularımız halis niyetlerle göreve geldiğinde Sayın Kılıçdaroğlu’na da bir Levh-i Mahfuz göndermişlerdi. Okumayarak neler kaybettiğini ve kaybettirdiğini Başbakanı izleyerek öğrenebilir. Azıcık geç olsa da.
Şahsen, bu seçimlerde bir değişiklik yaptım ve oy kullandım. Kime oy verdiğime gelince. Oy vermeye giderken yeterli mürekkebi bulup bulamayacağımın sittresindeydim. Sandık başına gidince rahatladım. Bahar oy kullanmak istediği için gittik. Oraya kadar gitmişken elimiz boş dönmeyelim dedim ve girdim içeri.
Herkes sandığın olduğu bölüme gidiyor ve sonra içeriden bir adet TAKIRT sesi geliyordu. Ben de girdim içeri sonrasında şu sesler çıkmaya başladı.
TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT TAKIRT … :)
Pusulada oy isteyen kim varsa, istediği oyu ona verdim kardeşim. Ayrıca verdimse ben verdim :) Gönlüm zengin ben napıyim :)
Az kaldı bağımsızları unutuyormuşum. Bir takırtı-pütürtü de onlar için koptu.
Sonradan öğrendiğime göre benim bu oylarım sayılmamış galiba…
Olsun, ben kendi kardeşlik koalisyonuma oy verdim, gerisi boş :)
**********************************************************
6 Ağustos 2011, 12:40:51
2 Dazlak…
Sağdaki bebek, parmak çocuk. Parmak sosis de diyebilirsiniz. Fakat bu resimin konusu sağdaki değil, soldaki bebek. Bizim öncü, bir dönem hasta, Bora bebeğimiz o. Gözleri fıldır fıldır bir canavar şimdi. İyileşmiş, turp bebek olmuş, evden çıkabilecek kadar büyümüş de, ilk ziyaretini buRAK abisine yapmış… Şu iki dazlağı yan yana görmenin yaşattığı mutluluğu tarif edecek kelime yok. O yüzden bitti yazı :)
Bütüün bebelere sevgiyle.
************************************************
12 Temmuz 2011, 12:32:26
Kurantum ve aşk…
Okuyucu ailemizin duyguları bizim tüylerimizi ürpertiyor. Dışarıdan baktığında bunları komik bulan da vardır. Aynı insanlar, birine aşık olduğunda, onun için yaptıklarını, onu anlatırkenki huşuyu, yüzünün her daim bir smiley gibi gezmesini aptalca bulurlar. Kurantum onların hepsine sorar:
Aşkın nasıl bir şey olduğunu bilmeyenden daha aptalı var mıdır dünyada?
**************************************
5 Temmuz 2011, 18:02:48
Kurantum Kur’an-ı Devrim
Yüzyılın kitabı KURANTUM, yarın sabah tüm İstanbul D&R’larda… Ve sonra tüm Türkiye geneli D&R’larda… İmzalı dogumgunu.com.tr önsiparişleri yarın sabah kargoda… –Ne diyebilirim. Allah utandırmasın… Hepmize, hepinize hayırlı olsun… Kurantum kur’an-ı Devrim kutlu olsun…–
******************************************************
24 Haziran 2011, 15:44:15
SÜRPRİZ: YENİ KİTAP PAZARTESİDEN İTİBAREN TÜM D&R’LARDA…
‘Uzun haftasonu’ dedikleri bu olmalı :)
Dostlarımı hep bekletiyorum. Bu sefer bir sürpriz yapıp herkesi şaşırtmak istedim. Kamyon kamyon kitap… Baskıları çoktaaan bitti. Söyleyememekten çatladım burada. Çok özel bir kapak inşa ettik, kitap çoktan hazırdı son 15-20 gündür sadece kitabın kapaklarını beklemekteydik. Sonunda o da bitti… Halâ inanamıyorum ben de. Kitap, ciddi ciddi çıkıyor. 70 saatten az var… Sorulmadan söyliyeyim, dogumgunu.com.tr önsiparişleri her zamanki gibi yola kitapçı kitaplarından daha önce çıkacak.
Yaptığımız anlaşma sonucu kitabımız bir süre sadece D&R’larda olacak. D&R’larda da bol bol olacak… Haydi kitabın kendisiyle tanışmaya geldi sıra… Kapak yetmez. Bu kitabın bir broşürü olmalı dedim ‘Biraz’ yazdıktan sonra… Biraz sonra, kendine yakışır bir tanıtımla kitabımız burada olacak.
Sevgiy ve heyecanla, tüm dostlara…
************************************************************
24 Haziran 2011, 14:53:23
Birazdan…*
* Bu seferki, ‘bir haftanın birazı’ anlamındaki, birkaç gün sürebilen birazlardan değil :) O biraz, BİR gün AZ, en az bir kaç gün sürer  bu iş anlamındaydı… Popüler sloganla söylersek ‘Yanlış Anlaşıldım’ :) .
Şimdiki ‘biraz, dizayn gün içinde bitiyor, kimseyi bekletmeyelim derken, onparmağımın yayları yerinden çıktı, geç oldu ama sonunda geliyor, hem de ne gelmek’ anlamındaki biraz…
Not: Bu mesajımı, beni birşeyleri yetiştirmek için deli gibi koşturan biri olarak değil de,
herkes bu kadar beklerken hamağında huzuur içinde sallanan birisi olarak zihninde resmetmiş dostlarıma ithaf ediyorum :D
********************************************
23 Haziran 2011, 10:19:30
Bugün…
Bugün en mutlu günüm… Tüylerimin en diken olduğu gün…
Bugün, o ilk günden daha da önemli bir gün…
Bugün mutlu bir gün, bugün AÇIN PENCERELERİ BÜTÜN DÜNYA DUYSUN günü…
En
**************************************************
********************************************
12 Haziran 2011, 02:15:49
Ahlâksız süpürge…
Dine çook bağlı bir gazetenin sürmanşetinde yayınlanan şu süpürge reklamı,
din istismarına nefis bir örnek teşkil etmiş…
Sloganın ‘çarpıcılığına’ dikkat:
M MJF   ,‘Kutsal mekânımız Kabe’nin süpürüldüğü tek elektrik süpürgesi’
Tabi bu ‘çarpıcılık’, hedef kitleyi değil bu ahlâksızlığın parçası olanları bir gün çarpacak bir ‘çarpıcılık’…
İnsanların dinî hassasiyetlerinden fayda sağlayan bu güruhtan,
Dinin Kâbelerini kurtaracak bir elektrik süpürgesi icad etmeli…
Kutsal mekânda kullanılacak bir süpürge varsa, işte o süpürge bu süpürgedir.
Binyıllık tozlardan bu dini arındıracak devasa bir elektrikli süpürge…
Gerçekte bize ait olanı, onlardan geri alacak bir süpürge.
Sanıyorum ben o ‘süpürgeyi’ tanıyorum…
Onu bir gün herkes tanıyacak.
Çok yakında…
***********************************************
10 Haziran 2011, 22:06:36
Parmak Çocuk ve Süt Kardeşliği…
Parmak Çocuğun lokmasını başka bebeklerle paylaşması çok mutlu etti beni, paylaşmak istedim dostlarımla. Parmak Çocuğun anne sütü yönünden kısmeti azıcık bol oldu. Kiraladığımız bir cihazla, başka bebelere de artan anne sütlerini sunma imkanımız oldu. Ben arabada klimayı sonuna kadar açıp içeriyi buzhaneye çevirerek, bademciklerim şişe şişe, burnum aka aka :) işlerin arasında bu sütleri yetiştiriyorum. Çok mutluluk verici. Evin annesine teşekkür borçluyuz bu mutluluğu bize yaşattığı için. 3 günlük kimsesiz (aslında çook kimsesi olan) Toprak bebek, anne sütüyle besleniyor. Bir de Diyarbakırlı bir bebeğimiz var ki onun ismi beni çok etkiledi. Annesinin adı bizim parmak çocuğun annesiyle aynı. İsmi de şöyle bu peygamber çocuğun:
Seyit-Ali
********************************************************
6 Haziran 2011, 08:29:58
DGK…
Doğumgünü Kitapçısı, yeni kitap öncesi geniş çaplı bir yeniden yapılanma geçirdi ve yarından itibaren okuyucularımızın kitap siparişlerini kargolamaya yeniden başlayacak (KKD harici kitaplar). Yeni kitabımızın insanlara ulaşmasına yönelik harikulade çalışmalarımız ve gelişmelerimiz oldu. Bunları paylaşacağım. Bu hafta ayrıca, haftanın sonuna doğru yeni kitabımızın üzerindeki perdeyi de kaldıracağız. İsmini, cismini tanıtacağız, kitap 3 boyutlu haliyle sitelerimizde görünmeye başlayacak. Kitabın prospektüsü anlamındaki bir yazıyı da gene aynı yazıyla birlikte paylaşıyor olacağız. Herşey çok güzel olucak çok. Tüm dostlarımıza bir kartpostal hediyesiyle  :)
************************************************************
Beni Türk Şifacılarına emanet ediniz.. Bebecik Durum Güncellemesi…
Bebecik yoğun bakımdan çıktı. Aslına bakarsanız evden çıktı. Yurtdışına da gitmedi. E peki nerede bu bebek?
Durum güncellemesi: Zorlu hastalığıyla yüreğimizi dağlayan Bebecik artık evinde. Sağlığı da keyfi de yerinde. Onun adı bundan sonra TURP. Turp bebek :)
*******************************************
24 Mayıs 2011, 08:46:37
Sembol tedavisi…
Şifa sürecinde kullanılan Reiki sembollerinin nasıl çalıştığının sırrını ve insan beyninin bu süreçteki rolünü içeren, hayat değiştireceğini tahmin ettiğimiz bilgi,
yeni kitabımızdaki yerini almıştır. Yolu spiritüel sembollerle kesişen tüm ilgililerin bilgilerine sunulur.
*************************************************
19 Mayıs 2011, 16:45:53
23 Nisan – 19 Mayıs – Yeni Kitap…
Yeni kitabın 23 Nisan’a yetişmesine niyetliydim. İyi ki uzun sürmüş dedirtecek bir muhteviyat… Gelegelelim 19 Mayıs’ı da pas geçtik. Şimdi aklımda şu var. İster misin bu kitap 29 Ekim’e anca yetişsin…
Hayatın hangi sürprizi, karşına neden, nasıl ve ne zaman çıkaracağını bilemiyoruz…
*********************************************
19 MAYISTA ATATÜRK’Ü ANLAMAK…
Türkiye Cumhuriyeti
şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olmayacak demiş
Mustafa Kemal.
Hem gerici enerjiyle, hem de dünyanın karanlık yüzüyle
aynı anda savaşmış biri o.
Her ikisini birden alt etmenin nasip olduğu nadir bir insan.
Ve ne yazık ki bi türlü doğru anlayamıyoruz onu.
Mustafa Kemal
kahin değil, bu nedenle onun -ecek, -acak, -meyecek, -mayacak’lı sözleri gelecekten haberler bülteni değildir.
Ecek’ler acak’ lar basbayağı bir hedef göstermedir.
Yoluna ışık tutmadır.
Sana dikkat et,
gayret et şeyhlerin ülkesi olmasın diyor.
Sense, oh be dünya varmış
Atatürk söyledi,
gericilerin ülkesi olmayacak burası diyorsun.
Ayağa kalk diyor sana.
Peki diyip oturuyorsun sen.
Anlamıyorsun onu.
Anlamayınca da emanet bu hale geliyor işte;
Türkiye, şeyhlerin de, dervişlerin de, müritlerin de
ve daha beteri GURULARIN da ülkesi oluveriyor.
Uzay çağında…
Aslına bakarsanız M. Kemal’in devlet adamı olması yanıltmış bizi.
Onun işaret ettiği hedeflerin yerine getirilmesini devletten ve onun adamlarından beklemişiz.
Sivil bir toplumun, sivil bir ferdi olarak görememişiz onu.
Hep üniformalı kalmış.
Üniformayı çıkardığında da frak giydirmişiz.
Fotoğraflarının belki de yüzde doksanı, sokakta sıradan insanlarla çekilmişken, biz sırça köşklere kilitlemişiz onu.
İkinci bir Mustafa Kemal olabilmeyi, devletin üst-makamlarına gelmeye koşullandırmışız.
Oturduğun yerde olabileceğin biri olamamış hiçbir zaman o.
Uzak hedef olmuş sana.
O makamlara gelenleri de beğenmemişiz zaten.
Atatürk bir çıta olmuş ve o çıtayı siyasetçilerin,
devlet adamlarının aşması beklenmiş.
Nedense sen onların akıllarına hiç gelmemişsin.
Herşeyi devletten bekleme!,
lafı oturmuş da herşeyi devlet adamından bekleme! lafı bi türlü oturmamış.
Gerçekte Mustafa Kemal, ne bir makamdır ne de bir mevki…
O bir bakış açısıdır.
O bir gözlüktür.
Gözü olan, bir yere bakabilen herkes onu takabilir.
Onu devam ettirebilir.
Taktım dediğin anda bitmiştir.
Din ve felsefe maskeli gericiliğin, o “olmayacak” dediği halde olmasının nedeni şu ana dek onu tam olarak anlayamayışımızdır.
Bakın çok basit bir örnek.
“Ne mutlu Türküm diyene”nin gerçekte ne demek olduğunu idrak edersen, her yanı Atatürk sembolleriyle dolu Türk Dil Kurumu’nu yerlebir etmen, yeniden inşa etmen gerekir.
“Ne mutlu Türk olana” ile “Ne mutlu Türküm DİYENE” arasındaki tek fark, ikinci lafın soyculuk yapmaması, kökenle ilgilenmemesi, “önemli olan bugün, burada, bizimle olman” demesidir.
Bu anlayışı dil alanına uygularsan;
Kökeni Türkçe olmasa da, dilimize girmiş, “bugün, burada, bizimle olan”, ben Türkçeyim diyen her kelimeyi Türkçe olarak kabul edersin. İçe dönük bir dil yaratma çabasını terk eder, dilini dünyaya entegre etmenin yollarını ararsın. Güzel, etkili, dilindeki boşlukları kapatan “yabancı” kelimelere açarsın kapını. Kendi güzel kelimelerini de öne çıkartırsın diğer yandan. Çağdaş bir dil yaratırsın. Kökene dayalı dilcilik yapmazsın. Hele bunun adına Atatürkçülük hiç demezsin.
Mustafa Kemal’i doğru anlarsan tabi.
Devlet işleri frekansı üzerinden değil, felsefe frekansından iz sürersen.
Onu bir makam değil bir bakış açısı olarak görürsen.
Onu Ortadoğu’nun yazgısını değiştiren, doğuyu yeniden doğuran bakış açısı olarak görürsen eğer.
Ne derlerse desinler. Bizler devam edeceğiz onun bıraktığı yerden.
Canım benim geçen mektup yazmış biri.” Ailecek çok gülüyoruz sana “diyor. Dünyayı değiştireceğiz falan diyoruz ya, çok eğlendiriyomuş burası orasını. En azından neşelendirmiş sözlerimiz onları. Ben onun için aynı şeyi ne yazık ki söyleyemiyorum. Çünkü baştan aşağı bir dramsın sen. İnançsızlığın, güvensizliğin, silikliğin, pasifliğin, sürünün içinde sürüklenip gitmenin travmasısın. En çok üzüldüğüm de, güldüğün bu insanların neler başardığını gördüğünde güvensizliğinin, silikliğinin, ezikliğinin dibe vuracak olmasıdır. Bence asıl Tanrı senin yardımcın olsun. Bize vereceğini çoktan verdi bile.
Mustafa Kemal…
O milli alanda başlatmiş devrimi.
Biz, manevi alanda devam ettiriyoruz.
Böyle olması da gerekiyor.
Hele bir insan ruhunu kurtaralım da esaretten.
Ondan sonrası kolay iş.
Ruh, şeytandan özgürlüğünü alacak kudreti bulsun da önce.
Ondan sonrası bir gecelik iş.
Bu “bir gecelik iş” lafı Dona’nın biliyorsunuz.
Geçenlerde bi gazete kupürü gördüm.
Hükümet takımından biri, kitabı taramış herhalde bizim.
Dona’nın Ortadoğu tezini cımbızlayıp, diline dolamış;
Bir gecelik iştir falan filan diye demeçler veriyor.
Lan olum iktidarsın sen.
Bi gecelik bi gecelik diyeceğine yapsana.
Kaç gecedir iktidarsın sen?
Neyse o taraflara söyleyeceğimiz çifter çifter sözlerimiz olacak.
Zamanı gelince tabi.
Şimdilik tembihliyiz Dona’dan.
Uslu çocuk olalım.
İşimize bakalım.
Planlarımızı doğru yapalım.
Cumhuriyet devriminin havada kalmış yanlarından,
dersler çıkararak yapalım planımızı programımızı.
Kendi davamız, kendi idealimiz penceresinden baktığımda, Cumhuriyet Devrimlerinden şahsen aldığım en büyük ders Mustafa Kemal’in yalnız bırakılmasıdır.
Tekleştirilmesidir.
Kişiler katına çekilmesidir.
Sevgi adına, liyakat adına yapılmıştır bu.
O “Bu millet, benim gibi daha binlerce Mustafa Kemaller çıkarır.
Beni de bir Türk anası doğurmadı mı?” demiştir.
O’nun arkasından “Bir Mustafa Kemal daha gelmez” demiştir onlar.
Bunu bir serzeniş olarak değil, “müjde” olarak dillendirmişlerdir.
Yalnız ve tek bıraktılar, çoğalmasına asla izin vermediler.
Mustafa Kemal öncü olmak istedi,
ardındakiler onu lider yaptılar.
Oysa ne güzel de öncü bir sıfat seçmişti kendine;
BAŞÖĞRETMEN.
Bu kelimeyi, kendisinden bahseden mütevazi sözleriyle birleştirince, buram buram çoğalmak isteyen, tek olmamak için bir tek yalvarmadığı kalan bir portre çıkıyor ortaya.
Gençlik demiş,
gelecek demiş,
damarlarındaki kan demiş,
her seferinde başarının adresini kendi dışında alanlara çekmek istemiş.
İzin vermemişler O’na.
Türk toplumu bu gerçeğin en yakın şahididir.
Tek bir kişiye mâl edilen, bir kişinin üzerine yıkılan bir devrim,
fazla uzağa gidemez.
Mustafa Kemal bunun en güzel örneğidir
Bir kişi, herkesi sırtlasın’la olmuyor işte.
Kur’an da bu yüzden “bizi güt demeyin bizi gözet deyin” dememiş miydi?
Bir faninin üzerine bırakınca kendini, kalıveriyorsun ortada.
BEN’lere değil
BİZ’lere ihtiyacımız bu yüzden var.
Oronos ile Rheanın oğlu Zeus değil hiçbirimiz.
İnsanız ve 21.yüzyılda yaşıyoruz.
Birşey yapmak isteyenlerin teklik değil birlik içinde olması gereken çağdayız.
Tarihe çok meraklı biri olmuşumdur hep.
Çocukluğumdan beri büyükadamları okumuşumdur.
Hayatıma damgasını vurmuş kitap babamın kitaplarından biridir:
Dünyanın çehresini değiştiren 12 Adam.
Kaç kere okuduğumu bilmem.
Tekrar ve tekrar.
Bu adamların doğruları nelerdi ve nerede yanlış yaptılar…
Çok okudum, “lider” portrelerine oldum olası ilgili oldum.
Sayısız hayat hikayesini nefes almadan okuyup,
kendimce dersler çıkardım.
Okumak falan da değil,
hepsinin üzerinde çalışma şeklinde birer birer.
Neleri yapmasaydı, başlattığı hareket daha çok yol alırdı.
Düşün babam düşün.
Nedense, neye hazırlıksa artık…
Tarihin sayfaları üzerinde bitmek bilmeyen fikir egzersizleri…
Ben, tarihin hiçbir sayfasında
Mustafa Kemal gibi bir devrimci, öncü, lider başka bir insan görmedim kardeşim.
En büyük eksikliği, zamanının yedi-sekiz yüzyıl ilerisinde olması…
Buna eksik denirse tabi.
Neyse ki kaderini, asker olarak yazmışlar.
Çok somut, çok gerçek bir alana yerleştirmişler.
Yoksa, filozof olurdu, halâ heyecanla okunan eserlerin sahibi olurdu,
ama bu kadar gerçek olamazdı.
Kader kitabının yazıcıları, gerçek ve somut dünyanın ortasına yerleştirmişler onu.
Çok da iyi yapmışlar.
Diğer hiçbirinde olmayan birşey var onda.
Nedir nedir…
Düşün babam düşün. (Babam beni andı)
Sonunda buldum o şeyi.
Napolyon, BEN Napolyon’um demiş.
Atatürk,
hepimiz Mustafa Kemal’iz demiş.
Aradaki fark burada işte.
Benlik duygusunun esiri olmamış,
biz olmanın yollarını aramış durmuş.
İnsanı bu denli allak bullak eden,
Gençliğe Hitabe gibi bir metni
başka hiçbir motivasyonla açıklayamazsın.
BEN işi değil o iş.
BİZ işi.
BİZ olmak için yalvarmış sanki.
Nesiller üzerinden çoğalmak istemiş.
Genetik değil manevi bir evladı tercih etmesi de sanıyorum bu yüzden.
Hazret-i Muhammed’e resmim çizilmeyecek benim dedirten şey her ne ise,
Mustafa Kemal’e geride biyolojik bir akraba bıraktırmayan şey de aynı.
KİŞİLER KATINDAN ÇEKİLMEK.
Arayın tarayın, bi akrabasını bulabiliyor musunuz bakalım.
Kişisel soyunu devam ettirmediği gibi, bütün izlerini de kaybettirmiş.
Olası bir Mustafa Kemal soyculuğuna müsade etmemiş, tedbirlerini fazlasıyla almış.
Hanedanlığa karşı duran adama yakışan da buydu.
Diğer tarihi portreler var ya. Evet, Atatürk’te onlarda olmayan birşey var. Sanıyorum onu farklı kılan, aslında kendisinden ziyade insanların ona olan bakışı.
Küçükken bir Atatürk defterim vardı. Gazetelerden kesip kesip onun resimlerini yapıştırırdım. Şiirler yazardım. Şimdi farkettim ki o resimleri hiç unutmamışım. Evet, Türk halkının ona olan bakışları bi değişik. Meşhur birini görmüş bakışları da değil, devlet büyüğü gelmiş heyecanı da değil. Başka bişey.
Bir milletin kişisel gelişim serüveni var Atatürklü fotoğraflarda… Kendini aşma çabası var. Olmadığını zannettiğin olanaklarını kullanmanın, neleri başarabildiğini farketmenin mutluluğu var. Aptalların aptallığı yakıştırdığı bir halkın, öğrenmeye olan düşkünlüğü var.
Genciyle yaşlısıyla aydınlanan ruhlar var.
Bana sorarsanız baştan aşağı müteşabih bir laftır;
Atam izindeyiz…
1- Seni bir öncü bildim. Ben de tıpkı senin gibi geleceğin devrimcisiyim. diyebiliyorsan ne mutlu.
2- Ben kim sen kim. Gerilerden gelen bir takipçinim ben sadece. diyorsan da ne yazık…
Herkes bu iki anlamdan hangisini kendisine daha yakın bulduğuna karar versin önce. 2 diyenler tribüne çıksın. B1r diyenlerle işimize bakalım biz de.
Resullük, nebilik… Bunlar dinsel öncülük yapan kişilerle ilintili kavramlar. Mustafa Kemal Paşa’ya bu tarz bir sıfat yakıştırmamız pek doğru olmaz. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Onda kesinlikle peygamber kumaşı var!
Evinizde kendiniz deneyin. Tarihi portreleri yanyana koyun. Mustafa Kemal titreşimlerinin benzerlerini sadece peygamber profillerinden alabildiğinizi farkedeceksiniz. Gandi’ler, Churchill’ler kesmeyecek sizi. Eliniz Filistinli İsa’lara, Mekkeli Muhammed’lere gidecek. Sakalı uzun dincilik, Haşa! İslam peygamberiyle ortak ne özelliği varmış Atatürk’ün derse onlara tek bir şey söylerim. Kelime bile etmem onlara. Rakam söylerim.
19 derim.
İslam’ın bir rakamı varsa, bu rakam 19’dur.
Ve bir insanın hayatında bir rakam bu kadar çok yer ediniyorsa vardır onda bir iş. 19 Mayıs 1919 gibi veriler, çok doğal geliyorsa hemen bir şey isteyelim onlardan. Ayarlasınlar, denk getirsinler hayatı 19’larla içiçe evlatlar sunsunlar bize. Bakalım getirebiliyorlar mı…
Öncülük. Çağımızın anahtar kelimesi budur. Dışı modern-içi demode yanımızın bir türlü anlayamadığı kavram da budur. Biz’im aramızdaki, yazan ve okuyan arasındaki akıl ilişkisini de bi türlü anlayamazlar bu arkadaşlar. Tanrı’nın doğum günü düşüncesine katılırsan, onun düşüneninin müridi olarak ilan eder seni. Bi de felsefik felsefik ateist demez mi kendine. Lan o zaman bütün fizikçiler de Einstein’ın müridi… Senin mantığa göre. Mantık kelimesini de lafın gelişi kullanıyorum tabi.
Bu işe çok kafa yormak lazım çok. Öncülüğe. Herşeyden önce Mustafa Kemal’i zihin dünyamızda öncülük koltuğuna bi oturtabilsek, önümüz epey açılacak. O zaman herşey farklı olmaya başlayacak. Makam da değil mevki de değil Mustafa Kemal. O sadece bir zeka biçimi. Şu gerçeği bi farketsen analar daha ne Kemal’ler doğuracak.
Daha doğrusu anaların zaten doğurmuş oldukları,
ansızın birer Kemal olacak.
O bir öncüdür ve O’na methiyeler düzdüğün anda Mustafa Kemal biter. Zararsız görünen bu eylem, öncü olanı sonlandırmaktır. Öncü çoğalması gereken kişidir. Onu, erişilmez konuma yerleştirmek Mustafa Kemal’e suikast düzenlemekten daha büyük suçtur. İzmir suikasti başarılı olsaydı Paşa’nın vizyonu bundan etkilenmez, yoluna bi şekilde, fenomenleşerek devam ederdi. Silahlı suikastlerin olur da vizyonlara düzenlenen suikastlerin telafisi olmaz. Silahla düzenlenenlerden misliyle daha tehlikelidir. Yolunu kaybettirir sana. Ve ne yazık ki bizim ülkemizde damlar, ilerici Atatürk’e nişan almış keskin nişancılarla dolu.
Artık methiyelerle yetinmeyi bırakıp,
öğretmenimize yakışır öğrenciler olmalıyız herbirimiz.
Ne isabetli bir tohumdur “Gençliğe” hitabe.
Buraya dikkat. Gençlere değil, gençliğe…
Genci de yaşlısı da üstüne alır.
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen… “
dendi mi 7-70 ayaklanır herkes.
Davamızı düşünüyorum.
Hayalimizi düşünüyorum.
Bize dayatılan düzeni düşünüyorum.
O koca çarkı düşünüyorum.
O çarkı nasıl tersine çevireceğimizi düşünüyorum.
Ne zorlukların üstesinden gelip,
neleri başaracağımızı düşünüyorum da…
Mustafa Kemal ve Tanrı’nın doğum günü’nü biraraya getirince içimden yüksek sesle ACABA? diyorum.
Hayır hayır acaba demiyorum çünkü eminim.
Ata’nın Gençliğe hitabesi ile “ayağa kalk” dediği kesim,
indigo neslinden başkası değil.
Biz’e sesleniyor o.
Ve mesajı alıyoruz Biz.
Mesajı aldıkça alev alıyorum ben.
19 Mayıs ruhu…
Tanrı’nın doğum günü devrimi…
7/70 indigo devrimcilerimiz…
Ve İstiklal barışı…
Sevgiyle
BuRAK özDEMİR
*************************************************************
15 Mayıs 2011, 12:29:58
Hayvanlar aleminde hareketli gün…
Köyevindeyiz. Darlayı çapaladım dün. Çıplak ayakla. Şu 2 günde olanların özeti. Kirpik kirpisi gitti. İyi beslendi, güçlendi, zamanı geldi. Bahçeye çıkardık. Belki de buralarda kimbilir. Yaralı köpecik vardı hani. O köpecik şu an zıp zıp zıplıyor. Bi havlıyo bana, bak sen. İşte bugün onun oğlu uçurumdan aşağı ormana yuvarlandı. Saatlerce aradık, taradık bulamadık. Biz gittik sonra arkamızdan gelmiş. Her yeri diken. Bu sırada ben onu aramak için ormandan dönerken yolda kaplumbağa buldum. Onu aldım getirdim. Geziniyor bahçede. Kaplumbağa konusundaki personel açığımız da giderildi :) Hayvan Kaynakları departmanımız iyi çalışıyor. Tosun mest. Bahçeye çağırdım köpek gibi yanıma geldi. Minyatür kaplanım. Heh bu arada bi de yavru kedi var evde. İsmi yok. Hayvanlara isim vere vere haznem boşaldı. İsimsiz kedi ekteki dosyada ilginize sunulmuştur :)
***************************************************
12 Mayıs 2011, 18:02:38
Ucuz kitap…
Bir kardeşimiz kitap fiyatlarının yüksekliğinden şikayet etmiş. ‘Gece aklına gelenleri yazıyor, bi de çok emek vermiş gibi çok para istiyor’ şeklinde bir ifadeyle. Emek vermeme konusunda susma hakkımı kullanıyorum :) Sitede bunları çok yazıştık arzu edilirse okunabilir. Diğer yanda fiyatlar konusunda da şöyle bir çözümümüzün olduğunu hatırlatalım. Doğumgünü kermeslerinde, kapağı ezik çizik kitapları yarı fiyatına ulaştırıyoruz okuyucularımıza. Şu anda kitapçılarda 32 liraya satılan Levh-i Mahfuz’u kargosu dahil olmak üzere iki sigara paketi parasına, 14 liraya sipariş verebilirsiniz. İlgili link: http://www.dogumgunu.com.tr/store/hasarli-kitap.html
**************************************************
11 Mayıs 2011, 01:45:52
Hz. İsa’nın dönüşü…
Levh-i Mahfuz’dan itibaren bu konuda çok soru vardı.
Benim de kafamı çok kurcalıyordu.
Cevabı sonunda bulduk…
İsa’nın dünyaya yeniden gelişinde,
İsa’nın yeniden nasıl İsa olacağıyla ilgili
tanrısal metodolojinin rasyonel açıklaması,
yeni kitabımızdaki yerini almıştır.
İsa kardeşin dönüşünü bekleyenlerin ilgilerine sunulur.
**************************************************
9 Mayıs 2011, 21:19:41
Tarikatlar yazısı…
Sitemizde bir süredir bahsi geçen ve beklenen Tarikatlar yazısı, 20 sayfalık uzunluğuyla tüm tasavvuf yolcularının okuması gereken bir metin olarak yeni kitabımızdaki yerini almıştır.
*******************************************************
9 Mayıs 2011, 21:19:41
Tarikatlar yazısı…
Sitemizde bir süredir bahsi geçen ve beklenen Tarikatlar yazısı, 20 sayfalık uzunluğuyla tüm tasavvuf yolcularının okuması gereken bir metin olarak yeni kitabımızdaki yerini almıştır.
*******************************************************
7 Mayıs 2011, 12:52:18
Bebecikten güzel haber getirdim…:))))))
Hep çıkışta olan ve 900e ulaşan değer ilk defa azalma göstermiş. Hem de ne azalma. 500′e kadar inmiş. Doktor amcalarına, hemşire ablalarına gülücükler saçıyormuş. Ne kadar ne kadar ne kadar ne kadar ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Bu arada devletimiz de güzel haber vermiş. Bebeciğin ve refakatçisinin yurtdışındaki tümmm masrafları 3 ay karşılanacakmış. Gidecekler muhtemelen ona ileride faydası olabilecek ipuçları almak için ve bu durumun neden kaynaklandığını öğrenmek için gidecekler.
Bebeciğin annesi, telefonda muhteşem haberi verirken yoğun bakımda şifaya başladığımız ilk gecenin dönüm noktası olduğunu söyledi. Hemen sabahında değişmeye başlamıştı birşeyler zaten dedi. Ben içerideyken dışarıda onun elleri ateş gibi olmuştu zaten. Şunu düşündüm. Seneler önce bir gün parmağını yakıyorsun. Ve seneler sonra o parmak yanması belki de senin hayatını kurtarıyor. Demek istediğim şu. Seneler önce elini yaktığında ben şifa uygulayarak hemen iyi olmasına vesile olmuşum ve bu parmak yarasından aklına gelmiş bu frekansa başvurmak. Kader işte naparsın… Hepimize çok kıymetli dersler var bu serüvende. Yeni kitabımızın ilk okuyucusu oldu öncü bebek. Ne kadar ne kadar ne kadar ne kadar mutlu olduğumu anlatmam.
-bu sefer keyfimden çaldırıyorum site sirenlerini :) -
***********************************************
6 Mayıs 2011, 13:04:01
Kardeşe selam…
Bu yazıyı kardeşime söz verdiğim için yazıyorum, akşam yanına refakatçi olarak gittiğimde diyeceğim hikayeni buRAK’a anlattım ve eminim algı sıkıntısı var deseler de beni anlayacak. Kardeşimin 8 gün önce bir pıhtı sol beynini etkiledi, algı, konuşma ve vücudun sağ kısmı şimdilik işlevsiz, ödem yaptı kafatasını açtılar, çok şükür dün gece yoğun bakımdan çıktı. Konuyu internetten araştırınca Jill Bolte Taylor adında bir bilim insanının yaşadığı aynı olayın hikayesini dinleyince bu hastalığın (hastalık demek ne derece doğru bilmiyorum) tam kardeşime uygun bir şey olduğunu anladım, hani bir liste verselerdi eline burdan bir hastalık seç eminim o bunu seçerdi.
Çünkü beynin sağ yarısı sürekli ben diyen bir yer, sol yanı ise biz diyen bir yer. Sol yarı küreyi kullanan bir daha sağ yarı küreyi istemezmiş, sonsuz özgürlüğün, evrensel bütünlüğün, dar bedenden bağımsız hissedildiği bir durummuş. Ama öte yandan yaşı genç, bir anne, sorumlulukları var bu tarafta. Bize tam dönüş süreci ne kadar olur bilmiyorum ama döndüğü zaman müthiş tecrübelerle dönecek merakla bekliyorum bana anlatacaklarını ve kazandıracaklarını. Ben onun ablasıyım ama Tanrı’nın doğum günü’nü anlamamı sağlayan ve benden daha başarılı yaşayan O. Yanılmıyorsam buraya yazardı. Tarzından anlar sorardım bu yazı senin mi diye, akşama sevinecek biliyorum. Herkese çok sevgilerimle.
buRAK özDEMİR in NOTU:
Tanrı’nın doğum günü ailesi adına bu enteresan olguyu deneyimleyen bu kardeşimin Ben-Biz konusundaki, yeni bakışını öğrenmek, bu maceranın gezi notlarını okumak için sabırsızlanıyorum. Söyle ona lütfen. Şimdi de ben onu okumak istiyorum. Geçmiş değil yolu açık olsun. Yeni bilinci hayırlı olsun diyorum.
*******************************************************
6 Mayıs 2011, 12:55:19
Evlat kaybı… Bir meleğin hikayesi…
Merhaba buRAK özDEMİR. 19 martta 9 yaşındaki oğlumu kaybettim. 5 -6 yaşından beri sürekli olarak bana, Anne ben bu dünyaya ait değilmişim gibi hissediyorum, içimde öyle bir his var diyordu ve bunu son zamanlarda daha fazla dile getirmeye başlamıştı. Hislerinde yanılmamış biliyormuş. Bartu çok özel bir emanetti, ait olduğu yere geri döndü. Hayatıma girdiği için, onu kısa birsürede olsa yaşayabildiğim için, onun annesi olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. 19 gün içinde herşey olup bitti. Bartu artık yok. Ama nasıl olduğunu bilemediğim bir güç ve sabırla yaşadım bu acı kaybı. Aynı günlerde levhi mahfuzla tanıştım. İki arkadaşım da aynı kitabı getirdi ve mutlaka okumamı istedi. Levhi mahfuz’la birkez daha huzur ve güç buldum. Henüz bitirmedim. Zaten bitmesini de istemiyorum. Hep yanımda olmasını istediğim bir dostumla konuşur gibiyim okurken. Senin kadar mükemmel anlatamasam da bu güzel kitabın içindeki ışığı, kendimce paylaşmaya çalışıyorum çevremdeki herkesle. Nasıl güzel bir kalp, nasıl güzel bir ruhtur ki sendeki; Bu kadar samimi anlatmışsın. İyi ki varsın iyi ki yazıyorsun…
buRAK özDEMİR in NOTU:
Evlat kaybı yaşamış, bu acının üstesinden bir şekilde gelebilmiş ruhların çok özel çok ileri ruhlar olduğuna inancım bir kez daha arttı. Böyle bir durumda, pozitif enerji yayıyor olabilmek tam bir mütekamil bir ruhun işi. O tarifsiz acının içinde bir güneş gibi doğduğunuz hepimize bu soğuk sabahta. Saygıyla eğiliyorum önünde. ‘Cennet annelerin ayakları altında’yı farklı hissettim şimdi. Anneler, o muhteşem tanrısal gönülleriyle, kolaylıkla ulaşabiliyorlar Bartu’ların yeni yurduna. ‘Ait olduğu yere geri döndü.’ bir dilek değil, çok sağlam bir istihbarata dayalı bir bilgi olarak titreşti bende. Bu kardeşimin resmini telefonuma yükledim. Uzun uzun baktım. Halâ öyle ışık saçıyor ki. Böyle bir güzelliğin vardan yokolması mümkün olamaz. Bu karanlık gezegenden göç etti. Ve sana katılıyorum annesi… O şu an ait olduğu aydınlıkta…
***************************************************
6 Mayıs 2011, 12:42:41
Enerjinin isim adres bilgisi…
Bütün Reikicilerden gelen ortak soru enerji yollamak için bu bebeciğin ismi ve yer bilgisi nedir şeklinde. Bu dostlarıma bir latife ile seslenmek istiyorum:
Hayrola dostlarım, kargo mu gönderiyoruz :)
Dua dileklerimizi onun etine değil güzel ruhuna gönderiyoruz. Bebeciğinin ruhunun adını da bilmiyorum, sonsuzluğun içindeki lokasyon bilgisini de. Tek bildiğim gönül frekansı üzerinden dünyada ulaşamayacağımız hiç kimsenin olmadığı.
Bebeciğin son durumuna gelince. En azından annesi çok daha iyi şu an. Daha dik ve yüzü gülebiliyor herşeye rağmen. Bebecik de daha enerjikmiş eskiye nazaran. Fakat alamet yani ishal, artarak devam ediyor. Literatüre geçmiş maksimum değer 700. Bizim bebeciğin ishal değeri ise maalesef 800…
Ambulans uçakla yoğun bakımda yurtdışına gidiş gibi astronomik bir bedeli devletimiz her vatandaşı için zaten karşılıyormuş. ‘Burada tedavisi yok.’ belgesi yeterliymiş. Bu güzel haber. Diğer ayarlamalar da yapılmaya çalışılıyor ivedilikle. Yurtdışındaki hastanenin astronomik masrafları konusunda da bir nebze de olsa, bir karşılama olabilir mi çabaları var. Bu noktada sorun şu. O aşamada kurallar biraz daha katı. Kağıt üstünde tedavisi var gibi görünüyor ancak bu tedavi ülkemizde uygulanıp da hayatta kalan bebek yazık ki yok. Zamanla yarış devam ediyor bir yandan. Ben herşeye rağmen bebeciğin iyileşeceğine ve anneciğine babacığına gülücükler atmaya kaldığı yerden devam edeceğine inanıyorum. Bu arada şimdi aklıma geldi. İsme ve lokasyona enerji olgusuyla ilgili sıradışı bir duruma sahip bu bebecik. İsim verseydim, ismi değişti. Adres verseydim, adresi değişiyor. Dileklerimizle erişemeyecek miydik ona? Kargomuz bize geri dönmeyecekti elbet. Ben şimdiden, gönlünüzden yükselen o saf enerji için hepinize teşekkür ediyorum. İnşallah güzellikle büyür, kendisi de eder :)
6 Mayıs 2011, 13:04:01
Kardeşe selam…
Bu yazıyı kardeşime söz verdiğim için yazıyorum, akşam yanına refakatçi olarak gittiğimde diyeceğim hikayeni buRAK’a anlattım ve eminim algı sıkıntısı var deseler de beni anlayacak. Kardeşimin 8 gün önce bir pıhtı sol beynini etkiledi, algı, konuşma ve vücudun sağ kısmı şimdilik işlevsiz, ödem yaptı kafatasını açtılar, çok şükür dün gece yoğun bakımdan çıktı. Konuyu internetten araştırınca Jill Bolte Taylor adında bir bilim insanının yaşadığı aynı olayın hikayesini dinleyince bu hastalığın (hastalık demek ne derece doğru bilmiyorum) tam kardeşime uygun bir şey olduğunu anladım, hani bir liste verselerdi eline burdan bir hastalık seç eminim o bunu seçerdi.
Çünkü beynin sağ yarısı sürekli ben diyen bir yer, sol yanı ise biz diyen bir yer. Sol yarı küreyi kullanan bir daha sağ yarı küreyi istemezmiş, sonsuz özgürlüğün, evrensel bütünlüğün, dar bedenden bağımsız hissedildiği bir durummuş. Ama öte yandan yaşı genç, bir anne, sorumlulukları var bu tarafta. Bize tam dönüş süreci ne kadar olur bilmiyorum ama döndüğü zaman müthiş tecrübelerle dönecek merakla bekliyorum bana anlatacaklarını ve kazandıracaklarını. Ben onun ablasıyım ama Tanrı’nın doğum günü’nü anlamamı sağlayan ve benden daha başarılı yaşayan O. Yanılmıyorsam buraya yazardı. Tarzından anlar sorardım bu yazı senin mi diye, akşama sevinecek biliyorum. Herkese çok sevgilerimle.
buRAK özDEMİR in NOTU:
Tanrı’nın doğum günü ailesi adına bu enteresan olguyu deneyimleyen bu kardeşimin Ben-Biz konusundaki, yeni bakışını öğrenmek, bu maceranın gezi notlarını okumak için sabırsızlanıyorum. Söyle ona lütfen. Şimdi de ben onu okumak istiyorum. Geçmiş değil yolu açık olsun. Yeni bilinci hayırlı olsun diyorum.
*******************************************************
6 Mayıs 2011, 12:55:19
Evlat kaybı… Bir meleğin hikayesi…
Merhaba buRAK özDEMİR. 19 martta 9 yaşındaki oğlumu kaybettim. 5 -6 yaşından beri sürekli olarak bana, Anne ben bu dünyaya ait değilmişim gibi hissediyorum, içimde öyle bir his var diyordu ve bunu son zamanlarda daha fazla dile getirmeye başlamıştı. Hislerinde yanılmamış biliyormuş. Bartu çok özel bir emanetti, ait olduğu yere geri döndü. Hayatıma girdiği için, onu kısa birsürede olsa yaşayabildiğim için, onun annesi olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. 19 gün içinde herşey olup bitti. Bartu artık yok. Ama nasıl olduğunu bilemediğim bir güç ve sabırla yaşadım bu acı kaybı. Aynı günlerde levhi mahfuzla tanıştım. İki arkadaşım da aynı kitabı getirdi ve mutlaka okumamı istedi. Levhi mahfuz’la birkez daha huzur ve güç buldum. Henüz bitirmedim. Zaten bitmesini de istemiyorum. Hep yanımda olmasını istediğim bir dostumla konuşur gibiyim okurken. Senin kadar mükemmel anlatamasam da bu güzel kitabın içindeki ışığı, kendimce paylaşmaya çalışıyorum çevremdeki herkesle. Nasıl güzel bir kalp, nasıl güzel bir ruhtur ki sendeki; Bu kadar samimi anlatmışsın. İyi ki varsın iyi ki yazıyorsun…
buRAK özDEMİR in NOTU:
Evlat kaybı yaşamış, bu acının üstesinden bir şekilde gelebilmiş ruhların çok özel çok ileri ruhlar olduğuna inancım bir kez daha arttı. Böyle bir durumda, pozitif enerji yayıyor olabilmek tam bir mütekamil bir ruhun işi. O tarifsiz acının içinde bir güneş gibi doğduğunuz hepimize bu soğuk sabahta. Saygıyla eğiliyorum önünde. ‘Cennet annelerin ayakları altında’yı farklı hissettim şimdi. Anneler, o muhteşem tanrısal gönülleriyle, kolaylıkla ulaşabiliyorlar Bartu’ların yeni yurduna. ‘Ait olduğu yere geri döndü.’ bir dilek değil, çok sağlam bir istihbarata dayalı bir bilgi olarak titreşti bende. Bu kardeşimin resmini telefonuma yükledim. Uzun uzun baktım. Halâ öyle ışık saçıyor ki. Böyle bir güzelliğin vardan yokolması mümkün olamaz. Bu karanlık gezegenden göç etti. Ve sana katılıyorum annesi… O şu an ait olduğu aydınlıkta…
***************************************************
6 Mayıs 2011, 12:42:41
Enerjinin isim adres bilgisi…
Bütün Reikicilerden gelen ortak soru enerji yollamak için bu bebeciğin ismi ve yer bilgisi nedir şeklinde. Bu dostlarıma bir latife ile seslenmek istiyorum:
Hayrola dostlarım, kargo mu gönderiyoruz :)
Dua dileklerimizi onun etine değil güzel ruhuna gönderiyoruz. Bebeciğinin ruhunun adını da bilmiyorum, sonsuzluğun içindeki lokasyon bilgisini de. Tek bildiğim gönül frekansı üzerinden dünyada ulaşamayacağımız hiç kimsenin olmadığı.
Bebeciğin son durumuna gelince. En azından annesi çok daha iyi şu an. Daha dik ve yüzü gülebiliyor herşeye rağmen. Bebecik de daha enerjikmiş eskiye nazaran. Fakat alamet yani ishal, artarak devam ediyor. Literatüre geçmiş maksimum değer 700. Bizim bebeciğin ishal değeri ise maalesef 800…
Ambulans uçakla yoğun bakımda yurtdışına gidiş gibi astronomik bir bedeli devletimiz her vatandaşı için zaten karşılıyormuş. ‘Burada tedavisi yok.’ belgesi yeterliymiş. Bu güzel haber. Diğer ayarlamalar da yapılmaya çalışılıyor ivedilikle. Yurtdışındaki hastanenin astronomik masrafları konusunda da bir nebze de olsa, bir karşılama olabilir mi çabaları var. Bu noktada sorun şu. O aşamada kurallar biraz daha katı. Kağıt üstünde tedavisi var gibi görünüyor ancak bu tedavi ülkemizde uygulanıp da hayatta kalan bebek yazık ki yok. Zamanla yarış devam ediyor bir yandan. Ben herşeye rağmen bebeciğin iyileşeceğine ve anneciğine babacığına gülücükler atmaya kaldığı yerden devam edeceğine inanıyorum. Bu arada şimdi aklıma geldi. İsme ve lokasyona enerji olgusuyla ilgili sıradışı bir duruma sahip bu bebecik. İsim verseydim, ismi değişti. Adres verseydim, adresi değişiyor. Dileklerimizle erişemeyecek miydik ona? Kargomuz bize geri dönmeyecekti elbet. Ben şimdiden, gönlünüzden yükselen o saf enerji için hepinize teşekkür ediyorum. İnşallah güzellikle büyür, kendisi de eder :)
*********************************************************
4 Mayıs 2011, 21:45:02
Dua dilekleri…
Çok eski bir dostum. Kızkardeşim bildim hep. Yıllaar olmuş görüşmeyeli. Bir şekilde ulaştı. Yeni anne olmuş. Yaklaşık 2 aylık bu erkek kerata. Ne güzel bir haberdi, ne kadar sevindim anlatamam. Fakat şimdi bebecik bir süredir yoğun bakımda. Ambulans uçakla yurtdışına götürülmekten bahsediliyor. Birkaç gündür kitabın başından kalkıp karşıya geçip, özel izinle yoğun bakıma yanına girip dokunuyorum. Şifaya vesile olmak amaçlı. Böyle birşey yapmadığım bilinir normalde, dua ederim sadece. Hani iki elin kanda derler ya. Bütün ellerim bu kadar kitaptayken beni masadan kaldırıp oraya gönderen içimdeki ses. Kitaptaki yeni şifa konseptinin örneği oldu birden. Öncü bebek diyorum ben ona. İsmiyle ilgili bir itirazının olduğu sezgisini aldım yanındayken. Bazı geri bildirimler hissettim kuvvetle. Tam annesine isim değişikliği gerektirebilecek bu durumu şu saatte nasıl anlatacağımı düşünürken, ‘İnanabiliyor musun daha nüfus kağıdını çıkartmadık… Yarınki ilk işimiz o’ diyince gözlerim parladı. Eee, bu konuda anlatacaklarım var dedim.
İsim değişikliği gerçekleşti bugün. Birlikte başladığımız ilk noktaya nazaran daha enerjikmiş. Geceden sabaha gelen bir dinamizmle emziğini kuvvetle emmeye başlamış. Enerji pozitif, durum istenen noktada değil. Herhangi bir tıbbi tanının olmadığını da belirtelim. İyi olacağına inancımın sonu yok. İnşallah iyileşecek çıkacak hastaneden. Bir başka parmak çocuk olarak resimlerinden seveceğiz onu. Saatim gelmeden önce aklıma geldi. Bizim parmak çocuğu yıkadığımız sırada. O da ne büyük eğlence. Hem ona hem bize. Kendi çocuğuna 1 veriyorsan, diğer çocukların da hepsinin toplamına en az 1 ver ilkemiz ağır basıyor şu sıra. Parmak çocuk sevgisi her geçen gün katlandıkça, bunun vergisini ödemek ve helal bir sevgi haline getirmek duygusu ağır basıyor. Sevgiyle birlikte yeşeren bir sorumluluk duygusu bu. O nedenle, öncü bebek konusunda dokunsan eee gözlerim dolacak durumdayım. Son yıllarda hiçbirşey için bu kadar şiddetle dua etmemiştim.  Aklıma ve gönlüme düşen fikir şu oldu. Düşündüm ki benim çook geniş bir ailem var. Hepsi de gönlü güzel, fikri hür ve nefesi kuvvetli özel güzel insanlar. Onlardan dua dilekleri alalım, onların da güzel enerjilerini hissedelim yanımızda. Bu bebek milletinin kulağı herşeyleri duyuyor, algılıyor. İçimizden iyileşmesini dilemek gibi de değil. Şöyle gökyüzü avuçlarımızın içini bir görsün. Uzun süreli ya da kıs metraj. Gönlünden ne koparsa. Haydi, site sirenleri bu güzel için çalsın bu sefer de.
***************************************************************
4 Mayıs 2011, 18:04:51
Evrendeki Şans Algoritması başlıklı yazı…
Yeni kitabımızdaki yerini almıştır. Kendi kaderine hükmetmek isteyen tüm ilgililerin bilgisine sunulur.
*****************************************************
3 Mayıs 2011, 14:05:27
Soldaki çocuk…
“Dün gece seni düşündüm buRAK, Daha önce de bu satırlardan mesajlar yayınlamaya çalıştım ama olmadı. Nedenini bilmiyor ve senin yapmaktan en çok keyif aldığın şeyi yapmıyor, sorgulamıyorum. Kaynakla bağlantını sorgulamaya başladım ben esasen. Sana karşı hissettiklerimi sorgulamaya başladım. Şu elinde balon olan çocukla ilgili yazdığın yorum yaralanmama sebep oldu. Benim de bir kızım var. O’nun eline balon da veriyorum, yüreğimden yüreğine sevgi de. İnsanların iç dünyalarına daha saygılı olunması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi ben çocuğum hayatı öğrensin diye onunla çöp toplamaya mı çıkayım. Sen neden sokakta yaşaması gereken kedilerine evde konforlu bir hayat ve yiyecek veriyorsun.
Çocuklarla ilgili yazdıkların sistemle çelişir durumda. Çocuklar rasgele dünyaya gelmezler, ihtiyaç duydukların deneyimleri yaşayabilmek için sıraya girmiş ruhlar O’nlar hatırladım mı buRAK.
Yaşam seni fazlası ile karamsar yapmış görünüyor.”
buRAK özDEMİR in NOTU:
Çocuklarımıza balon almayalım ve onları pazar günü çöplükte gezintiye götürelim. Çöp toplatalım. Benim fotoğrafımdan sana bu mesajlar ulaştıysa, biraz daha sorgulanmayı isteyebilirim senden. Benim de çocuğum var biliyorsun. Onun da balonları olacak. Ve aynı resimdeki gibi, ben de onu arabasına bindirip gezmeye çıkartıyorum. Sayfalarca yazabileceğim bir fotoğraftı lakin kitap üstünde olduğum için çok kısa geçmek zorunda kaldığım pasajda anlatılan şey, balonları olan çocuk herşeyi olan çocuk mudur?dur. Gözler böyle fotoğrafta sağa kilitleniyor hep. Hayırseverlerin sağdaki çocuğu yardıma boğması gibi.
Ya soldaki çocuk? ‘O otursun oturduğu yerde. Şükretsin haline. Bak, onu bulamayanlar da var.’ denilecek ona, oturacak oturduğu yerde. Saygı duyulmalı ile kastettiğinin ne olduğunu bilmiyorum fakat benim için saygıda öncelik, senin ona verdiklerin değil onun senden isteyebileceklerine saygıdır. Çöp toplayan çocuk çok büyük olasılıkla hayatı daha iyi tanıyan bir çocuk olacak. Bu, annesinin babasının soldaki çocuk için, ekstra gayret sarfetmesini gerektiren bir durum. Aradaki fark, elbette telafi edilebilir. Arada bir fark olduğunun farkında olmak şartıyla. Varlıklı bir tanıdığım, çocuğuna kıymetli oyuncak alacağı zaman ona harçlıklarından oluşan bir bütçe yönetme erdemleri kazandırmıştı. Belirli bir geliri vardı çocuğun. Bir oyuncak mı istiyor? Gelir durumuna bakılıyor. 1 lirası varsa biriktirdiği, biriktirdiği kadar da babası ekliyor. 2 lirası var ve 2 liraya dilediği herşeyi alabiliyor. Çaba gösterterek veriyordu birşeyleri ve bu benim aklıma fazlasıyla yattı. Biliyor musun o çocuk büyüdü ve babası ona gerçek arabasını da bu yolla aldı. Bizim evde çocuğuna vermek konusunda ölçüyü taşırma riski olan birisi olduğu için, bu günlerde senin karamsarlık dediğin şeyle, hayatın bu yönünü nasıl kazandırabilirim ona’ya kafa yoruyorum ağırlıkla. Paylaşıyorum da. Bu, kraliyet ailelerinin de çabasıdır. Hanedanın taze mensuplarının, sokaktaki acımasız hayatla arasındaki bağın güçlü olması için türlü türlü yollar denerler.
Sağlı-sollu fotoğraf birçoklarımızı ters köşeye yatırdı. Bunu Tanrı’nın doğum günü’ndeki bence en unutulmaz yerlerden biri olan, çöp toplayan çocuğun reklamcı çocuğa BİR MUTLULUK TİMSALİ olarak tanıtıldığı bölümün atlanmış olmasına bağlayabilirim. ‘Mutluluk sokağından geçiyor’lu o bölüm bence hepimizin monitörlerinden şöyle bir geçti canlı olarak. Eski reflekslerimizle yorumladık yer yer…
Çocuklar için hüzünleniyorsak diğeri için de hüzünlenmesi gereken çok şeylerin olduğunu ifade ettim sadece. ‘Çocuklar karmada neye ihtiyaçları varsa onu seçerek ve onu bilerek geliyorlar’ cümlesinin bir ebeveyn için çok tehlikeli bir cümle olduğu konusunda bir dostun olarak seni uyarmayı da borç bilirim. Bu seni, olduğun gibi kalmaya, değişmemeye ve çocuğuna uyumlanmamaya teşvik edebilir. Anne babalarda gördüğüm bu yanılgı, ‘Malzeme budur çocuğum, işine gelirse’ye götürebiliyor onları. Sen onlardan olma. Çünkü ‘çocuğun karmasını ona göre seçiyor’ olduğu doğru değil. Annesi tarafından işkencelere tabi tutulan çocuk karmasında işkenceyi yaşamak istediği için mi o aileyi seçti? Ya da babası tarafından c. tacize uğratılan kız çocuğu, bu enkarnasyonda ihtiyacım olan cinsel tacizdir dediği için mi orada? Hayır değil. Lugatlarımızdan acilen silelim, kazıyalım bu tümceyi.
Bu konu başlığı altında yazıştıklarımızın, bu çocuklara çok olumlu yansımalarının olacağını düşünüyorum. Eskisi gibi balon almaya devam edeceksin, zaten etmelisin de. Ama bir eline balon diğer eline elma şekeri tutturulmuş çocukların tüm ihtiyaçlarının giderilmiş olduğu rahatlığında eminim ki olmayacak hiç kimsede. Acı söyledim ama zihnine gereken çengeli de attım. Kaynağım beni gece rahat uyutur.
Çocuklar için yapılan kimi oyuncaklarda çocuklara atfedilen aptallığı ve yüzeyselliği gözlemlerim. Halbuki onlar çocuk değil. Onlar İNDİGO. Ve o halleriyle bile kafaları senden benden daha iyi çalışıyor. Demin bir dostumun parmak çocuk resmi için yaptığı yorum gibi. Bunların yaşı da aslına bakarsan bizden büyük.
Çocuklar konusunda, annelerin babaların arasına yeni katıldım. Levh-i Mahfuz Kur’an felsefesine uyumlu, özgür, tuttuğunu koparan, hayallerini gerçekleştirebilen ve tüm bunları yaparken tekamül edebilen fert yetiştirmek nasıl olur bunun üzerinde çalışıyorum. Yaptığım bu. Bence herkes çalışmalı. O daha çocuuuk’tan, O BİR İNDİGO’ya geçiş hiç de zannedildiği kadar basit bir fikir değişikliği değil. Bu yepyeni bir paradigma.
Bu arada bir de balon anısı benden. Cebimde balon taşıyorum. Emir için. Bir yerdeyiz gel Emir balon dedim. Çığlık atarak koştu yanıma. Balonu şişirmeye başladım. Emir acele ediyor. Diyo Diyo Balon diyo. Balon şişirdiği sırada delinmesin mi? Ciuuuv diye inmesin mi sonradan. Çocuğa balonu unutturmak için balonu yutmayı düşündüm o an :) Neyse sonra tatlıya bağladık işi. Yedek balon taşımayı ihmal etmesin kimse :)
**********************************************************
3 Mayıs 2011, 12:15:44
Parmak Çocuk HipHopçu…:) Güncellendi…

bebe buRAK özDEMİR

Fotoğraf hakkında bir küçük bilgi.
Fotoğrafın çekildiği yer bizim kitap taşıma aracının arkası.
Altı değiştiriliyor da :)
Yeni kitapla ilgili çok önemli görüşmelerimiz oldu bu dönemde.
Parmak Çocuk hepsine geldi bizimle.
Sanıyorum ayağı da uğurlu geldi keratanın.
Herşey güzel gitti :)
İleride ben bu işin çekirdeğinden yetiştim dese yeridir.
İlk iş toplantıya gidişi 60 günlük :)
********************************************************
3 Mayıs 2011, 12:03:53
Keyifli alışveriş dergisi…
KEYİFLİ ALİŞVERİŞ
Keyifli Alışveriş isminde
çok cici yeni bir dergi çıkmış.
Henüz ilk sayısı.
Almak isteyebilirsiniz gibime geldi.
İlk sayısında
Levh-i Mahfuz tanıtımına yer vermişler sağolsunlar.
Ben de buradan duyurmayı bir borç bildim.
D&R’lerden, gazete bayilerinden
temin edebilirsiniz efendim.
*************************************************************
2 Mayıs 2011, 11:48:26
‘Taziye’…
Deccal kod adlı
Mossad personeli
Usame Bin Ladin,
Bayıltıcı gazlar maharetiyle
neye uğradığını bile anlamadan
yakalanacağı yerde
‘direndi öldürdük biz de…’
denilerek
kalemle çizilmiş gibi
simetrik kurşun isabetleriyle
konuşamadan, konuşturulmadan
11 Eylül gizeminin
aralanmasına fırsat verilmeden
ortadan kaldırıldı…
Olay yeri niteliğindeki villa da yakıldı
ve dava kapandı.
Başın sağolsun insanlık.
Büyük fırsatın,
şu an denizin dibinde yatıyor.
***************************************************
28 Nisan 2011, 22:33:15
Hazret-i Ömer’in Kadim Adaleti…
Hazret-i Ömer’in Kadim Adaleti başlıklı bildirge,
bugünün iktidar sarhoşluğu içindeki dindarlarını
uyandırmak göreviyle,
yeni kitabımız KKD’deki yerini almıştır…
***********************************************************
28 Nisan 2011, 12:15:57
Çağ…
Bir dostum Çağrı filminde gördüğü ve etkilendiği bir şeyi yazmış. Bizim kitabımızla Çağrı’nın en örtüştüğü o yer, benim de hiç aklımdan çıkmayan sahnelerden biridir. Bizim sinema filmi için ilk yazdığım birkaç nottan biri de odur. Dostumun mesajını Tanrı’nın doğum günü sinemasından kareler içerdiği için sansüre uğrattım. Bu mesajımı da aramızda hoş bir anı olsun diye, filmi izlediğinde hatırlarsa bu yazışmayı hatırlasın diye yazdım. Kitaptan sonra ver elini film…
*********************************************************
28 Nisan 2011, 12:02:24
1 yazı 3 konu…
3 tane konuda oluşan bir yazı yazalım. 3 dostumun isteği. Seçimler konusu, yıkılan heykel konusu bi de şu meşhur sınav konusu… Kitabın son kontrolleri bitsin ondan sonra…
*********************************************************
27 Nisan 2011, 12:56:48
İstanbul medeniyeti…
2012′de başlatılacak olan projeyle İstanbul artık içinden ‘iki deniz’ geçen bir şehir olacakmış. Bunu da ‘Kanal’ İstanbul isimli projeye borçluymuşuz… Ne diyebilirim? Bana uyar ,eminim Levh-i Mahfuz okuyucularına da öyle :)
**********************************************************
23 Nisan 2011, 13:06:35
Yeni bir 23 Nisan konsepti…
TRT’nin 23 Nisan şenlikleriyle büyüdük. Bu vesileyle çocukluğumun en sevdiğim şarkıcısı Barış Panço’ya bir selam…
Bir ülkenin böyle önemli bir gününü çocuk bayramı olarak kutlaması, değil Ortadoğu, Avrupa bölgesi için bile ne büyük bir iştir.
Böyle dev bir fikirden çıkma 23 Nisan şenliklerinde eksik olan şeyin ne olduğunu arıyorum yıllardan beri. Sanıyorum buldum.
Düşünceme göre, dünya çapında bi rmesele haline gelmesi gereken bu günün, okullar arası resmi yazışmalar, uluslararası öğrenci değişim programları ölçeğinde kalması, örneğin bir turiste sorduğunda, ‘Ulusal egemenliğini Çocuk Bayramı olarak kutlayan o muhteşem ülkeye geldik’ dememesi, büyük bir eksiklik konusu. Türk’ün Türk’e ‘uluslarası’ etkinlik düzenlemesi durumu var biraz.
23 Nisan’ın ulusal değil global çocuk bayramı olması hayalimin önündeki engelleri arıyorum biraz da… Bu günlerde seçime girecek partiler, vaatlerini vaad etme yarışındalar. 2023′e kadar uzananları var. Acaba içlerinden neden böyle sosyal politika fikirleri çıkmaz? Nedeni şu. Mustafa Kemal’deki o duygusal zekâ, espri anlayışı gibi çevrilen aslında insanîlik sezgisi olarak çevirmenin daha doğru olacağı sense-of-humour bugünün hiçbir liderinde yok. Problem değil dünyada da yok zaten… İş-aş ekseninde gidiyoruz gündüz gece.
Bu milli değerimizin dünyaca kabul edilmiş küresel bir değere dönüştürülmesi hedefi için gene de geç olmamalı.
23 Nisan’larımızda eksik olan ve bizi dünya ve tarih çapında bir fikre götürecek olan nokta şu:
Kendi içindeki farklı ırkların çocuklarını kardeşlik içinde yaşatamayan bir ulus,
Dünyanın farklı milliyetlerinin çocuklarını biraraya getirmesi  pek inandırıcı olmuyor…
Ne dışarıda, ne içeride. Göz zevki alsan da, sana da çok derinlerden dokunmuyor.
Yüklenebilecek pek çok anlam varken, 23 Nisanlarımız etkinlik olmaktan öteye gidememekte.
Bugün 23 Nisan değil de, 23rd of April olsaydı ve bizler de Amerika’da yaşıyor olsaydık,
her yıl milyonlarca çocuk akın ederdi ülkeye.
Egemenliğin çocuklukla eşleştirildiği o ülkeye giderdi herkes.
Bugün sadece davet edilen okullar geliyor…
Ortada Levh-i Mahfuz’un sen değişirsen herşey değişir ilkesine bir aykırılık var ve bu da sevinci kursakta bırakan, duygu dünyamıza nüfuz etmeyen, sadece ulusal duygulanmalarımız sayesinde duygulandıran bir gün doğuruyor. Yani ben ülkemi bu kadar sevmesem de beni yakalayabilesi bir gün ve konsept bu. Bugün ise malesef sadece ‘ulusal’ bayram.
Daha fazla tutamıycam kendimi, aklım hep çözümde, muhteşem olduğuna gönülden inandığım fikre geliyorum hemen :)
23 Nisan’ları 2 perdeli bir etkinlik olarak yeniden dizayn edelim.
Perde 1: Yurtta barış.
Perde 2: Dünyada barış.
Birinci Perdede tahmin ettiğiniz gibi, KÜRT ÇOCUKLARI, ALEVİ ÇOCUKLARI, YALINAYAK ROMAN ÇOCUKLAR ve artık etnisite değil entite kim varsa hepsinin, İstanbullu, İzmirli, Kayseri vs.li çocuklarla gerçekleştirdiği bir kardeşlik gösterisi. TRT Ekranında KÜRT kelimesini ALEVİ kelimesini duymak istediğimin de altını çizerim. Onlara ayrı kanal yapmak benim derdimi çözmüyor. Bir buluşmaya ihtiyacım var benim. Herkesin kendi kelimesiyle. ‘Efendim aslında bu çocuklar baba tarafından Kürt sayılır’larla idare etmeler değil. O kelimeyi ve ulus konseptimizde ‘öbürkisi’ olagelmiş [Geçenlerde buluştukları meydanın önünden geçtiğim ÇERKEZ kardeşlerin kelimeleri de dahil] tüm kelimelerin telaffuz edildiği, bu kelimelerin gösteride gözlerimize gördürüldüğü bir gösteri hayalim var.
Perde 2′de de bildiğimiz uluslararası konsept sahne alıyor. Tek bir farkla, İranlı çocukları Amerikalı çocuklarla, İsrailli veletlerin, Filistinli bebelerle birlikte hazırladıkları medeniyetlerin kardeşliği gösterisi başlığı altında. Off… Ne gösteri… Sigara içenlerimiz sıradaki sigaralarını benim için yaksınlar çünkü fena halde keyiflendim. Gösterinin fikri böyleyse kendisi nasıl olur düşünemiyorum…
Perde 2′deki uluslararası gösterilerin, kılıç kalkan ekibi havasından kurtarılması lazım. Herkesin gelip kendi milli değerlerini sergilemesi anlam ifade etmiyor artık. O değerlerden ortak bir değer yaratabiliyor muyuz mesele budur. Güzellik de buradadır.
Bu vesileyle 23 Nisan Global Çocuk Bayramı Şimdiden Kutlu Olsun.
******************************************************
20 Nisan 2011, 16:04:08
Astroloji Sarsıntısı…
Daha önce sözünü verdiğim Astroloji manifestosu, yeni kitabımızdaki yerini almıştır.
Aşağıdaki ekipmanlar bizde,
kitaplar son düzlüğe girdiğinde,
sıralama ve sayfa düzeni aşamalarına gelindiğinde,
mutlu sona az kaldığında biraraya gelirler…
7
*************************************************************
23 Nisan 2011, 13:06:35
Yeni bir 23 Nisan konsepti…
TRT’nin 23 Nisan şenlikleriyle büyüdük. Bu vesileyle çocukluğumun en sevdiğim şarkıcısı Barış Panço’ya bir selam…
Bir ülkenin böyle önemli bir gününü çocuk bayramı olarak kutlaması, değil Ortadoğu, Avrupa bölgesi için bile ne büyük bir iştir.
Böyle dev bir fikirden çıkma 23 Nisan şenliklerinde eksik olan şeyin ne olduğunu arıyorum yıllardan beri. Sanıyorum buldum.
Düşünceme göre, dünya çapında bi rmesele haline gelmesi gereken bu günün, okullar arası resmi yazışmalar, uluslararası öğrenci değişim programları ölçeğinde kalması, örneğin bir turiste sorduğunda, ‘Ulusal egemenliğini Çocuk Bayramı olarak kutlayan o muhteşem ülkeye geldik’ dememesi, büyük bir eksiklik konusu. Türk’ün Türk’e ‘uluslarası’ etkinlik düzenlemesi durumu var biraz.
23 Nisan’ın ulusal değil global çocuk bayramı olması hayalimin önündeki engelleri arıyorum biraz da… Bu günlerde seçime girecek partiler, vaatlerini vaad etme yarışındalar. 2023′e kadar uzananları var. Acaba içlerinden neden böyle sosyal politika fikirleri çıkmaz? Nedeni şu. Mustafa Kemal’deki o duygusal zekâ, espri anlayışı gibi çevrilen aslında insanîlik sezgisi olarak çevirmenin daha doğru olacağı sense-of-humour bugünün hiçbir liderinde yok. Problem değil dünyada da yok zaten… İş-aş ekseninde gidiyoruz gündüz gece.
Bu milli değerimizin dünyaca kabul edilmiş küresel bir değere dönüştürülmesi hedefi için gene de geç olmamalı.
23 Nisan’larımızda eksik olan ve bizi dünya ve tarih çapında bir fikre götürecek olan nokta şu:
Kendi içindeki farklı ırkların çocuklarını kardeşlik içinde yaşatamayan bir ulus,
Dünyanın farklı milliyetlerinin çocuklarını biraraya getirmesi  pek inandırıcı olmuyor…
Ne dışarıda, ne içeride. Göz zevki alsan da, sana da çok derinlerden dokunmuyor.
Yüklenebilecek pek çok anlam varken, 23 Nisanlarımız etkinlik olmaktan öteye gidememekte.
Bugün 23 Nisan değil de, 23rd of April olsaydı ve bizler de Amerika’da yaşıyor olsaydık,
her yıl milyonlarca çocuk akın ederdi ülkeye.
Egemenliğin çocuklukla eşleştirildiği o ülkeye giderdi herkes.
Bugün sadece davet edilen okullar geliyor…
Ortada Levh-i Mahfuz’un sen değişirsen herşey değişir ilkesine bir aykırılık var ve bu da sevinci kursakta bırakan, duygu dünyamıza nüfuz etmeyen, sadece ulusal duygulanmalarımız sayesinde duygulandıran bir gün doğuruyor. Yani ben ülkemi bu kadar sevmesem de beni yakalayabilesi bir gün ve konsept bu. Bugün ise malesef sadece ‘ulusal’ bayram.
Daha fazla tutamıycam kendimi, aklım hep çözümde, muhteşem olduğuna gönülden inandığım fikre geliyorum hemen :)
23 Nisan’ları 2 perdeli bir etkinlik olarak yeniden dizayn edelim.
Perde 1: Yurtta barış.
Perde 2: Dünyada barış.
Birinci Perdede tahmin ettiğiniz gibi, KÜRT ÇOCUKLARI, ALEVİ ÇOCUKLARI, YALINAYAK ROMAN ÇOCUKLAR ve artık etnisite değil entite kim varsa hepsinin, İstanbullu, İzmirli, Kayseri vs.li çocuklarla gerçekleştirdiği bir kardeşlik gösterisi. TRT Ekranında KÜRT kelimesini ALEVİ kelimesini duymak istediğimin de altını çizerim. Onlara ayrı kanal yapmak benim derdimi çözmüyor. Bir buluşmaya ihtiyacım var benim. Herkesin kendi kelimesiyle. ‘Efendim aslında bu çocuklar baba tarafından Kürt sayılır’larla idare etmeler değil. O kelimeyi ve ulus konseptimizde ‘öbürkisi’ olagelmiş [Geçenlerde buluştukları meydanın önünden geçtiğim ÇERKEZ kardeşlerin kelimeleri de dahil] tüm kelimelerin telaffuz edildiği, bu kelimelerin gösteride gözlerimize gördürüldüğü bir gösteri hayalim var.
Perde 2′de de bildiğimiz uluslararası konsept sahne alıyor. Tek bir farkla, İranlı çocukları Amerikalı çocuklarla, İsrailli veletlerin, Filistinli bebelerle birlikte hazırladıkları medeniyetlerin kardeşliği gösterisi başlığı altında. Off… Ne gösteri… Sigara içenlerimiz sıradaki sigaralarını benim için yaksınlar çünkü fena halde keyiflendim. Gösterinin fikri böyleyse kendisi nasıl olur düşünemiyorum…
Perde 2′deki uluslararası gösterilerin, kılıç kalkan ekibi havasından kurtarılması lazım. Herkesin gelip kendi milli değerlerini sergilemesi anlam ifade etmiyor artık. O değerlerden ortak bir değer yaratabiliyor muyuz mesele budur. Güzellik de buradadır.
Bu vesileyle 23 Nisan Global Çocuk Bayramı Şimdiden Kutlu Olsun.
*****************************************************
15 Nisan 2011, 19:19:25
Levh-i Mahfuz’dan taptaze bir mahkeme anısı…:)
Aylaar önceden belli olan duruşma günü geldi çattı. Bu duruşmaya katılacaktım. Nasıl da üşeniyordum kitabın başından kalkıp duruşmalara gitmeye. O sabah nasıl bir fırtına karşıladı bizi evde… Zangır zangırdı her yer. Fırtınalı bir gün olacak bugün dedim. Fırtınalı değil son derece matrak, zevkli ve anlayanına mucizelerle dolu heyecanlı bir gün oldu.
İlk düşündürücü ‘tesadüf’, Levh-i Mahfuz mahkemesinin imamın ordusu kitabının mahkemesiyle aynı adliyeye, aynı güne ve aynı saate denk düşmemizdi. Adliyeye gittiğimde her yer ‘Kitaplara Özgürlük’ sloganlarıyla inliyordu. Duygulanmadım dersem yalan olur :) İçerisi hınca hınç doluydu. Kameraların, gazetecilerin arasından, dolan dolan bir hal oldum.
Bu güzel zamanlamalı mahkeme başladı. Hakim çok şeker bir hanımdı. Hakim sordu. Kitabı anlattım. Mahkemeden isteğin var mı dedi. Var dedim. Kitabın birilerine değil bizzat mahkeme başkanı tarafından okunmasını isterim dedim. Ben bu kitabı okuyacağım merak etme dedi :)
Bi tane avukat göndermişler, bir kişi var bizim dışımızda karşımızda. ‘Savcılık’ yapma niyetiyle geldi herhalde ama pek öyle olamadı :) Hakime, bu kitabın insanları diniyle buluşturduğunu, bu kitabın bu mahkemede iddia edilenin tam tersini yaptığını, bu mahkemeyi açtıran davaya müdahil olan kişilerin, bir dinci bir cemaat adına  şikayette bulunduğuna dair bulgularımızın olduğunu söyledim. Bu kadar. Ne isim ne birşey. Fakat buradan sonra bence mucizesel birşey oldu. Mahkeme bitti. Hani, herkes hareketlenir dışarı doğru hareket eder ya. Kitap aleyhinde savcılık yapsın diye gönderilen avukat salondan çıkmadı. Kaldı. Şu hayat ne ilginç Tanrı nasıl da gafil avlıyor insanları. Bir sonraki duruşma, aynı mahkemede, aynı hakimle. Avukatın bir sonraki duruşmada temsil ettiği kişi, tam da bahsedilen cemaat liderinin ta kendisi çıkmasın mı? :D Başka bir yazara açtıkları bir dava.
Anlayacağınız, alınlarında koca bir yazıyla oturdular hakimin karşısında: ‘Evet sayın hakim, aynen ‘sanığın’ dediği gibi. Yalan söyledik. Biz bu kitabı dinci bir örgüt adına şikayet ettik aslında.’ damgasıyla oturdular ya, buna çok güldüm yol boyu. Mahkemede okunan ve isnad edilen suç yeterince eğlenceliydi. ‘Tanrı’nın üzerine pizza kutuları devirmek, Tanrı’nın iyi bir gelecek vaad ettiğini iddia etmek’ yeterince eğlenceliydi. Bir de bu gafil avlanma, tam üzerine geldi.
Eve döndüğümde keyfim çook yerindeydi. Müdahil tarafın, ‘Bi soru sorabilir misiniz kendisine sayın hakim bir soru sorabilir misiniz?’ dediği o ‘vurucu’ soru ve benden aldığı cevabı da aşağıya iliştirir, Tanrı’dan herkese böyle keyifli günler yaşatmasını dilerim.

mahkeme tutanağı

*****************************************************
11 Nisan 2011, 23:52:14
Yeni kitaptan…
Kitap 550 sayfanın üzerinde… Çok üzerinde olmaması temennimiz :) Cumartesi kara bir cumartesiydi benim için. Kitaptan bir bölüm uçtu kompiterden… Farklı bir altyapı ile çalışıyorum bu kitapta daha sağlam olması için herşeyin ve fakat sistemdeki kör bir nokta çok önemli bir bölümü uçurdu. Böyle acılara alışkınım. Yıl 2102′nin il 25 sayfası uçmuştu. İlk kitabım daha… Zihnimden o 25 sayfayı kelime kelime çıkartıp yeniden yazmıştım. Kesinlikle daha iyi olmuştu. Cumartesi de kelime kelime beynimden çıkarıp tekrar yazdım. Kedi alacaklar dikkat. Şu an sağ kolumun üstüne yatan kedi, yazmayı nasıl güçleştiriyor :) ‘Kitap yakan Müslümanlar’la bölüm ilgili eskisinden daha da sarsıcı oldu.
Kişisel olarak çook merak ettiğim konulardan daha çözüldü bugün. Dedektif tabiriyle ‘case closed’. Dosya kapandı. Erkeklerin sünnet olmasının altından çıkanlara inanamayacaksınız… İlham kaynağım parmak çocuğa teşekkür tabi. Altı bezlenirken çaktı şimşekler.
Erkek sünnetinin gizemi beni bu kitaba olan inancımı katlandırdı. Her olgu, bu kitabı ne kadar destekliyor, bu inanılmaz. Erkek çocuğun pipisinin ucundan Levh-i Mahfuz çıkıyor, bu inanılmaz. Bu yol, çok doğru yol. Aksi olsa da ben burada bunu söyleyecek birisiyim. ‘Dostlarım, şu şu onu, felsefemizin altyapısındaki tutarsızlığı ortaya çıkardı. Sistem çöktü. Bana müsade.’ diyecek harbilikte biri için, bu yeni doğrulamalar müthiş bir mutluluk.
Kitabımızda şifa konusunda önemli açıklamalar var. Kısa kısa çarpıcı çok eklemeler var. Ben kitabın başına dönürsem olacak tabi.
**************************************************
11 Nisan 2011, 10:45:37
Vatan sevgisi…
Tanrı’nın doğum gün-lüğü’nün bu sayısında bir öğretmenimizin Kürtler ayrılabilmeli yazısını, bir başka değerli öğretmenimizin ‘Olur mu öyle şey’ yanıtını ve daha sonra değerli bir üst rütbeli subay eşi okuyucumuzun ‘Bu vatan hepimizin’ konulu yazısını okuyacaksınız. Bu kadar senedir hep uzak durduğumuz bir tartışmanın parçasıyız an itibariyle. İçimizden bir hissin böyle olmasını istediği için…
Ailemizin yüzde doksanı olarak ofsayt pozisyonunda yakalandık ‘Kürtler ayrılabilmeli’ yazısını okurken. Yazının içinde olduğu durum, bilmeceli bir durumdu. Acaba bu bilmece neydi neydi?
An itibariyle Kürt kardeşlerimize haksızlığa uğradığına isyan eden bu okuyucumuz, Kürt kardeşlerimizin haksızlığa uğradığına isyan eden herhangi bir ses olarak algılandı. OYSA O BUNLARI LEVH-İ MAHFUZ OKURKEN SORGULUYORDU.  O BUNLARI TÜM HAYATI MASAYA YATIRDIĞI SIRADA SORGULUYORDU. Kitapla başlayan düşünce girdaplarının sesli olanına tanık oluyorduk hep birlikte. Hiç de yabancısı olmadığımız fırtınalardı bunlar oysa. Burada kitap, mesajını iletmişti. Kürt kardeşlerimizin geçmişte uğradığı haksızlıkları, algılamaktan öte yaşıyordu öğretmen dostumuz. Ki, Cumhriyet değerlerine son derece bağlı olduğun bildiğim ve Türkiye’nin modern ve aydınlık yüzlerinden biriydi bunları samimi duygularıyla bizimle paylaşan. Dostlarım biz cafelerde oturduğu sırada çekirdek çitletmek varken, dünyayı ve hayatı sorgulayan kişilere ne zamandır kızan biri olduk? Olmadık olmadık. Saygı duyduk bence de. İçinde olduğu bu düşünce süreçi, hepimiz nezdinde ‘saygı’yı gerçekten hakediyordu. Çünkü bu süreç, kişinin tüm varoluşu herkesi ve herşeyi yeni baştan yapılandırdığı süreç, kutsal bir süreçti. Hapishanedeki bir adamı rahat ettirmeye adanmış bir siyasi hareketten daha fazla Kürt dostuydu.
Ben, Kürtlerden asla ‘onlar’ diye bahseden birisi değilim. Bizim mozaik sülalenin içinde babaannem bir Kürt. Kürtlükleriyle ilgili kitaplar yazılmış bir sülaleden. Tüm bu samimi duygular ve sert sorgulayıcı düşünceler içinde, Türkiye ailesinin bir parçası olmayı Kürt akrabalarım için büyük bir şans olarak biliyorum. Bu şansa sahip olmasalar, hapisteki bir diktatörün ve onun etrafında, onun güç ve popülaritesine iman etmiş kişilerin eline düşürdüğü, Ortadoğu’nun diğer diktatörlüklerini aratacak bir devletin vatandaşı olacaklarını da biliyorum.
Levh-i Mahfuz gibi bir sorgulamanın içinde tüm düşünceler dokunulmaz olmalıdır. Çünkü, ben de okuyucumuz gibi, ‘Kürtlere ne haksızlık edilmiş’ dediğim safhalardan bu safhaya geldim. Yıllar önce. Bu kitabın kendi manyetiği içinde, o da hakikat ne ise, doğru olan ne ise ona doğru yönlenecek ve yönlendirilecektir. Bu seslere tahammül düzeyimizin yüksekliği ya da düşüklüğü, bizim vatan sevgisinin akılla değil duygularla örülmüş dünyasını ne kadar sorguladığımızın bir göstergesidir.
Bu küçük deneyden, herkesin hissesine düşen şu. Okuduğunda ne düşündün? Bununla hiç ilgilenmiyoruz. Çünkü zaten muhtemelen aynı düşünüyoruz. İlgilendiğimiz şey, bu karşı-düşünceyle hem de bu kitabın dünyasının içinde bir yerde karşılaştığında, nasıl bir refleks gösterdin? Şefkate mi öfkeye mi daha yakındın? Öfkeye yakın hissetiysen üzülme, onmilyonlarca ‘Türk’ün yaptığından farklı birşey yapmadın sen. Bu düşünceye, bir Levh-i Mahfuz şefkatiyle, onun isyanını anlayan duygularla karşılık verdiysen de ne mutlu sana…
Levh-i Mahfuz hayatımda olduğundan beridir, vatanımı daha çok seviyorum. Ve bu sevgi patlamasında, Levh-i Mahfuz’un ‘vatansevgisi’çok tehlikeli bir frekanstır’ uyarısının önemi büyük. En sineği incitmeyecek olanımız bile, bize nakşedilmiş vatan öğretileri içinde, uygun bir senaryo canlandırmasında, bir Yunanlıyı öldürmeye kolaylıkla ikna edilebilir. Gerçekten çok tehlikeli ve hassas bir frekans. Bu duygu selinin içinde çok zordur harekete geçirmek akıl mekanizmasını. Şükür ki, Binyılın Tefsiri insana en yoğun duygu alanında bile kişiye akılcı düşünebilme yeteneğini kazandırabiliyor. Ve bunun önkoşulu, farklı fikirlere k ı z m a m a k . Bu küçük Levh-i Mahfuz deneyinin içinde yer alan tüm dostlarıma teşekkür ederim.
***********************************************************
3 Nisan 2011, 14:47:12
Levh-i Mahfuz Ortadoğu Mutfağı…
Çin yemeği, Japoniz suşisi, İtalyan mutfağı, Fransız sofrası derken, ülkemiz için biraz ihmal edilmiş bir sofra Ortadoğu Mutfağı. İçimden bir ses bunun,  (Levh-i Mahfuz’dan önce) İslam’la yıldızımızın barışmaması ve ‘Arap’ ismini köpeciklerimize ve sabunlarımıza yakıştırmamızla ilgisi olabileceğini söylüyor. Ortadoğu muhteşem bir medeniyettir. Amerika’nın ve  kendi baskıcı rejimlerinin işbirliğiyle yüklediği anlamdan sıyıracak olduğumuz İran denilen, bilginleriyle, filozoflarıyla, sanatçılarıyla meşhur Pers imparatorluğundan başkası değildir. Eğlence hayatının renkliliğiyle meşhur Lübnan örneğin… Bölgenin nükleer nefret reaktörü İsrail kurulana kadar, çok daha renkli, yaşanılası bir bölgeydi oralar. İsrail’in bir gecekondu gibi kutsal Kudüs’e kondurulması bölgedeki dinci potansiyeli, öfke ve isyan kanalı üzerinden açığa çıkardı. Eskiden çok daha lezzetli yerlerdi oralar. Levh-i Mahfuz’un İngilizce diline ayak basmasıyla birlikte, Türkiye gibi, Ortadoğu’nun bütün köşeleri, yabancı keşiflere açılacak. Emperyal olan asker olarak değil turist olarak gelecek. Ve önyargılarını kırmış olmasının semeresini, yeni ve derin bir dünya keşfederek alacak.
Bugün bunlara bir küçük örnek vermek amacıyla burada toplanmış bulunuyoruz :) Evet yanlış tahmin etmediniz, bir yemek tarifi vereceğim. Çocukluğumdan kalma bir lezzetle yeniden buluşmamın hikayesi bu. Rahmetli annemin unutamadığım birkaç yemeğinden birisiydi bu yemek. Çocukluk zihnimde silinemez bir yer edinmişti. Hep içimden geçirirdim, bulsam bir yerde de yesem der dururdum. Damağımda tüterdi ‘Arap Tavuğu’… Hani anneni tekrar görebilseydin ona ne sorardın diye bi liste oluştursan, ilk 10′a girerdi kesin. ‘Gitmeden o tavuğu nasıl pişirdiğini söyler misin anne?’ derdim herhalde.
Meğersem, kardeşim bu yemeğin tarifini hatırlıyormuş… Ve yapmaya da başlamış. Benim kendisiyle küs olduğum dönemde hem de… Kamyonum olsa arkasına Adaletin bu mu dünya? yazsam yeridir. Emir burada babasıyla. Annesi telefonda babasına o pazar onlarda ‘Arap Tavuğu’ piştiğini söyletiyor sesli olaraktan… Yemeği de bu tiyatroyu da yemiyorum tabi. buRAK’cım gelin beraber yiyelim deniyor. ‘Size afiyet olsun, benim için de yiyin’ diyorum ama o an nasıl bir nefis terbiyesine uğradığımı bir ben bilirim :)
Geçtiğimiz günlerde tekrar buluştum bu yemekle. Formülünü de ele geçirdik. Vermedi önce… Önce bizde yersiniz sonra gizli formülü açıklarım dedi. Afiyetle yedik, gerçekten çok güzel yapmıştı. Fakat formu itibariyle, rahmetlinin yaptığı şekli, kesilmiş dilimlenmiş hijyenik tavuktan ibaret değildi. Etiyle buduyla bildiğin tavuktu. Sevgilim, bu şekliyle pişirince bizim evde, lezzet katlanarak arttı.
Lübnan’lı bir aile vardı komşumuz. Aile literatürümüze onların sayesinde girmişti Arap tavuğu. Şimdi bu gizli formülü açıklıyorum. Hani yemek yiyen birisine ‘Afiyet Olsun’ dediğinde, ‘Gel buyur, birlikte olsun’ der ya. Aynen öyle diyorum ben de. Buyrun. Birlikte olsun. Boğazımdan geçmez. Günlerden de pazar ayrıca. Tam isabet. Restaurantı olanlarımıza da şiddetli tavsiyemizdir. Yapınız, vatandaş yesin. Tavuk nedir görmüş olsun. Ortadoğu keşiflerimize öncü olsun. Huzurlarınızda Arap Tavuğu…
Ön uyarı. Yemek pişirme konusunda dağarcığım sınırlı olduğu için, tarif edişim çocukça gelebilir. Gülmeniz bitince pişirirsiniz siz de. Bekâr olanlarımız nasıl pişirir bilemiyorum. Canınız o kadar çok çektiyse, evlenirsiniz olur biter. İddiaaa ediyorum bu yemek için evlenmeye değer :)
Malzeme listemiz şöyle oluşuyor. Mucizenin takım arkadaşları bunlar:
1 adet tavuk [haliyle]. Tam tavuk mümkünse. Dilum dilum edilmiş olanlarından değul.
1 büyük baş soğan. [Bu yemek sizin de gözlerinizi yaşartacak demektir bu ]
4 adet büyük limon. [İşte şimdi başlıyoruz]
1 büyük bardak sızma zeytinyağ.
Tuz.
Ve SARIMSAK. [Bu yemekten sonra yeryüzünün bütün sarımsaklarının varlığına duacı olabilirsiniz]
Son maddeden anlaşılacağı üzere yemeğimiz radyoaktif bir yemektir. Mümkün mertebe yedikten sonra sosyal olmayınız. Ağzınızdan yayılan sarımsak dalgaları, sizin onu yerken aldığınız hazzı, koklayanlara vermeyecektir.
Tarifteki üslup da biraz emredici gibi görünebilir. Yapacak birşey yok. Bahar’ın yemek defterinden okuyorum burdan sonrasını:)
1 adet tavuğu haşla! Sonra büyük parçalara böl! Ayrı bir kapta sarımsakları rendele! Limonları sık. Zeytinyağ ve tuzunu ekleyerek sosunu hazırla. [Bu kısmı önce 'sonunu hazırla' diye okuyunca tarif epey şaşırtıcı oluyo] Tavukları fırın kabına al. Üzerine sosu dök. Ve 3-4 saat buzdolabında beklet. Sonra 150 -180 derece fırında 15-20 dakika pişir.
Ve son olarak burası çok önemli. Sofraya oturmadan önce fırındaki bütün ekmekleri toplayıp eve getirdiğinden emin ol. Böyle bir lezzet yok çünkü…
sevgiyle
buRAK usTA
Güncelleme:
Tarifte matrak bir durum var, onu güncelleyebiliriz. Malzeme listesinde soğan var. Fakat tarifin içinde soğan yok :) Yani tarif şunu demeye getiriyor. Pişirirken yanında bir tane soğan dursun. Aslında, o soğan değil sarımsak. Yemekte hiç soğan yok, sadece 1 baş sarımsak var.
****************************************************
3 Nisan 2011, 12:14:36
Hayır, Bereket ve Akibet…
Bilmeyen dostlarımız için kısa bir özet geçelim. Bugüne kadar televizyon programlarından pekçok davet aldık. Ve bunların hiçbirisini davetini kabul etmedik. Haklı nedenlerimiz vardı.
Bu programlardan bir tanesi, fazla ısrarcı oldu. Kararımız gene değişmedi. Ve bunun üzerine gazetecilik deyimiyle ‘geçirme haber’ yapıldı. Bunu yaptıklarından sonra da buradan aynı şeyi söyledik: ‘Levh-i Mahfuz olarak, medyumlar, cinciler düzeyindeki programlarda İSLAM’ın konuşulmasını reddediyoruz.’
Üzerinden epey zaman geçen bu konuya neden temas ettiğime gelince. Dostlarımda o gazetecilere dönük dinmemiş, hafif bir kızgınlık gördüm. Buna hiç gereğin olmadığını söylemek istedim sadece. O günlerde, hakkımız olduğu halde herhangi bir tekzip yayınlatmakla uğraşmadık. 4 yıl önce bu kitabı çıkardığımdaki ilkemin aynen arkasında olduğum için. Hiçbir hakareti mahkemeye vermem… Biz sadece İlahi Adalet ile çalışırız.
Kişi birinin günahına girdiyse, gereken birşey varsa sistem bunu yerine getirir. Bunu yerine getitirirken bize de sormaz. Fanatik dinci gazetelerde de de devam ettirilen, ‘kendini peygamber zanneden kişi’ yayınları, bir çok insanın da kitabımızla buluşmasına vesile olmuştu. Hiçbir çamurun iz bırakamayacağı beyazlıkta bir duvar burası. Başka ne bekleyebilirdik ki? O yüzden, kimseye kızgınlık ve öfke beslememeli.
Eee, ayrıca duyduğum kadarıyla ilgili program yayından kaldırılmış… Benim kendimi peygamber zannettiğim o yayınların akabinde :)
23 Mart 2011, 01:57:07
Hükümet eleştirisi II… Türkiye için yepyeni bir dış politika konsepti teklifi…
Hükümet eleştirisi II… Türkiye için yepyeni bir dış politika konsepti teklifi…
Son olaylar bir kere daha gösterdi ki, Avrupa ülkeleri ile biz Türkler ayrı dünyaların insanıyız. Değerler sistemimiz fazlasıyla farklı. 11 Eylül projesi ile Avrupa’da hortlatılan Müslüman karşıtı milliyetçilik trendi, bir süre daha devam edecek. Levh-i Mahfuz konsepti içinde tüm Hıristiyan alemini uykudan tümden uyandırıcı, Newton elmalarının kafalara düşmesini bekliyoruz büyük bir heyecanla. İsa ‘lakaplı’ bir genç, Batı’nın kökleşmiş dinî değerlerini alt üst edene, hallaç pamuğu gibi atana kadar, Avrupa ile Türkiye ayrı tellerden çalmaya devam edecek.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Entelijansiya ne kadar aşağılarsa aşağılasın, dünya kamuoylarının içinde ufku en açık, barış ve insanlık değerlerine en fazla yapışık kamuoyu Türk kamuoyudur. Herhangi bir Türk vatandaşını yoldan çevirdiğinizde 11 Eylül ikliminin nasıl suni gübrelerle yeşertildiğini size anlatacaktır. En sıradan bir Türk bile 11 Eylül sonrasına dışarıdan bakacak hasletlere sahipken, bir Fransızı, bir Amerikalıyı yoldan çevirdiğinizde göreceğiniz şey 11 Eylül ırkçı köpürtmelerinin içinde yaşıyor olduğudur.
Bizim kavgamız kendimizledir. Buna rağmen, politikacılarımız ve gazetelerimiz, ne kadar bizi beyaz Türkler, ayrılıkçı Kürtler ve faşist dinciler olarak kutuplaştırmak ve birbirimizle bizi kavga ettirmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bu köpürtmelerin de evlerde, sokaklarda hayata geçirildiği asla söylenemez. Türkleri birbirine kırdırma propagandası, tüm çabalara karşın hayatın içine karışamamış bir projedir. ‘Kürtler’ ne zaman bir Türk askerini öldürse, yapılan en fazla, toplanmak, vatana ve devlete sahip çıkan sloganların atıldığı etkinliklerde buluşmaktır. O grupların akibeti, asla soluğu, yarı Türkçe yarı Kürtçe konuşulan lahmacun ve kebap salonlarının camlarını indirmekle sonuçlanmaz. Hatta bağırmaktan karnı acıkan milliyetçiliğin soluklanıp karnını doyuracağı mekânlardan başlıcaları da oralarıdır.
Fransızlara çok kızıyorum bugün. Yarın bir Fransız turist gelsin, bağrıma basmaz isem ne olayım. Bizim genlerimiz böyledir. Siz Türklere bakmayın, Türkler çok iyi insanlardır…
2 adet gökdelene Müslümanların kontrolündeki uçakların çarptığını izlettiler Amerika ve Avrupalılara… Sonrasında neler olduğunu çok iyi biliyoruz. Müslüman kanı aktığında, insanlık vicdanı hiçbirşekilde sızlamayan insanlara dönüştüler. 2 gökdelen, 2 uçak… 3bin ölü… Bunları yapabiliyorsa. Bizim insanlarımızın, 30 yıldır neler neler izletildiği halde, asla insanlık değerlerinden vazgeçmediğini görür ve Tanrıma şükrederim. Tanrı, bu ülkeyi bu dünyanın başından gerçekten eksik etmesin.
Avrupalılar, Amerikalılardan ayrı yerde durduğumuz çok ama çok açıktır. Diğer komşumuz, Müslüman kardeşlerimizle de aynı yerde olduğumuz söylenemez. Fakat muhteşem olan şu ki, Levh-i Mahfuz’un yıllardır bas bas bağrınarak söylediği hakikat açığa çıktı. Bir Müslümanın aslında ne denli büyük bir isyan potansiyeline sahip olduğu ve Müslüman DNA’sını oluşturanın aslında devrim ateşinden başka birşey olmadığı anlaşılmaya başlandı. Müslüman kardeşlerimizle aynı yerde değiliz fakat onlar aynı yerde olma yönünde doğaüstü bir çabanın içerisindeler. Ortadoğu insanları övgülerin en büyüğünü sonuna kadar hakediyorlar. Sizlerle gurur duyuyorum benim canım kardeşlerim. BAŞINIZDA BİR ATATÜRK OLMADAN İSTİKLAL SAVAŞLARI VERİYORSUNUZ HER BİRİNİZ. Başınızda Atatürk yok ve üstüne üstlük, İslamı hahamlardan öğrenmiş Müslüman din ulemasının uydurduğu tutucu bir din konseptini de taşıyorsunuz sırtınızda. Tüm bu yükle birlikte yaktınız isyan ateşini. Tunus’u, Mısır’ı ve Libya’yı yaktınız hayrın ve güzelliğin çileli alevleriyle.
Türkiye, bu iki dünyanın ortasında, bu iki dünya için çok ama çok şeyler ifade eden toplumlar üstü bir ülke. Türkiye diye bir ülkenin olmadığı bir 2011′de, şu anda Libya’da ve diğerlerinde nelerin olabileceği, dünyanın ne noktada olabileceği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Yok çünkü, kıyamet kopmadı daha…
Libya konusunda, dün olduğumuzdan daha iyi bir yerdeyiz. Asıl olmamız gereken yerde olmasak da, iyi bir yerdeyiz. Hükümetimize çağrım şudur. Obama, Türkiye olmadan bir hiçtir. Obama’nın beyaz yüzü, Türkiye’nin yurtta ve cihanda sulh söylemleridir. Türkiye masalara barışçıl yumruğunu vurmadığı müddetçe, Obama’nın yüzünün kararmaya başladığına tanık olacağız ve Amerika, olmasını istemediğimiz Amerika’ya doğru gidecek. Türkiye Ortadoğu’daki arızaların en büyüğü olmak zorunda. Biz masaya barış yumruğumuz vurdukça dünya Obama konseptini kazanacak. Türkiye yoksa Barak da yok…
İşte tüm bu ahval ve şerait içinde, gelelim meramımızın merkezine. Olumlu çabalara karşın, hükümetimizin Libya olayındaki performansı, olması gerekenin gene de altında seyrediyor. Bu noktadan sonrasında onların da ellerinden gelen birşey yok. Çünkü, çok temel ve köklü bir düşünce kalıbımız, bizi olduğu gibi onları da sınırlıyor. Eleştiriyi, muhalefet anlamında değil, sanattaki sanatçıya katkı ve ilham veren eleştiri anlamıyla özellikle kullanıyor, başlığa da bu elzem kelimemizi iliştiriyoruz.
Hükümetimize ‘Eleştirimizdir’…
TÜRKİYE’NİN ESKİDEN GELEN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI
TÜRKİYE’NİN YENİ BÖLGESEL MİSYONUNA BİR BEDEN KÜÇÜK GELİYOR.
AB politikamız acilen yeniden yapılandırılmak zorunda.
- Bizi alın.
- Bizi alsanıza.
Ve sonra da:
- Bizi niye almıyorsunuz lan?
diyalogları bu ülkeye yakışmıyor. Bir nokta da şu. Almamaya hakları var. Yanlış olabilir. Yanılmaya da hakları var. Sarkozy’lerin ve daha nice ırkçı liderin yurdu olan Avrupa, şu an içinde olduğu evre itibariyle Türkiye’yi üye olarak alabilecek durumda değil.
Almasını ister miyiz peki?
Hah, işte benim sizinle konuşmak istediğim mesele tam da buydu…
Avrupa Birliği üyesi olan bir Türkiye, o birliği darmadağın eder.
İkiye bölünmeyi tetikler.
Yıkacağımız bir yere neden girmek için bu kadar uğraşıp duruyoruz :)
Avrupa, bugünkü bilinç seviyesiyle Türkiye’yi ve Müslümanları hazımsayamaz, kabullenemez. Bu, ellerinde olan birşey değil. Bu durumda ellerinden gelmeyen birşey için onları vizyonsuzlukla itham edip aşağılamak da anlamsızdır.
Türkiye, Avrupa Birliği’nin bugünkü haliyle üye olursa Avrupa Birliği’ne, o birlik 3 gündür toplanıp toplanıp bi türlü bi yere varamayan NATO gibi olur. Kabul etmemiz gereken şu ki; AVRUPA BİRLİĞİ’NİN BUGÜN İTİBARİYLE TÜRKİYE’YE ÜYE OLMASI İMKANSIZDIR. Ve daha önemlisi, bu tehlikeli evlilik, bir misyon taşıyan ülke olan Türkiye’nin birlik kazanında erimesi sonucunu da beraberinde getirecektir. Müzakereleri başlattı diye Başbakanı yere göğe sığdıramayan bir toplum, gerçekten üye olmayı başardığında bu üyelik zaferinin sarhoşluğunu atlatması ve bu katımın günahlı-sevaplı muhasebesini yapıp, kendi durumuyla ilgili soğukkanlı değerlendirmeler yapacak noktaya gelmesi en az 15 sene sürer. Bu zafer sarhoşluğu içinde, zor kavuştuğumuz bu üyeliği kaybetme korkusuyla, ortadoğunun ağabeyi misyonumuzdan çok pişman edici ödünler veririz.
Avrupa bizi alamaz.
Biz Avrupa’yı hiç alamayız.
Bunları dış politika bağlamında yazmıyoruz. Biz, 2012′ye saatlerin kaldığı bir ortamda, dünyanın mistik, manyetik, ruhsal, tanrısal ajandasının içerisinde çıkardığımız hediyeler bunlar. Olaylar olduktan sonra harekete geçmeye alışmış zihinler için birşeyleri peşin peşin konuşmak, en az 20 yıllık bir avantaj mahiyetinde. Geleceği biliyoruz… Buna göre hareket edelim.
Türkiye’nin yeni Avrupa Birliği politikası bu ölçülerde yeniden dizayn edildiğinde, Türkiye’nin işlerinin her iki eksende de inanılmaz iyi gideceğine tanık olacağız. Avrupa Birliği ile kurulabilecek, Türkiye’nin kendi değerlerinden feragat etmesine sebep olmayacak 2 kelime, hiç uzağımızda olmayan, hep yakınımıza geldiği halde, yüzüne hiç bakmadığımız o 2 kelimededir:
…İmtiyazlı
Ortaklık…
Avrupa’yı tek bir ülke, Türkiye’yi de tek bir birlik olarak gördüğümüzde,
bu iki denk kuvvetin olması gereken ilişkisi için
bundan daha muhteşem iki kavram düşünemiyorum.
Üye değil ortak ol bize diyor adam. Daha ne istiyorsun?
Spor salonuna üye olmak istiyorsun. Adam gel salona ortak yapayım seni diyor. Daha ne istiyorsun?
İmtiyazsa al sana imtiyaz. Daha ne istiyorsun?
Müzakere dediğin süreç, istediğin imtiyazlar neyse onların pazarlığını oluştursun. Ne istiyorsun? Vize mi? Yaz…
Meselenin özüne gel. Bu üyelikten hissene düşmesini istediğin şeylerin özünü çıkar. Listele ve bunları üye olarak değil ortaklık başlığı altında olarak al.
Başbakan’ın Türkiye’nin AB kapısında sürünen ülke olması geleneğini sürdürmesine hiç ama hiç gerek yok. Bizi almıyosunuz, alacağınız olsun sitemleri, bunlar eski eziklik günlerimizden miras kalmış bugünlere. Redd-i Miras ivedilikle…
Bu konsepti bir adım ileriye götürüyor ve diyorum ki.
Normal şartlar altında, Avrupa’nın biraz daha şuurlu olduğu bir senaryoda, Avrupa bizi sıradan üye etmek isteyen taraf olmalıydı. Daha şuurlu bir Türkiye’nin bu durumda bastıracağı şey, sıradan, bir Romanya, Bulgaristan üyeliğinden uzak durmak ve ayrıcalıklı ortaklığın planlarını yürütmek olmalıydı. Gerçekten şaka gibi… Şu an olmakta olan ise bunun tam tersi…
Sıradan üyelik değil imtiyazlı ortaklık… Ben bu kavramda, daha özgür konseptte bir Türkiye görüyorum. Merkel, Avrupa’da çok saygı duyduğum, çok dürüst, acı da olsa gerçekleri seslendiren ve Libya olayıyla gösterdi ki, insanî bir lider… Teklif ettiği şey, gerçekte bizim tam da aramakta olduğumuzdur.
Biz Türkler kapanmış gördüğümüz kapıları omuz atarak açmaya antremanlıyızdır. Sorun, o mendebur kapının çelik kapı olmasındandır. Çürük omuzlarımızın acısıyla anahtarın aslında kapının üzerinde olduğunu farketmek biraz zaman alır.
*************************************************
19 Mart 2011, 23:51:21
Bu bir hükümet eleştirisidir…
Libya konusunda Türkiyemizin içinde bulunduğu pasiflik,
Türkiye’nin hem geleceğine hem tarihine bir ihanettir.
Müslüman dünyası,
Libya sorununu güç kullanarak ya da
güç kullanmayarak çözme imkânlarına sahipken,
böylesi bir Hıristiyan kutuplaşmanın hayata geçirdiği
bu oldu-bittinin masumiyet içerdiği düşünülemez.
Bir ordusunun olduğunu göstermeye hevesli,
Dünya sahnesinde aktif rol oynayan bir ülke olma kompleksine sahip
Ve bilinçarkası Müslüman düşmanlığıyla bezenmiş bir ülkenin,
Fransa’nın öncülüğündeki bu aceleci saldırı,
sahnede gerçek bir TÜRKİYE olduğu durumda kimsenin cüret edemeyeceği,
zekâsız bir saldırıdır.
Yeni bir Irak yaratmaya namzettir.
Türkiyemiz görünen o ki,
kendini ikili bir kıskaçta hissetmekte ve bu yüzden
mırıldanarak kimsenin duymayacağı bir sesle konuşmakta.
Bir tarafta,
AB hayalimizin önündeki en büyük engel Fransa var.
Başbakanın bugün gazetelere yansıyan
“Eninde sonunda alacaklar bizi AB’ye” demeci ile
Fransa’nın ‘operasyon hevesini kırmama’ davranışı ister istemez birleşiyor.
Türkiye konuşmuyor,
Türkiye görmezden geliyor
ve daha önemlisi
Türkiye masaya yumruğunu vurmuyor.
Fransa ve yandaşlarına dur diyemezken,
İkilemin diğer ayağında Türkiye,
Kaddafi isimli zalime ‘Artık gitme vaktin geldi’ de diyemiyor.
Çünkü çok para alışverişimiz var…
Bir yanda AB,
diğer yanda Libya’daki Türk şantiyeleri.
Bu ikisinin ortasında,
derin bir tehlikeye atılmış bir Müslüman halk: Libya halkı…
Ve ne yapacağını bilmediği tüm zamanlarda olduğu gibi kayıpları oynayan bir Başbakan.
Başbakanımızı en kısa zamanda silkinmeye ve şöyle bir kendine gelmeye davet ediyoruz.
Şantiye baskısı, Irak savaşı öncesi yapılan koyun pazarlıklarından çok daha büyük bir utanca dönüşecek ve bu utancın geçen seferki gibi izlerinin silinmesi asla mümkün olmayacak. Uyarıyoruz.
Türkiyemizi alternatif ve bölgesel bir aksiyon planıyla,
bu menfur saldırıların durdurulmasında,
Osmanlılı tarihi ve ‘cihanda sulh’ misyonunun bir gereği olarak
üzerine düşenleri yerine getirmeye davet ediyoruz.
Cumhurbaşkanımızı ise hiçbirşey yapmamaya
ve mümkünse hiç konuşmamaya davet ediyoruz.
Böyle bir günde ‘Sonuçta meşru bir harekât…’
cümlesini kurabilmiş bir makamı biz pek meşru bulmuyoruz çünkü.
********************************************************
12 Mart 2011, 21:48:41
Zamanın ruhu ve 2 resim…
2 resmimi yayınlayacağım bugün. Varlıklarından haberim yoktu. Babam çekmiş meğer. İnziva evime gizli gizli girmiş çekmiş sanki… İyi de yapmış. Bu resimler, kişisel tarihimde dönüm noktası olan günlerin resimleri. Uzun dönem okuyucularımız iyi biliyorlar. O günler, Tanrı’nın doğum günü’nün dönüm noktası olan günlere aitler. O resimler, Yeniköy resimleri…
Yüzümü kamera objektifine dönmeyi pek sevmiyorum, kendi resmimi yayınlamayı da pek tercih etmiyorum. Parmak çocuk şerefine bir paylaşımda bulunmuştum geçenlerde. Bir süre düşündükten sonra, bir tanesi yüz resmi olan bu 2 resmimi yayınlamaya karar verdim. Zamanın ruhunu yansıttıkları için, bu kitabın hikayesini tamamlayan resimler olduklarını düşündüm.
Özellikle bir tanesi… Ben ve fotoğrafı gören birkaç kişiye çok anlam ifade etti. Belki sizin de kimi sorularınıza cevap olur.
Suretlerimiz hakkımızda çok şey anlatıyorlar. Burası Tanrı’nın doğum günü’nün doğduğu yer ve günler… Kitabı ananemdeki küçük odamda yazmıştım. Fakat burası farklı bir yer. Ananemin evini doğum yeri olarak kabul edersek, burası ana rahmine düştüğüm yerdir…
Suretlerimiz içinde olduğumuz zamanlar hakkında da çok şey anlatıyorlar. Hani var ya… Yakıştırmalar, tahmin yürütmeler… ‘Tanrı’nın doğum günü’nü Levh-i Mahfuz’u para için yazdı’ yakıştırmasında bulunanlar için de yararlı olabilecek bir cevap anahtarı. Bak bakalım o fotoğrafta bir ‘tüccar sureti’ görebilecek misin? Her ne olduysa orada oldu. ‘Cin girdi, şeytan çıktı, öylelikle yazdı’ diyenler de olmuştu, halâ oluyor. Onlar da o gözle bakmalılar. O resimde şeytan görecekler mi bakalım… Ya da ‘Bu işler hesaplı kitaplı, planlı, programlı işlerdi…’ diyenler, o resimde ‘plan-program’ görebilecekler mi? Plan-program yapabilecek bir mecal görebilecekler mi herşeyden önce… Yoksa bakanlar o resimde, gerçekle temas etmenin ağır yükü altında bitap düşmüş yorgun bir yüz mü görecekler… Kimbilir…
Resimlerde yerde duran mavi kilim… O kilim ve evin o bölgesi, İndigo m. kitabının birinci sayfasının yaşandığı yerdir. Benim için dünyanın merkezi o birkaç metrekaredir… Hislendim birden. O koltukta yüzüstü bayılırcasına uyuduğum anlar,  meditatif,  temas uykularından bir tanesi. Üzerimde Harley Davidson tshirti olması sizi yanıltmasın. Farklı alemlerde gerçekleşen bir gezinti o. Doğrudan olay anı… Diğeri için de pek bir şey söylemeye gerek yok. Herşeyi anlatıyor gibi…
****************************************************
10 Mart 2011, 01:59:31
Para kokusu…
Bir yeni okuyucumuz başlar başlamaz bırakmış kitabı. Burnuma para kokusu geldi derhal okuma eylemine sona verdim demiş. Bu konuda bir çözüm önerim olabilir.
Bu kadar manevi bir konudan, böylesine maddi bir sebeple uyanış ne ilginç… Fakat hayatta devasız dert olmaz. Herşeyin bir çözümü var.
Sevgili kardeşim o para kokusu bizim kitaptan değil senin ellerinden geliyor.  Çok para saymaktan muhtemelen. Atasözünün dediği gibi. Elinin kiridir para, yıkarsın gider. Kitap okumadan ellerini yıkamak iyi fikir olabilir. Tertemiz olur tenin, nefes almaya başlar. İkinci bir tavsiyem de şu ki, Binyılın Kur’an Tefsirini okurken cüzdanın görüş mesafenin dışında dursun. Cüzdanından yayılan paracıklarının kokusu da, paraya hassas burnunun dikkatini dağıtabilir.  Bu ikisine dikkat edersen, hiçbir koku Levh-i Mahfuz zevkini bölemez.
Bol kazançlar…
*************************************************
9 Mart 2011, 21:53:46
Doğumgünü Kitapçısı Yorumlara Saygı Politikası…
Facebook’ta bir kardeşimiz bir yorum yazmış. Okuyucu ailemizden tepkiler oluşmuş haliyle. Sonra bu kardeşimiz arkadaş listesinden bizi çıkarmış. Gidince de yorumları da gitmiş sayfadan. Yorumu şöyle:
<<Muhammed bir krallık kurmak istiyordu. Bunun için çoğunluk oluşturması gerekiyordu ve Allahtan geldiğini iddia ettiği sözlerle hedef kitle olarak seçtiği esir,  köle ve fakir halkı kandırdı. Belli bir hedefe ulaştıktan sonra ise savaştı ve krallığı kurdu. Balı, böreği yiyip gitti bu dünyadan ve yanlışları düzeltmek bize kaldı. Teşekkürler buRAK bey…>>
İslamiyetsiz, Muhammed’siz bir Levh-i Mahfuz olamaz, bu nedenle bu teşekkürü kabul edemiyorum.
Kendime bir kamyon laf edilmesine alışığım. Fakat konu Hz. Muhammed olunca kaldırması o kadar kolay değil. Fakat sonuçta bu da bu kardeşimizin bakış açısı. Öyle bakıyor. O, demek ki böyle görüyor. Vardığım sonuç, böyle bir cümlenin tamamen düşünce özgürlüğü içinde kabul edilmesi gerektiği. Dünya için de ‘Yuvarlak bir taş, sarı bişeyin etrafında dönüyo’ şeklinde bir yorum da yapabilirsin. Bu da bir bakış açısıdır. Yüzeyseldir ama bir açıdır.  Muhammed peygamber neleri göze aldı, nelerin üstesinden geldi. Böyle cümleler onun için nedir ki…  Bu kardeşimiz -ki daha önceden bana Türkiye’de başbakanlık yapma fikrine nasıl bakacağımı sorarak neşelendirmişti beni :) – facebook profilimize tekrar katılmak istiyormuş, birazdan onaylayacağım kendisini. Dışlanmak, şu anda ihtiyacı olan en şey bana kalırsa. Bilakis düşüncelerini değiştirmesi ve kendini yeni bir bakış açısına açması için burada bulunmasında, bu kitabın ailesinde yer almasında kendisi için büyük yarar var. Sırtımızı dönmemeliyiz böyle dostlarımıza. Kendi değerlerimize sırtımızı dönmeden başarmalıyız bunu.
Cümle düşünce özgürlüğü içinde fakat böyle cümlelerin yeri bizim sayfamız mı olmalı o da ayrı bir konu. Sonuçta bunu günlüğüne yazmıyorsun. Birilerinin okuması için yazıyorsun. Ve bu bakış açısı, bizim okuyucu ailemizden olumlu bir alkış almaz. Mesaj ile hedef kitle arasında çatışma çıkıyorsa, başarız bir iletişim kurduğun ilmen sabittir. Katılmadığımız bir bakış açısı olduğu için haklı bir düzeltme ihtiyacı oluyor okuyucu ailemizde. Ve bu süreçte de konu elektrikli bir noktaya taşınabiliyor. Yorumları kapamak? da çözüm değil.
Böylesi durumlar için bir Doğumgünü Kitapçısı Yorumlara Saygı Politikası oluşturdum az önce. Bilimadamları, mühendisler, bir evi balonla havada yüzdürmeyi başarmışlar. Bununla ilgili bir belgesel içerikli video paylaşımımızın altına ‘Muhammed kendine bir krallık kurdu…’ gibi ilgisiz bir yorumla gelmenin, kışkırtıcı bir niyet içerdiği de çok açık. Okuyucu ailemizden ricam, kışkırtılmaya çalışıldıklarını hissettikleri anda ya da profilimize girenlerin bizi temsil ettiğini zannedebilecekleri gerçekte bize uzak bakış açılarını sayfada izole etmek adına, sözle karşılık vermek, bir tartışma başlatmak yerine, söz konusu yorumun altına hemen ‘yorumlara saygı politikamızı’ yapıştırmalarıdır. Diğer türlü yorumlara, düşmanî yorumlara da gerekli karşılığı verir diye düşünüyorum :)
Doğumgünü Kitapçısı Yorumlara Saygı Politikası
Bu yorumunuza ne yazık ki katılamıyoruz. Fakat diğer yanda da evrendeki varlığınıza saygılıyız. Tıpkı dağların, taşların, ormanların ve ağaçların varlığına saygılı olduğumuz gibi. Bizce, her ağaç gibi sizin de çiçek açma, kendi meyvenizi verme hakkınız olmalı. Ama kozalak, ama yabanî kestane :)
Doğanın dengesine duyduğumuz bu saygıdan ötürü bu yorumunuzun sayfamızda bulunmasında herhangi bir sakınca bulunmamakta. Güzel meyveli, güzel günler dileklerimizle.
Doğumgünü Ailesi
***********************************************************
Bu da bir başka dostumun hatırlattığı, benim de unuttuğum 2007 tarihli ‘Tartışmak… Ayetlerle Tartışmak’ yazımız.
Tartışmak… Ayetlerle tartışmak…
“Ulan bana bak sevmek öyle değil sevmek ALLAH cc iman etmekle olur halis müslümanın sevgisi başkadır”
Çok sevgili bir dostumuz bana internet forumlarında TDG adına girdiği bir tartışmanın metnini göndermiş. Yukarıdaki cümle, aldığı yanıtlardan biri. Ulan! diye başlayan bir sevgi cümlesi… Maazallah bir de aşk şiiri yazayım dese hepimizi havaya uçuracak demek ki…
Bu didişme metnini görünce, “Açın pencereleri…” kavramımıza biraz daha açıklık getirmemiz gerektiğini gördüm.
İçimizde bir coşku var ve bunu herkesle paylaşmayı istiyoruz. Bu çok doğal ve güzel birşey. Bu coşkunun yönetimi… İşte bu çok “cool” bir duruş gerektiriyor dostlar. Bir parça da sabır. Faz mantığının bir amacı da bu coşkuyu sabırla yönetebilmek. Sessizliğin 1. faz: Dipdalgası olduğunu bilmeseydim bu coşku benim de içimde patlardı.
Düşünmenizi istediğim birinci nokta şu. Bu insanlarla neden tartışma ihtiyacı içindeyiz? Amaç Tanrı’nın doğum günü’nü sınamak ise buna diyeceğim hiçbir şey yok. Sevgi cümlelerine ulan diye başlayan bir zihniyetten, Kur’an’ın sevgi düzlemine dair doğrulama beklemek uzun bir bekleyiş, lakin bu sizin vaktiniz, sizin seçiminiz. Biz gene de TDG’yi başka insanların üzerinde sınama yolunu seçmemenizi öneriyoruz. Sınamaya varız, ancak kendi zihinlerimiz üzerinden. Olumlu-olumsuz telkinleri bir yana bırakıp bu kitaba nasıl bakacağınıza kendiniz karar vermelisiniz. Karşı çıkacaksanız da bu sizin kendi kararınız olmalı.
Bu forumda bulunmanın nedeni TDG’yi kitlelerle buluşturma coşkusu ise -ki çok büyük çoğunluğun duygusu bu- o zaman size birkaç önerim olabilir.
Kişilerin kişilerle “tartışmasından” hayırlı hiçbir sonuç çıkmaz dostlar. Kaybetmeyi kimse istemez ve bu, tartışmayı kazanma içgüdüsünü kendi içimizde hakim kılar. Bu da egodur. Ego yüceltilmek istendikçe burnu yere sürten birşeydir. Kazanmanın hırsı ise kaybetmenin pratik bir yolu…
Düşünün ki siz karşı tarafı mağlup ettiniz… Bu, karşı tarafın bir ömür boyunca meydana getirdiği değerler sisteminin çökmesi demektir. Unutmayın ki bir “mağlup” asla TDG’nin sayfalarında barınamaz. Sorgulama güç ister, moral ister, heyecan ister, enerji ister. Mağlupların adresi bu anlamda asla TDG olamaz. Kaybetseniz de kazansanız da bu, TDG’ye arzu ettiğiniz katkıyı getirmez.
Zaten bana gelen havadis, (kinci bağlamında) dinci sitelerde TDG okuyucularının açtıkları başlıkların genel olarak site yönetimleri tarafından engellendiğini gösteriyor. Çok sağlam argümanlar atılıyor ortaya, karşı taraftan tık yok. “Huzur, kaçmaktadır” diyorlar belli ki.
Bu internet forumlarında bulunma amacımız, bu dili kanlı fanatikleri “bu tarafa” çekmek de olamaz. Onları burada istemiyoruz ki. Önce kendi hayatlarında nefreti değil sevgiyi hakim kılacaklar, ondan sonra “ver elini cennet”. Neden kitaba adından, kapağından başlayarak (onlara göre) “Gayri-İslami” bir konsept giydirdik? Hazır olmayanlarla, hazır olana dek buluşmak istemediğimiz için.
Çorbada tuz sahibi olmak için, kitabın adını ve genel olarak içeriğini kendi kelimelerinizle duyurmanız yeter. Böyle 100 tane kaçığın arasında 5 tane açık bulursak, bu dostlarımıza bizim web uzantılı bir yol açarsak işlem tamamdır. Buradan sonra iz sürmek kişinin kendi işidir.
Merak edenler için söylüyorum. Dona bu ortamlarda kimsenin onun adını kullanmasını istemiyor. Dona dostu olabilir, donaNIM vs. olabilir ama doğrudan Dona nick’ini seçmeyi kimseye tavsiye etmiyoruz.
Tebliğ mantığından genel olarak uzak duralım dostlar. Duymayı isteyenlere işittirelim sesimizi. Ruhen sağırlara senfoni konserleri düzenlemeyelim.
3. Faz Çatışma / Buluşma evet, ancak biz çatışmayı doğuran değil buluşturmayı başaran taraf olacağız, bunu hiç unutmayalım. Fanatikleri dize getireceğimiz nokta, “başarı” olacak. Çünkü onlar sadece gücün kendisine iman etme eğilimindeler. Tanrı’nın doğum günü’nün neler başardığını görünce, o forumlarda benden bile daha TDG’ci olacaklar bundan emin olun. O fazdaki işimiz de bunları içimizden ayıklamak olacak.
İsmini vermediğim (bakarsın karşı taraf siteyi geziyordur) patronuyla tartışan sevgili dostum. Baktın ki karşındaki, Hz. Muhammed’in milyonlarca özelliğinin içinden tek bir tanesini, birden çok eşi olmasını örnek almış kendine, senden ricam bunun bir mizah olduğunu farket. “O insanlık için kariyerini yarıda bıraktı, kendini insanlığa adadı. Sen de bırak bu işleri, bir hayır kurumuna devret şirketini, ada kendini, 144 hanım al, helal olsun sana” de. Tabi karşı tarafın kanının, aşağılardan yukarılara, “beyin” bölgesine dönmesini beklemelisin. Toprağa doğrultulmuş erkek aklı diyorum ben buna. Üstüne gitme. Gül sadece, neden güldüğünü de asla söyleme. Kıvransın : )
Şahsen ben de bu tarz tartışmalardan kendimi uzak tutuyorum. Söyleyeceğimi kurallarını kendim koyarak, kendi istediğim düzlemde söylüyorum. Biz iyimser enerjiyiz ve dikkat edin karşımızda hiç şaşmayan bir hakikat olarak karamsarları buluyoruz.
Karamsarlık çok yakıt gerektiren bir ruh hali dostlarım. Bu anlamda karamsarlık 12 silindirlidir. İyimserlikse güneşle beslenen fotosentezdir. Biz kendi kendimize mutlu olabiliriz. Onlarsa birilerine sıçramadan alev almaya devam edemezler. Elimizi, ayağımızı karanlık enerjinin her türlüsünden sakınalım. TDG adına bile olsa, bu insanların size sıkıntı vermesini istemem. İçinden cehennem geçen hiçbir karede yer almayın.
Zaten istemeyene vermek, “ikna”nın kendi etiğine de aykırıdır.
Karşındakini zorla ameliyat etmek, cerrahî değil adam şişlemektir : )
Özgür iradenin herşekline saygı.
Hastalıklı olanlarını karantinaya alarak tabi.
sevgiyle
buRAK
************************************************
20 Şubat 2011, 23:02:56
Dilegelen köpeciğin hikâyesi…
Pazar günü macerası bu. Kayınvalidenin yaşlı köpeği de bizimle (tabi ki kayınvalde de) köyevindeyiz. İçime birşey doğdu dışarıda köpeklerin olduğu yere baktım, bir hareketlenme var. Köpecik içeri girdi. Peşinden gittim. Takip ettim. Bu hayvanda bir tuhaflık var ama ne? Buldum. Sindirim organları dışarıda şu anda… Karnı açık.
Köpekler ısırmış. Hemen doktor bulalım, hayvan hastanesine gidelim de, yer uzak. Meydanda bi veteriner varmış meğer. Fakat pazar gecesi açık mıdır bilinmez. Bu kadar yaşlı (15) bir hayvan, böyle bir durumu daha kaç dakika kaldırabilir. Doktora doğru yola çıkıyoruz saniyesinde.
Ve o yolda birşey oldu. Birisi bana anlatsa, inanmazdım… Köpecik, kyv’nin kucağında. Ağlıyor kadın. O an birşey oldu işte. Köpek, ANNE dedi. Ağnnneee dedi. Ve sustu. O köpeğin sesini ilk defa duydum zaten. Anne dedi ve bir daha başka birşey de söylemedi. Kyv, hıçkırıklara boğuldu tabi. Ben, buz kestim. Bu nasıl birşeydir… Can işte. Anne demeden ölmek istemedi belki de.
Veteriner yerine ulaştık ve ne güzel ki adam yerinde. Köyyeri veterineri işte. Ben adamcağızı ilkten balıkçı zannettim. Kafada kukuleta falan. Laz uşağı. Hanıma veterinerimiz burada mı dedim, bana balıkçıyı gösterdi.
Amca baktı. Durumu ağır, bunu bir hayvan hastanesine götürün dedi. Bu yaşta narkozu kaldırması zor dedi. Kyv, kaldırır dedi, lütfen hemen müdahale edin. Siz edin.
Veteriner amca, insan gibi bir insandı. Peki dedi. Ameliyathaneyi hazırladı. Masaya gazete kağıtlarını serdi… Ameliyathanenin sıcak suyu dahi yok. İmkanlar bu şekilde. Bildiğin baytar aslında. Büyükbaş, küçükbaş. Yaban domuzu tarafından yaralanmış av köpeklerinden tecrübeliymiş neyseki. Bu arada gece gördüğüm rüya geliyor aklıma. Bir yaban domuzu bizim eve girmeye çalışıyor da, köpekler sokmuyor. Heykel gibi, kapkahverengi bir domuz. Neyse. Ameliyat başlıyor. Hayvanın bir bacağından ben tutuyorum. Diğerinden kyv. Bir de veterinerin asistanı kızcağız. İşe yeni başlamış ve meğer kan tutarmış. Yanlış bir iş seçimi mi yaptın diye takıldım. Ameliyattayız hepbirlikte ve içeri sokulması gereken bir sürü içorgan var elimizde.
İmkanlar kısıtlı ama maharetli bir veteriner amca bu. Arada telefon geliyo. Omuzuna sıkıştırıp konuşuyo, dikiş attığı sırada. Çiftçiler geliyolar gidiyorlar. Neyi var buzağının diye soruyo. Söylüyolar. Kabız diyo mesela. Raftan şu ilacı al git falan diyo ‘ameliyathane’den.
Velhasıl. Organlar içeride artık. Önce bir zar tabakası dikti üstüne. Sonra bir kas tabakası dikti. En son da cildini dikti. Ne zor dikti-k. Ortam paramparça. Hayvanın bu şekilde yürümüş olması baştan mucizeydi. Ameliyat bitti. Narkozun üstesinden geldiğini söyleyebiliriz. Evde 10 günlük bir yoğun bakımı bekliyor kendisini. Güçlü bir köpekmiş. Köpekten öte bir ruhmuş. Köpek bile dile geldi de anneciğine Ağnnne diyebildi. Darısı diyorum, dile gelemeyen diğer tüm ruhların başına. Söylemeniz gerekip de, ‘Nasıl söylerim şimdi?’ dediğiniz tüm anlarda içorganları dışardayken Anne diyebilen yaşlı köpeciği hatırlatın kendinize. Ben öyle yapacağım.
******************************************************
16 Şubat 2011, 21:34:29
Defne Joy’un Gizemli Ölümü…
Ne vahşi bir yorumdu ‘Su testisi su yolunda…’lı o satırlar… Böylesine monşerik, fularlı, modern bir görüntünün içinden, böylesine fanatik ahlâkçı bir düşünce altyapısının fışkırması, ne büyük bir sürprizdi bu topraklardaki okur-yazar nesil için.
Bir açıdan da, belki hepimizin içinde beliren bir soru işaretinin deşifresini içeriyordu. Ve belki de, bu yüzden bu kadar tepki ile karşılandı. Herkesler içinde kendinden birşeyler bulduğu için… İçimizdeki ahlâk polisini bastırma içgüdüsüydü belki de bu.
Ne kadar vahşi ne kadar talihsiz bir yorum olursa olsun, ahlâklılık adına da olsa, ahlâksızlık adına da olsa, linç psikolojilerinin her çeşidinin karşısında olmalı insan. Birisi, belli ki kalemi kaymış ve yere düşmüş. O noktada, düşene bir tekme de benden kampanyalarına katılmamalı. Birine vuracaksan, bunu gerçekten kafana koyduysan, bunu o ayağa kalktığına yap. Yerde lime lime edildiği sırada değil. Linç sırasında atılan tekmelerin en kötüsü, yazar güruhunun, o yazının karşısında ‘dimdik’ durmuş bir yazar olma hüviyeti kazanmak adına fazladan tekmeler savurmasıydı. Herkesin kendini o, şu veya bu safta görmek ve gördürmek zorunda olması ne sıkıcı.
Eleştiri sınırını aşmamalı. Yazdığı satırlar ne olursa olsun yazanların linç edilmesinin karşısında olmalı insan. Ölülere gösterdiği-gösterilmesini istediği saygıyı dirilere de duymalı.
Ambulans çağırmamak üzere bağlanmış o basiret de, kendi acısı ve bir ömür sürecek vicdan azabıyla başbaşa bırakılmalı. Bu evrende, insanlara verilmesi gereken cezalar varsa, bunları vermeye hiçbirimizin hak ve yetkimizin olmadığı unutulmamalı. Bu kadar ‘tanrı’ bir küçük evren için çok fazla…
Umarım şimdi yazacaklarım, Defne Joy kardeşimizin geride kalan ailesine ve en önemlisi minik oğluşuna ulaşır bir gün. İçimizdeki soru işaretlerini ortadan kaldırabilecek bazı ‘hissedişlerim’ var çünkü.
Sadakatsizlik gibi görünen bir tiyatro dekorunun önünde gerçekleşmiş, beklenmedik, çok fazla sayıda insana acı veren bir ölüm bu. En çözülemeyen, eşine -tanıyanların aktardığına göre- fazlasıyla aşık, oğluna ölümüne bağlı bir genç kadının, böyle harika bir aile yapısı varken, bu, sadakatsiz gibi görünen tiyatro dekorunun önünde can vermiş olmasıydı.
Anlaşılamamış ölümler, en can yakan ölümlerdir. Ve gördüğüm, geride kalmış ailesinin acısını katlandıran nokta da, bu giderilmesi mümkün görünmeyen merak. Orada gerçekten ne yapıyordu?
Gizem, dört harfli, sözcüklerin en sevimsizi olan o kelimede gizli:
Ö L Ü M
Ölüm, yaşayanların en zor anlayabileceği bir psikolojidir. 70 milyon kafanın, kafa kafaya verdiği halde o geceyi anlamlandıramamasının nedeni de budur. Yaşayan bünyelerin ölümün nasıl bir psikoloji olduğu konusunda hiçbir fikirleri yoktur.
Ölüm, bir an değil bir süreçtir. Ve ölüm sürecine girmiş insanlar, kendilerinden hiç beklenmedik düşünce ve davranışlar sergileme eğiliminde olabilirler. Bu süreç benim annemde, ölümünden önceki bir ay boyunca, salona ne zaman girsem onu karanlıkta otururken bulmamla başlamıştı. Ölüm anında insanın neler yaşadığını merak ederdi hep. O kadar sağlıklı bir genç kadın, son günlerinde karanlıkta hep ölümü düşünürdü. Yabancılaşmıştı. En başta babama. Sonra bize. Son ayında yaptığı yemekler, hayatında yaptığı en lezzetsiz yemeklerdi. Benim en sevmediğim yemek türleri, peşpeşe pişer olmuştu evde. O yemekleri, ölüm helvası takip etti. Son gecelerden birinde, sen ileride sakın bıyık bırakma güzel oğlum dediğini hatırlıyorum. Hayatta görüp görebileceğin en neşeli insan, kapı komşusunu tatile uğurlarken, ‘Gitmek var dönmek yok, dönmek var bulmak yok’ demişti. Kadıncağız psikolojik tedavi görmüştü. Döndüğünde annemi bulamamıştı çünkü.
Ölüm, önden sonsuz sınırsız bir boşluk hissi gönderir. Sezgi kanalları açık insanlar, bu boşluk hissini daha fazlaca hissederler. Ve bu, 3-5-10 yıllık değil, binyıllık aidiyetleri dahi yerinden söküp atabilir. Olayda adı geçen merhume…
Burada bir parantezi açmak gerekli. Bizim dinimiz, ölen er kişiden merhum/merhume yani Rahmete ermiş kişi olarak bahsettiren bir kültürdür. Dindar hassasiyetleri ağır basmış dünya görüşü, bunu bildiği halde, Tanrı’nın verdiği bir Rahmet ve Merhameti, insanlardan kendisi esirgememelidir. ‘Esirgeyen’ Allah, o anlamdaki bir esirgeyen değildir. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’tır… Dinine bağlı kişi, her ne şartta olan olursa, ölen er kişiye nefretini değil merhametini sunmanın yollarını bulmalıdır.
Olayda adı geçen merhume kardeşimizin, olay gecesinde çekilen fotoğraflarına bir daha bakarsanız, ‘Ölüm, önden sonsuz bir boşluk hissi gönderir.’ sözünün ne demek olduğunu daha net görebilirsiniz. Aşağıdaki bu fotoğraf, vur patlasın çal oynasın bir gecede çekilmiş bir fotoğrafa benziyor mu hiç? Yüzündeki o ifadeye hiç dikkat ettiniz mi? Neşe ve enerjiyle özdeşleşmiş o yüzdeki boşluk hissini gördünüz mü? Bu resimde soyadı JOY (Neşe) olan birini görebiliyor musunuz?
Ailesine, eşine bu kadar bağlı bir genç kadın, bir sadakatsizlik yapacaksa, bunu bu kadar kameranın şahitliğinde mi yapar? Kamera ile karşılaşmış bir ünlüyü nasıl biliriz biz? Kamera ile karşılaşmış ünlü, kameradan kaçan ünlüdür. O refleks bu fotoğrafta nerededir peki?
Cevap, merhume Defne Joy kardeşimizin bakışlarındaki o boş ifadede… O sıralarda, ruhen aramızda değil artık o…
Eşinden öğrendiğimiz kadarıyla, iş yemeğinde olan eşini de o ortama davet ediyor. Parmağınızın ucuyla tutabildiğiniz bir ağırlığı düşünün. Elinizden kaymış, parmağınızın son ucunda sallanmakta artık. Bıraktınız bıraktınız… Bıraktınız mı gitti. Ölüm ânından çok, ölüm sürecine girmiş olan grafikteki merhume, parmağının ucuyla tuttuğu o ağırlığı, HAYATI bırakmadan hemen önce, son bir davet gönderiyor eşine. Olumlu icabet alamayınca, o ağırlık kayıp gidiyor. Ölüm sürecinde, onun kimliği, kim olduğu, kiminle evli olduğu, hatta evli mi olduğu, evinin neresi olduğuna dair bir bilgi yok onda. Sadece boşluk var. Ölümün sonsuz boşluğunu katlandıracak olan yegane şey hepimiz gibi onu da korkutuyor o sıra:
YALNIZLIK.
Gazete kağıtlarına ‘duygusal yakınlaşma’ olarak yansıtılan bu şey gerçekte, ‘hayatsal uzaklaşmama’ dürtüsünden başkası değil.
Ölüm süreci başladığında, bu sürecin içinde yer alan her aşama artık sadece bir teferruattan ibarettir. Basireti bağlatılmış o kişi, ambulansı çağırdığında ölümün olmayacağının hiçbir delili yoktur. Ambulansa bindirilen herkes hayatta kalmaz ki… Bu ölüm, diğer senaryoda, eşi o gece aralarına katıldığı senaryoda, eşiyle eve dönerken takside gerçekleşecek bir ölümdür. Ölüm, kararını verdiysen, önünde hiçbir engel duramaz…
Tanrı’nın doğum günü’nde ölüm için yapılan bir tanım vardır. Ölüm, boğazlı bir kazağı üzerinden çıkarmak gibidir. O kazak, boğazından geçtiğinde ölüm sonlanmıştır tamam. Fakat o kazağın bir de kollardan çıkarılma başlangıcı vardır. İşte bu fotoğraf da, hayat kazağının tenden çıkmaya başladığı anların bir fotoğrafıdır.
Bu evrende, kimlerin ne zaman ve nasıl öleceğine karar veren mercii Tanrı’dır. Tıp, tüm imkânlarına rağmen doğumun saatini nasıl bilemiyorsa, bizler de kendi ölüm zamanımızdan bihaberizdir. O durakta veya bu durakta. Hiçbirinde olmadı, şu durakta ineriz hayat yolculuğundan. 3. kişiler ve yaptıkları sadece birer teferruattır. Bu anlamda, derin üzüntüsünü paylaştığım o acılı aileye önerim, ‘kişileri ölümden sorumlu tutma’ refleksinin, uzun vadede, acılarını katlandırarak artıracağından hareketle, affedici olmalarıdır. Bir ihmal, bir kusur, bir kasıt varsa, bunu bize polis, savcılık söylemelidir. Yok ise, bir ihmal, bir kusur, bir kasıt arama ısrarında olmamalıdır insan. İntikam da, acıyı dindirme vaadinde bulunan, buna karşın acıyı katlandırmaktan başka bir işe yaramayan bir dürtüdür. Yakışan, bu değerli kardeşimizi toprağa gerçekten vermektir.
Herkesten ayrı olarak, eşini tüm kalbimle tebrik etmek isterim. Olaydan sonra eşine en üst düzeyde sahiplenmesi, bende gerçekten hayranlık uyandırdı. Sadakatsizlik gibi görünen o tiyatro dekoruna kendini kaptırmadı. Eşine hiçbir olumsuzluğu yakıştırmamasını, eşinin yaşadığı boşluk hissini, bir çeşit telepatik hissedişle paylaşmasına bağlamaktayım. Gözüyle gördüğü fotoğraflara inanmamacasına, sevgisine ve aşkına sadık kalması, bu gerçekten her aşığın harcı olan birşey değildir. O vahşi yazının yazarının, buradaki aşkın şiddetini idrak edebileceği bir aşk siciline sahip olduğunu sanmıyorum. Ne demişler.
Hastalıkta ve sağlıkta.
Ölümde ve doğumda…
Boşlukta ve yalnızlıkta.
Her Koşulda ve Her Şartta
Sevgiyle
buRAK özDEMİR
*************************************************
15 Şubat 2011, 06:26:08
14 Şubat VELEDLER KANDİLİ…
Peygamberine ‘veled’ demekten imtina ettiği için Me-vld kelimesini türeten, ağırbaşlı dindar amcalara ne büyük bir sürprizdi ama:
14 ŞUBATLI MEVLİD KANDİLİ…
Gerçekte Peygamberinin veledlik çağına adım atmasını kutlatmakta olan bir güzel dinin güzellerine, tüm Peygamber Çocuklara selam olsun.
Peygamberinin yaşlanınca peygamber olduğuna inanan ve inandıran yaşlı-başlı-ağırbaşlı-oturaklı-tumturaklı din uleması, bu din neden peygamberin ölümünü yadettirmez de doğumunu kutlatır hiç düşünmüş müdür?
Hazret-i Muhammed, veled olduğu gün peygamberliğe ulaşmış bir peygamber çocuktur. Vahiynin Kur-an’laşması, onun sadece peygamberliğinin insanlarca keşfini sağlar. İnsanların tarafından keşfi onu elçileştirmez. O, ‘Beni sizler varettiniz’ diyenlerden değildir.
Peygamber Çocuk Hazret-i Muhammed… İsa’nın anne karnında konuşmaya başladığı, ‘maharetli’ peygamber menkıbelerinin dünyasında, senin ermen için 50 yıl beklemen gerektiğine inandırılmış tüm nesiller için senden özür, hem de binlerce kere özür…
Kiraz ağacı, toprağa ilk ekildiği andan itibaren Kiraz ağacıdır. Sadece meyvenin insanların eline geçmesi biraz zaman alır. Tohum da, fidan da, tahtadan yapılma o sert ve büyük gövde de, herşeyiyle kiraza ermiş bir kaderdir. Kiraz ağacı her mevsim kiraz ağacıdır. Sadece meyve verdiği mevsim değil.
İnsanların ancak meyve VEREN ağacı meyve ağacı ilan etmeleri geleneği, Hazret-i Muhammed’in de peygamberliğini ancak Kur-an meyvesinin insanlarca toplanabildiği tarih olarak işaretletir, meyvecilere. Onlar çevreden, ormandan, ağaçdan hiç hazzetmezler, buna karşın şapırdana şupurdana meyve yemelerini gördüğünde senin bile ağzının suyu akar. Dincilik, şapırdana şupurdana icra edilen, ağaç sevgisinden uzak bir meyve yiyiciliğidir.
Allah’ın kulunun oğlu Muhammed bir çocuk peygamberdir.
Okuyucu ailemizdeki dostlarım bilirler. Bambaşka bir İslam’la tanıştığım ve insanları o bambaşka İslam’la tanıştıracağımı öğrendiğim, 1 yıl evden çıkmadan geçen münzevi-meditasyon günlerimin sonunda bir işaret istemiştim Tanrı’dan. Bu İslam, bu yol, bu harita,  o kadar hayal, o kadar soyuttu ki, delirmediğime kendimi ikna edebilmem için, sadece benim değil bakabilen herkesin görebileceği, somut bir şey istemiştim. Tanrı’nın doğum günü için somut bir dış delil istediğim o gün, buRAK’lığımın İslami kökeni olan Miraç kandili ile doğum günümün o yıl, aynı güne geldiğini öğrendiğim gün olmuştu. O günden beri düşünürüm. Benim o soruma, verilebilecek bundan güzel bir cevap nasıl olabilirdi? Biri sana bir dua ettiğinde ona o anda, takvimden iki günü denk getirerek Tanrı’nın doğum günü’nü anlatarak ışık hızında karşılık verebilmek ne muhteşem bir tanrılıktır…
O günden sonra, yeniden bir İslamî ‘denk gelmesi’ olgusunu yaşamak muhteşem bir mutluluk oldu. 14 Şubat, bizim ilkdoğan yenidoğan evlât Haktan buRAK için doktorların en başta bize verdiği tahminî doğum tarihiydi. Sevgililer günü ile Veledler Kandili’nin aynı güne getirilmesi bana ikinci bir tanrısal armağan oldu.
Mevlid klişesinden arınacak ve bundan sonra doyasıya yaşanacak, kana kana idrak edilecek VELEDLER KANDİLİ’ne geçiş de, bu farkındalığın meyvesi olan bir bilgi oldu benim için. Bizim veled 14 Şubat’ı bekleyemese de, kendi kendine yaşını ileri alsa da, bu müjdeli tarihi biz kalbimize çoktan yazmıştık. Ortadoğu’daki başkaldırı günlerine alınmış bir doğumla, bu kandil meyvesi biraraya geldi. Bu hediye paketlerini açmam, haftasonu yeni köy evimizdeki meyve ağaçlarına baktığım, onların arasında yürüdüğüm sırada oldu. Hatırlatırım. ‘Tohum da, fidan da, tahtadan yapılma o sert ve büyük gövde de, herşeyiyle kiraza ermiş bir kaderdir.’ dediğim, yazarlık değil gazeteciliktir. Bu cümledeki haber kaynağımın çok güvenilir olduğunu söyleyebilirim. ‘Köklü’ bir gelenekten gelme, sağlam bir haber ağacı…
Dostlarıma küçük bir Veledler Kandili hediyesi olarak daha önce sözünü verdiğim Yeni Kitap hakkında bazı bilgiler paylaşabilirim.
KKD…
Onu nasıl anlatmalı… Kitaplar vardır. Bir kişi eline alır yazar ve insanlar okur. Binlerce insanın birlikte yazdığı bir başka kitabın örneği var mıdır bilemem. Bildiğim, KKD’nin Tanrı’nın doğum günü’nün ilk doğduğu günden bugüne,
benim tüm yazılarımın dışında,
okuyanların kalem olup aktığı nice yazıları içeren,
o kalemlerden akan
hüzün,
sevinç,
mutluluk,
çığlık,
coşku,
sitem,
küfür,
tehdit her ne varsa,
yansıtan topluca yazılmış
bir hepimiz kitabı olduğu…
Şu 4 yılı bir gözden geçirme imkânı buldum bu süreçte. 10 bine yakın okuyucu mektubu yayınladığımızı görmek sürpriz oldu. Yayınlanmayanların bunun 4-5 katı olduğunu tahmin ediyorum. Keyfekeder güncellenen, her bir satırı yaşanarak yazılan, içilerek okunan bir günlük için bunlar büyük rakamlar olmalı. Ne derin, ne şehvetli ve ne kalabalık bir aile.
KKD hepimiz kitabı. Buna karşın sürprizlerle dolu. Son Tefsircinın kitabı tamamlayıcı yazılarının yanında, yayınlanmak üzere seçilen tüm bu mektuplar küçük bir kurgu çerçevesinde biraraya gelmekteler. Sitenin yazıcıdan çıktı alınmış hali gibi düşünmeyin. Zira bu kurgu çerçevesinde bu hepimiz kitabında Tanrı’nın doğum günü, Peygamber Çocuklar, İndigo Mehdi, Levh-i Mahfuz bu kitap isimlerinin kelimesi dahi geçmemekte. Tüm olan bitenin topluca güncellendiği bir hal. Benim kaleme aldığım tamamlayıcı yazıların yeni versiyonlarıyla kitapta yer aldığını belirtmeliyim. Bir kitap yazdığında, onlarca kere tekrar okuyabiliyorsun. Günlük yazıları ise sımsıcak en fazla 1 kere okunarak servis edilen metinler halindeler. Dil, son tekâmülünü tamamlamakla birlikte bazı parçalar, birleşme imkânı buldular.
Örnek, ‘İnançlar çiçek mi kereste mi?’ yazısını düşünelim. İnanç tüccarlarının, inançları bir çiçek gibi değil cansız bir tahta gibi pazarladığını anlatan yazı ilginç bir tarihi anekdotla birleşti:
Bu insanların İsa’ya yakıştırdıklar meslek olarak neden ‘marangozluğu’ seçtikleri…
Gelelim 2.3 gizemine… Levh-i Mahfuz 2.3 versiyonu ile KKD ilişkisine.
KKD’de:
- Seçilmiş okuyucu mektupları
- Tamamlayıcı yazıların ilk kez bir kitapta birarada toplanması
- Bu yazıların güncellenmesi
- Kitabı içine alan ince bir kurgu
‘nun yanında,
Levh-i Mahfuz 2.3 versiyon eklemeleri de ayrıca yer alacak. Levh-i Mahfuz’un yeni versiyonu, KKD’nin içinden çıkmış olacak. Tüm bunların yanında,o okuyuculara o duyguları yaşatan mevcut Levh-i Mahfuz satırlarından oluşan bir seçkinin de kitapta yer alması. Ne güzel bir tanışma fırsatı…
Tüm bunları biraraya aldığımızda, KKD’nin benim aşığı olduğum ismiyle birleştirdiğimizde, bu bembeyaz ciltli kitap için şunu söyleyebiliriz. KKD, kitaplarımızın okunurluk olarak en hafifi olacak. Hepimiz kitabı, herkesin kitabı olacak. ‘Kitabı verdim ağır geldi bi türlü okutamadım’ dediğiniz tüm dostların rahatlıkla okuyacağı bir kitap olacak KKD. Meselâ, İslam’ın devrim felsefesini ev temizliği üzerinden anlattığı için. Cıvıl cıvıl bir beyaz.
KKD = Tefsirin Tefsiri.
Bizler, dünyanın dört yanına yayılmış indigolar, biz kimiz, ne yapmaktayız, ne yapmamaktayız, herşey tefsirin tefsirinde yanıt bulmuş olacak. KKD ile birlikte Levh-i Mahfuz, hakkında yazılanlardan bir başucu kitabı çıkarabilen bir başucu kitabı olarak hayatına devam edecek.
İhtiyacımız olan yüksek tempoyu, 10 bin okuyucu mektubunu yayınlayarak elde edemeyeceğimiz hepimizin malumu. Zaten böyle bir rakam 4-5 kitap cildine ancak sığacaktır. Mektuplar, benim o anda, ortak kesimlerin, ortak duygularının tercümesi olarak kabul ettiğim seçmelerden oluşmakta ve bu konuda dostlarıma benim mektubum çıktı sevindim, çıkmadı üzüldüm konulu sohbetler başlatmadıkları için şimdiden teşekkür etmekteyim. Bizim mektuparımızın isimsiz yayınlanmasındaki anlamı asla kaybetmemeliyiz. Benim mektuplarım değil bizim mektuplarımız onlar.
Aradan geçen bunca sene sonrasında tekrar baktığımda şunu gördüm burada yazılıp çizilenlere. Özden geldikleri için, ilk günkü gibi büyüleyiciler. Eskimemişler bilakis şarap gibi gerçek tadlarını daha yeni bulmuşlar ve daha önemlisi bir site için değil bir kitap için yaratılmışlar.
2.3 güncellemesinin içinde Tasavvuf-Tarikat yazısı da olacak. Yeni astroloji bilgisi de. Ve daha nice parça parça pasajlardan oluşan aktarımlar.
Bir de okuma deneyimi ile yazma deneyimini birleştiren bir şey olarak yeni bir uygulamamız. Yazarken bazı notlar düşeceğim siteye. Gönlümden geçenler. Meselâ bunların ilki.
xxx12 olarak işaretlediğim söz: ‘Benim içimi o kadar çok ısıttı ki anlatamam.’
Kitabı gezerken xxx12 diye bir dipnot gördüğünüzde, siteyi takip ediyorsanız hatırlarsınız. Daha etkileşimli bir okuma-yazma serüveni. Birlikte okuyabileceğiz böylelikle.
Kitapta bir hayli yol alındı ve sanıyorum 1 ay içinde tamamlanmış olacak.
Evlât kokusunun üzerine bir de Köyevi, ruhumda gerçek bir doping etkisi yaptı. Kedigiller de ilk defa bizimle gezmeye gelmiş oldular. Geri dönmek istemediler. Gerçi bunları oksijen çarptığı için evde, canlı hayvandan ziyade yere serilmiş üç adet dekoratif kedi postu kıvamındaydılar. Hey gidi oksijen sen nelere kadirsin. Sokak hastası Tosun, camdan kafasını uzatıp dışarı bile bakamadı 3 gün boyunca.
Baba olmak konusu ilginç. Hayatım boyunca hayalci biri olduğum için gerçekçi amcalar tarafından hep geleceğe ertelenme girişimleriyle karşılandım. Çocuktum sünnet olmadın daha, bir sünnet ol ondan sonra görürsün dediler. Oldum, hiçbirşey olmadı. Delikanlı oldum, ooo sen hele bi askere git o zaman görürsün hayat ne demek dediler. Asker de oldum. Hayallerim, ideallerimde, kişiliğimde birşey değişmedi. Birilerin yanında çalışıyorsun kendi işini kur da o zaman görürsün dediler. Stopajlarla bilmemnelerle uğraştım kaç senedir kendi işlerimin başındayım halâ. Gene tık yok. Çocukluğumu bırakmadım elden. Hele bi evlen ondan sonra görüşürüz dediler. Evlendim 4 sene doldu. 24 saat birarada bi de. Sanıyorum saat hesabı yaparsak, 16 yıllık bir izdivaca denk düşer şimdiden. Aşkım, sevgim, hayat sevincim hiç eksilmedi. En son dedikleri, hele bir çocuk sahibi ol vardı. İşte şimdi o da oldu. Geçen yazmıştım. Çocuk geldi hoşgeldi. Evde artık 3 çocuk olduk. Bu kadar. Hayat repertuarımın, bir insan hayatına sığmayacak şeyleri sığdırabildiğim hayat repertuarımın son eksik parçası da geldi. Hoş geldi sefa geldi. Artık bizi erteleyecekleri ne kaldı bilmiyorum.
- Hele sen bir öl de ondan sonra görürsün hayatın nasıl birşey olduğunu…
Bi bu kaldı :)
Gece uyumamak benim için no problem. Fakat uyumak için yatıp da uykunun zırt pırt kesilmesi yes problem. Bilmem anlatabiliyor muyum? Fakat bu kerata için uyanmalarımda ne yorgunluk ne bıkkınlık hiçbirini hissetmiyorum. Geçen gün annesi veledi emziriyor. Sabaha karşı. Arada azıcık bir ağlar, mızırdanır gibi olmuş. Benden, yorgunluktan bayılıp, yatağa gömüldüğüm yerden bi ses gelmeye başlamış:
Pişşş Pişşş Pişşş Pişşş
:)
Otomatiğe bağlanmış çocuk pişpişleme makinası. Çocuğunuzun bilimum gazları çıkartılır. İtinayla sallanır, ağlayan çocuk susturulur.
Şimdi benim uykumda çocuk pişpişlememi gören bu Bahar halime çok gülmüş ya? Ben o Bahar’ı gece sabah karşı nasıl yakaladığımı anlatayım mı?
Yatakta yarı dikelmiş bir vaziyette, uyuyor vaziyette çocuk emziriyor. Fakat küçük bir detaya dikkat. Kucağında çocuk yok :) Çocuk yatağında mışıl mışıl uyumakta. Gören fotoşopla kucağından çocuk silinmiş sanır. O kadar havasına girmiş.
Durum 1-1 oldu resmen.
Fakat dün gece durumu 2-1 yapmayı başardı. Uykusunda işletti beni. Aslında buna 2-2 olduk demek lazım, o da farkında değil. buRAK buRAK kalk sesiyle uyandım. Noldu dedim? Çocuğu al hemen dedi. Neden? dedim. Bi izahatler yaptı. Aklıma yatmadı, ya ama çocuk uyuyor, ağladığı falan yok ki diyorum, gene mantıklı bişeyler söylüyor. Bu annelerle tartışmak da zor iş ciltler dolusu kitap okuyolar. Sen cahilsin sen anlamazsına getiriyolar işi. ‘Cehalet’ işte kalktım çocuğu aldım kucağıma. Yatağın ucunda oturuyorum. Kucağımda çocuk. Uyuyor. Ben de uyukluyorum. Arada bana tuhaf tuhaf bakıyor. Manyak mıdır nedir bu, niye aldı beni durduk yere kucağına diyor muhtemelen. 5 dakka 10 dakka 15 dakka bekliyoruz. Bir bakarsın ki üçüncü tekil kişi, mışıl mışıl uyuyanımız annemizin ta kendisi. Bi daha uykumda kimseye itaat etmiycem. Resmen işletildim. 2-2 olduk değil, ufaklık da işletildi bence 3-3 oldu bu. Sabahın 4ünde çocuğu al, bırak şimdi. Hani anten esprisi vardır. Ya hah güzel çekiyo böyle, e sen kal öyle. Aynı hesap.
Altı bezlenirken öyle bir işiyor ki, fıskiye bize isabet etmesin diye kendimizi oraya buraya atıyoruz. Bugün kontrolcü doktorun muayenehanesinde bir çeşit süs havuzu oluşturduk. Kendinden fıskiyeli. Bişey örtmek iyi oluyor o yüzden. Sünnet olurken hiçbirşey hissetmedi, ruhu duymadı, merak eden ablaları olmuş. İlk birkaç gün his olmuyor orada. Yenidoğan sünnetinin faidesi. Hele bi sünnet ol da o zaman görürsün diyemeyecekler ona, büyük kayıp.
Zeytinyağıyla yağlıyoruz her akşam mis gibi oluyor. Kayınvaldem yemeğe çağırdı, şu anda burada çok güzel bir zeytinyağlı yiyoruz dedim şaşırdı, anlamadı. Ki kendisi bugün Sevgililer Günümüzü kutladı. Ben de Sevgililer Günü’nde bizim evde kalarak Sevgililer Günü olgusuna ayrı bir boyut! kattığı için kendisine müteşekkir olduğumu ifade ettim. Aşkolsun dedi. Gitsen de olsa demedim tabi. Çok seviyo beni. Hatta şöyle. Sen benim oğlumsun bu kız! da gelinim diyo. Sağolsun. Film mevzusu ilk ortaya çıktığında yavruum bana da bir rol verirsin artık esprisini yaptı. Anne dedim. Yazarın kaynanası rolü senindir… Aşkolsun dedi gene. Bu kaynana maceralarımdan ayrı bir kitap çıkarmayı düşünüyorum. Çocuğun doğmasına yakın, aşağıdayım çalışıyorum. Yukarı ‘bizim’ odaya bir çıktım. Bahara bakmaya. Eeee. O odada alışık olmadığım bir çift ayak uzantısı gördüm. kapı aralığından. Bir baktım. Kıvrılmış bir kayın valide. Bizim odada serili. Eeee… Bahar’a sordum. Eeee Bahar annen eee bizim yatağımızda eeee ne arıyor eeee dedim. Kâbus görmüş gece. Çok korkmuş. Küçük bir çocuk olaraktan gelip kıvrılmış. O günden beri, her gece yattığında ‘anne herhangi bir kâbus falan görürsen ortamıza kıvrıl hiç çekinme!’ diyorum. ‘Biz ninni söyler seni uyuturuz’. Dilime düştü. Bu espriyi yapıyorum hep. Allahtan her espride bir gerçeklik payı var. Mesaj alındı sanıyorum. Bu arada, torunum doğsun sigarayı bırakacağım diyen babamın bu sözünden yan çizdiğini söylemiş miydim? Canı sağolsun.
Geçen gün bir ‘çapkınlık’ maceram oldu, Bahar’a anlattım gülmekten öldü. Yolda yürürken uzaktaan bir hanım gördüm, tarzıyla, görüntüsüyle ne hoş diyecektim kendi kendime, uzaktaan görüyorum. Görüş alanıma girdiğinde bakacaktım, bakmayı unuttum. Bu kadar işte. Macera bitti. Kafam, düşünceler, çalışmalar itibariyle nasıl kazan gibi’yi anlatmak bakımından aktardım. Torunum doğsun sigarayı bırakacağım diyen babamın bu sözünden yan çizdiğini söylemiş miydim? Canı sağolsun. Şu an da, uzaktan ne gördüğümü de hiç hatırlamıyorum. Çinli miydi Kızılderili miydi hiçbir fikrim yok.
Hani bu evlenince aşk ölür diyolar ya. Üstüne çocuk yapınca kompile gidiyo falan. Bu, çocuklara atılmış koca bir iftira. Genç kardeşlerime bir ‘yaşlı’ tecrübesi. Ne aşk, ne sevgi hiçbirşey azalmıyor. Bilakis daha bi coşuyo duygular sanki. Ağaç meyve verince neden devrilsin? Asıl o zaman daha bi arz-ı endam eylemesi lazım. Aşkı öldüren birşeyler olabilir. Böyle birşey varsa, o şey asla çocuk değil. Başka bişey ama çocuk değil. Çocuk kara duyguların bir çeşit aklanış biçimi.
Hani hep deriz ya. Ya da bize dedirtirler ya. Annenin babanın hakkı ödenmez. Çocuk sahibi olduktan sonra bu mit de yıkıldı. Hamilelik sürecinde, Bahar’a 24 saat doktor-hemşire olmuş bir olarak söylüyorum. Senin hakkın asla ödenmez der bana hep sağolsun. Sürecin içine bu kadar katılmış biri olarak söylediğimi ifade ediyorum ki, dediğimin öneminin altı çizilmiş olsun.
Ey çocuk,
Ey kandiller konusu veled,
Anneni sev.
Babanı da.
Ver onlara.
Karşılıksız ver.
Hisler duy onlara karşı.
Bağlı da kal,
seni bağımlı kılmayacakları noktaya kadar.
Hepsine tamamım.
Vermek istiyorsan verebileceklerinin hepsini ver onlara.
İstiyorsan da canını ver.
Herşeyi ver, herşeyi yap ama sakın BORÇ ödeme onlara.
Herkes için evlat sahibi olmak bir çiledir.
Benim durumumda bu çile, belki de 8′e 10′a katlıdır.
Bu durumdan seslenerek diyorum ki evlat olan veled hiçkimseye  borcu olmayan bir candır.
Canlar, doğuştan borçlandırılarak yaşlandırılmamalı. Asla.
Veriyorsan gönülden ver.
Yaşıyorsan gönülden yaşa.
Asla mecburiyetten değil.
Borcundan dolayı asla.
Parmak Çocuk Parmak Çocuk.
Annenle ayrı konuş ben kendi adıma konuşuyorum.
Konumuz ‘babalık hakkı’
Bu günler çileli günler gibi görünebilir baban tarafından.
Sen sakın öyle görme.
Hiçbir borcun falan yok.
Verdiklerin, aldıklarını fazlasıyla karşıladı
Senin hesap çoktan ödendi
Öyle bir mutluluk yaşattın ki sen bana
Üç kuruşluk fedakârlıklar az bile sana…
Veledler Kandilin kutlu olsun.
Baban
************************************************
11 Şubat 2011, 18:52:15
Mısır’da Tanrı’nın doğum günü… Kutlu olsun…
Mısır’lı İndigolar,
kibirli oryantallerin
tüm küçümsemelerine
‘göreceksiniz yapamayacaklar’ ına rağmen
YAPTILAR
Son Firavun yıkıldı
11022011 tarihinde
Hüsnü-bey-amca gitti
darısı ve sırası
diğer Hüsnü-bey-amca’ların başına
İslam tarihinin en mutlu 5 gününden biridir bugün
Yeryüzünün en pasif topluluğu
Ayağa kalktı
Söz aldı
El koydu
El koymak ne kelime
Masaya yumruğunu vurdu
Bilimkurgu filmlerinin hayalgücünün yetmeyeceği günlerden birindeyiz
Hanlar, hamamlar, krallar ve tüm Hüsnü-Bey-Amcalar,
Gidecekler
Değil
Gidiyorlar
İsrail’in barışçı olmayan kesimi;
Kibirli İsrailoğlu geçmiş olsun
Müslümanlardan koyun sürüsü olarak bahseden dünya görüşü sana da geçmiş olsun
Devrim alev aldı,
İslam’ın gerçek ateşi bu
Gözün gerçekten aydın İnsanoğlu
Müslüman Başkaldırısı
Bu yolunda sonunda
Hacıların tüm hocalarını,
Hocaların tüm efendilerini de yakacak
Tanrı’nın DOĞUM gününe
Başkaldırı = İSLAM günlerine hepimiz hoşgeldik
‘Radyolarını’ yeni açanlar için söyleyelim:
EĞLENCE DAHA YENİ BAŞLIYOR
*******************************************************
29 Ocak 2011, 04:00:34
Parmak Çocuk Güncesi…
Parmak çocukla ilgili yazmak, paylaşmak istediklerim oluyor. Fakat bu konuda sürekli başlık açarak da, günlüğü kişiselleştirmek istemiyorum. O nedennen, günlüğe girdiğinizde bu başlığı bulabilirsiniz. Parmak Çocuk Güncesini bu başlık altında güncellenecek, yeni başlık açılmadan.
sevgiynen
* * * * * * * P A R M A K Ç O C U K G Ü N C E S İ * * * * * * *
- 9 ve 19 rakamlarının hayatımdaki tezahürlerini takip etmeyi bırakalı çok oldu. Bıraktım çünkü her yerde karşımdaydılar. Bu kutlu rakamlar geri döndü. Doğum saati 11.19′muş. Oda numarası ise 09.
- Parmak Çocuğa ikinci bir isim taktım. Onun adı Vantuz Adam. Vantuz bu. Bunu cama yapıştırsan kaymaz kalır orda. Bilmem anlatabiliyo muyum :)
- Bütün çocuklar ne kadar özelse, parmak çocuk da o kadar özel. Barnak çocuun şöyle bir farkı olabilir. Öz-hala ve öz-amcaları bu kadar fazla bir çocuk daha yoktur :) Malum, okuyucu sülalemiz azıcık kalabalık :)
- İnsanlar mı çok sakiiiiin, biz mi fazla taşkınız. Burada bissürü çocuk doğdu. 1-2 kişi geliyor camın önüne. Ah canım ne tatlı diyip gidiyolar. Bir tanesinde bir hanımın gözünden hafif yaşlar süzüldü. Gelelim bize. Bizim familya, hem ana tarafı hem baba tarafı çocuk konusunda manyak piskopat ölçeğinde bir sevgiyle dolu. Doğumhanenin önü diğer doğumlarda son derece medeniyken, bizde bir Afrika Kabilesi pozisyonu vardı. Bağrış, çağrış, ağlayanlar, hıçkıranlar, bol ş’li Maşşşşşallah’lar uçuşuyordu. Doğum anında duygulandım çok. Fakat ağlamadım. Oradan çıktım doğumhanenin önüne geldim ağlattılar beni. O kadar dayandım dayandım… Töbee…
- ‘İsyan ateşi’ yazısından sonra hemşire geldi, sizin bu oğlan amma da isyankâr dedi. Hoşuna gitmeyen şeylerde elinin tersiyle git başımdan dercesine bi hareket çekiyomuş :)
- Pehlivan, az önce yağlanmış pehlivan oldu. Bebeyağıyla yağlanıp masajlandı. Ohhh… O ne koku öyle. Teyzesine, uzattım boynuşunu sen de çek bi fırt dedim.
- Tosun hafif moralsiz. Yaşasın saf, Sıpa sokulgan. Bugün ilk defa bu kata geldi baby bURAK, Yaşasın merakla başına toplandı seyretti. Sıpa ise dayanamadı sürtündü. Tosun yattığı yerden doğrulmadı. Çocuk dünyanın en güzel şeyi evet ama benim kedilerim de benim dünyanın en tüylü güzellikleri olmaya devam edecekler. Yakında hakikat ortaya çıkar.
- Çocuğa durup dururken hayvan diyorum. Yıllardır ağzım alışmış. Durup dururken ‘Ne zaman karnını doyuracak bu hayvan! diyorum herkes bana bakıyor. ‘Çocuk yani’ diye düzeltiyorum. Bu kadar hayvanlarınla yaşarsan olacağı budur. Aman üşümesin bu hayvan?
- Ağzım gene alışmış. Büyümeyi kabul etmemek ve hep başkasının çocuklarını sevmek kaynaklı, ‘Abisinin canııı’ diyorum. Töbe. Zaman içinde ‘babasının’ bir tanesine dönmeyi umud etmekteyim.
- İşte bu da Sanal Sünnet Töreni. Nasısa yabancı yok burda. Belgesel niyetine sünnet ânı.
- parmak çocuk: Nam-ı diğer Uyku Tulumu
- kendi kendini kundağa sarmış bir kedi: Tosun
****************************************************
29 Ocak 2011, 00:56:48
Tunus, Mısır… Ve diğerleri… Neler oluyor… Daha önemlisi: NELER OLACAK…
‘İslam alemi, binyıldır gerilen bir ok. Çok yakında İslam yayının içinde biriken o enerji serbest kalacak, ülkede ve BÖLGEDE çok ama çok büyük değişimler yaşanıyor olacak. Hiçkimseye sürpriz olmasın. İnsanlık tarihindeki hiçbir ok bu kadar gerilmemişti…’
Sayfa: 841, Levh-i Mahfuz (2009)
******************************************************
28 Ocak 2011, 01:54:09
Geçen kısmın özeti…
Doğum haberi gecikince, doğumun çoktaan gerçekleştiğini, ama kendi hayatımın telaşına düşerek, haklı bir gerekçeyle siteyi ihmal ettiğimi düşünen ve bu nedenle bana anlayış gösteren dostlarıma teşekkür değil teessüf ederim. Hiç kambersiz düğün olur mu? İnsanın ailesiyle paylaşmadığı şeye mutluluk denir mi? Aşkolsun derim bu işe.
Diğer dostlarımın tahmin ettiği üzere sükut orucundaydım. Sükut orucu diyince akla romantik-meditatif bir ortam gelmemeli. Çok çileli bir hamilelik oldu bizimkisi. Annenin sinüziti nüksetti çok ağır bir şekilde, hamileliğin son günlerinde. Son hafta, sabah akşam iğneye gittik geldik. Daha bir sürü şey. Çocuklanmak bir projeyse, bu proje sessizliğimden arta kalan tüm önceliklerimi benden talep etti. Ben de arada fırsat buldukça ‘yeni kitap’ diyebilme iznini kopararak kabul ettim. Siteye bıraktığım 2.3 versiyon ipucuyla ilgili birimizin yaptığı çıkarım, vaziyetimi harika özetledi:
’2.3… 3 üzeri 2 dokuzdur. Tamam buldum! Dokuz doğuran bir baba!’
Tam tevekküllü 99a hamile bir haldi benimkisi. Şükür ki, meyvelerin en güzeliyle neticelendi. İnsanlığa mesajım şu ki, annelerin hakkı gerçekten ödenmez. Ama lütfen şu babalara da biraz ehemmiyet atfedilsin :)
Doğum anında oradaydım… Anlatması zor bir ortam. Hiç de öyle romantik falan değil. Sevdiğiniz müzikle gelin dediklerine falan bakmayın. Hani doğumu izlemeye giren baba nasıl da bayıldı hikayelerinde anlatıldığı kadar var. Kendi soğukkanlılığımdan ben rahatsız oldum. Ben ameliyathaneye girdiğimde kameramla, ortam biraz sıkıntılıydı. Epudral sezaryen. İmparatar Sezar gibi, annenin karnından alındı benim yavrum. Tabi biz Sezar’ın annesine yapılanların tam aksine başımızın her zamankinden daha tacı ettik annemizi.
Anne, normal ve bilindik doğum yapmayı çok istiyordu. Hatta buna şartlanmıştı bile diyebiliriz. Fakat ufaklık doğumun startını vermedi ısrarla. Anne çok üzüldü. Anne çok teselli edildi. Tevekkül etmeye davet edildi. Anne tevekkül davetini kabul etti. Boynuna dolanmış bir kordon varmış meğer… Parmak çocuk DÖRT KİLOluk bir pehlivan olarak çıkıverdi annesinin karnından.
Normal doğum startının verilmemesinin tıbben 3 nedeni var. Kendisinin ağzından aktarıyorum:
1- Kilo olarak maşallahım var.
2- Boynumda bir kordon var. Adam asmaca oynamaya hiç niyetim yok.
3- Söylemiş miydim? KAFAM ORADAN ÇIKAMAYACAK KADAR BÜYÜK.
Kime çekti bu çocuk bilmiyorum ki :)
***
Dünden itibaren günlüğümüzde oluşan ve bundan sonra da çeşitli şekillerle devam edecek olan bebek gündemini, bir devrimcinin çoluk çocuğa karıştığı, ideallerin, gençlik hayalleri halini aldığı bir kişiselleşme süreci zannedenlerimiz öyle zannetmesin. Bu bebeğin boynundan aldığım o koku, yeni kitabın sayfalarından hepimizin gönül direklerine değecek. Bir Rahimin doğuşu ve benim buna tanıklığım, yeni bir versiyonun labaratuvar aşamasını oluşturmakta.
Hamilelik sürecinde çok kadim bilgilere kavuştum bu peygamber çocuk sayesinde. Çok merak ettiğim konulardan biri çözümlendi. Pek yakında…
Şimdi düşünüyorum da, okuyucu ailemiz ifadesindeki aileyi bir ‘gibi’, bir benzetme zannetmek ne şaşkınlık. Anne bir sürü hazırlık yaptı evladı için. Ben, bu konularda bir kütük olduğum için, böyle incelikli, dantelli, süslemeli çocuk hazırlıklarından pek fazla çakmam. Ama çakabilenlere selam çakmayı da ihmal etmem. İçine şeker doldurulmuş minik patikler gördüm evde. Bu ne dedim. Çocuğun şekerleriymiş. Eşe, dosta ve ‘aileye’ verilirmiş. Buradaki aile kavramı rahatsız etti içimi. Bendeki çıkarım şu oldu.
Bütün aileye şeker mi dağıtacağız?
Bütün dünyaya bu şekerleri nasıl ulaştıracağız ki?
O patiklerden birkaç yüz tane daha yaptırıldı. Doğumgünü kitapçısından giden kitaplara minik ve tatlı bir kitap ayracı yerleştirilecek diyelim… Bak bu ayraç lafı da rahatsız etti beni. Mavili beyazlı bi kitap birleştiricisi diyelim.
***
Parmak çocuk bugün sünnet oldu bu arada. Tıp dilinde buna gitti pipinin yarısı diyoruz.
***
Bugün Emir geldi bURAK’ı ziyarete. Emirin kaydeşi geymiiiiş diyorken onu görmediğiniz iyi oldu, kesin yerdiniz biricik yeğenimi.
Emirle bayramda uzun yol gittik. O yolculuk boyunca, başka bir felsefenin mensubu olan babasının dikiz aynasından çaktırılmamış kızgınlıkla dolu bakışlarının arasında Emirciğe futbol felsemi nakşettim. Bilge bir çocuk. Delikanlı adam renkli takım tutmaz felsefisini hemen içselleştirdi :) Emiri önce üçlü çekip sonra şeşiktaşş diye bağırırken iyi ki görmüyosunuz, kesin tuttuğunuz takımı değiştirirsiniz.
Emir dedesine ve dayısına çok düşkün. Bana geliyo. Diyo diyo. Dayı yani.
- Diyo?
- Efendim Emir?
- Kalk!
- Emrin olur Hünkârım.
Kalkıyoruz top oynuyoruz. Ya da birbirimizi emekleyerek kovalıyoruz ki, emekleme konusunda hiç de fena olmadığımı belirtmeliyim, bu konuda mütevazi olamayacağım. Yakalıyorum onu. Sonra kavrayıp, sıkıştırıp, kulağına çok bağırmadan tabi vov vov vovvv diye köpek havlaması yapıyorum. Huylanıp, gıdıklanıp, kikirdiyo. Katılıyo gülmekten. Bunu görünce bir köpek olarak daha bi vovlayasım geliyo. Kalk! diyo bana bize geldiğinde. Yukarı çıkıyoruz birlikte. Annemizin hazırladığı bURAK’ın odasına götürüyo beni elimden tutup. Odanın kapısını gösteriyo Emir bana: Kaydeşş diyo. Evet kaydeş Emir.
Emirin kaydeşi geymiiişin altında da bu bilinç var. Melek bakışlı Emirim.
***
Yeni kitap için ve özellikle sinema filmi için müthiş bir açık hava isteği var içimde. Öyle ki açıkhavaya çıktığım anda titreşimler yağmaya başlıyor üstüme. Yeni kitap ve sinema filmi için istanbula yakın bir orman evi tuttuk bu istekten hareketle. Temiz hava fışkıran bu yemyeşil diyara fırsatını buldukça gideceğiz. Kedigilleri de alarak. Gönlümüzce bu evi, oturduğumuz evin aidatı kadar bir kirayla tuttuk.
Eşya işi de şöyle çözümlendi. Bence tanrısal bir çözümdü. Doğumdan 2 gün önce doktordan döndüğümüzde akşam olmuştu. Anne uyuyordu. Ben de internetten ucuz ikinci el eşya ilanları tarıyordum. Bir öğrenci ilanı gördüm. Evini kapayan mezun bir öğrenci, bütün eşyalarını uygun bir rakama bu akşama kadar satmak istiyordu. Akşam saat 8di aradığımda. Umudunu kesmiş bir vaziyette belediyedeydi ben aradığımda. Satamadığı eşyalarını belediyeye bağışlamaya çalışmış, zorluk çıkarmışlar buna orada :) Bugün git haftaya gel falan demişler.
Karnı burnunda Baharı da alıp gittim. Cici bir insandı. Buzdolabı, çamaşır m., çekyat, yatak ve burada daha sayamayacağım bi sürü eşyayı 300 liraya sattı bize. Mütevazi, öğrenci eşyalarıydı. Biz de bir bakıma ‘öğrenci’ olduğumuz için konsept uydu bize. Gece bu eşyaları nasıl taşıyacağız sorunsalı vardı kapıda. Bir kamyonetçi buldum, 2 adamını alıp geldi. 200 liraya da onla anlaştık. Sabah cüzdanıma meğer doğum için saklamış olduğum ve bulunca çok sevindiğim 500 lira bunun için hediye edilmişti sanki. Gece 1de orman evine taşıttık eşyalarımızı yağmur içinde. Kamyoncular muhtemelen hatırlamıyordur. Sorsanız, ‘Rüyamızda bir ormandaydık’ diyebilirler. Şöför içki masasındaymış ben aradığımda meğer. Arkadaşına kullandırarak geldiğinde yanımıza adam halen kafaca içki masasındaydı. Abi sana da veriyim mi viski içer misin dedi. Adama baktım, ne önünde ne arkasında viski miski yoktu :) Adam imajinal olarak halen içki sofrasındaydı. Sen iç afiyet olsun dedim. Eyvallah dedi ve devam etti ‘içkisine’. Bunları vericeksin başbakana. Bak bakalım içiyor mu bi daha :) Önümüzdeki onyılın alkol sofralarının en coşkulu, en muhteşem sloganı hadiin arkadaşlar, tıksırıncaya kadar içelim’dir. Başbakan içki kültürümüze Hayyam tadında bi derinlik kattı. Zaten ben de yarın tıksıracağım. Şu velet bi doğsun hastanede bir duble Jack Daniels koyacağım kendime diye sözüm vardı. Sözüm otoparkta arabanın garajında bekliyor beni.
Kalkıp eğilmemi bekleyen birşey daha var.
Mis gibi bir evlat kokusu…
**************************************************
26 Ocak 2011, 12:21:37
Parmak çocuk DÜNYAYA HOŞGELDİN…
baba-ogul…

BABA buRAK - BEBE buRAK

************************************************
31 Aralık 2010, 15:37:55
Yeni bir yeni yıl dileği…
Mutlu yıllar herkese.
Sümsüper bir yıl olsun diyerek dileklerimi sıralayacağım ben de…
Ama tutmuyor malum.
Bir şeyi çok söylersen olur itikadının çürüdüğü nokta burası.
Olağanüstü zenginliklerin, aşkların, mutlulukların
hepsi sizin, bizim olsun dilekleriyle doldurduğun,
havai fişeklerle karşıladığın bir yılı, çok değil,
daha üzerinden 1 sene geçmeden
bitse de gitsek noktasına getiriyosun…
Ama olsun.
Bizler insanız ve herşeyimiz mantıklı olmak zorunda değil.
Kâinatın varolması bile çok ‘mantıksız’ ona bakarsan.
Biz çelişik olmuşuz çok mu?
Bizim ‘mantık’ adını verdiğimiz şeyin cetveliyle ölçtüğümde
Tanrı adını verdiğimiz varlığın hiç de öyle ‘mantıklı’ biri olmadığına dair ciddi bulgularım mevcut.
Mantık, bütün kutuların iplikle dizilmiş gibi raflara düpdüzgün yerleştirildiği yerse, eksik olsun.
Varsın benim odam hep dağınık kalsın…
Herşeyin rutine boğulduğu bir yılın,
en azından tek bir gününün sıradışı olması belki de olumlu bir gelişme.
İyi bir ‘başlangıç’.
Sonunu getiremesen de.
Ama gene de,
Ooon,
dokuuz,
sekiiiz,
yedii,
altııı,
beeeş,
dööört,
üüüç,
ikiiii,
biiiir,
sıfıııır
UUUUUUU!!
diye bağrışarak,
kafanda garip şapkalarla havalarda sıçrayarak başlayacağın bu seneyi,
masabaşında uyuklayarak sürdürdüğünü farkedersen bu yazıyı hatırlarsın :)
Yılbaşı hallerimiz gerçekten de matraktır bizim.
Olsun.İnsan olmak zaten yeterince matrak bir hal değil mi?
Sanıyorum bize bu yüzden, Einstein-oğlu değil Adem-oğlu diyolar.
- Bu elmayı yasaklamışlar sana ama gene de almaz mısın bi tane?
- Hmmm. Peki olur …
İşte bu kadar :) Sonrasını biliyosunuz zaten… Buradayız. Hep beraber…
Adem ile Havva’nın mantık evliliğinden doğma,
Süpersonik derecede ‘mantıklı’, yılbaşı kukuletalı 7 milyar harika evlat.
Fazla yukarıdan bakmayacaksın insana.
Resmin bütününe fazla kaptırmayacaksın kendini.
Yaşama dönük eleştirelliğin de bir haddi bir hududu olacak.
Yaşama devam ettiğin müddetçe.
İnsan olmak, kendinden karikatürlü bir haldir zaten.
Fazla kurcalamayacaksın.
Karikatürcü olmak bile başlı başına bir karikatürdür.
Bir erkek insanın, bir kadın insana süründüğünde haz aldığı,
Adı Usain Bolt bile olsa, günün belli saatlerinde fayanslarla döşeli bir küçük odamsıda,
Garip ve parlak taş şekillerinin üstüne oturup orada öylece durmak durumunda olan bir varlıktır insanoğlu.
Fazladan karikatürize edilmeye de ihtiyacı yoktur. Kendinden komiktir zaten.
Yahu bir insanın karnı günde 5 kere acıkır mı be kardeşim?
Timsahlar ne güzel.
Zebra’yı atıyor ağzına, ondan sonra kaç ay rahat.
Sonuçta, bu insan dediğin nesne,
Herkesin nezihlikten kırım kırım kırıldığı, ‘seviyeli’ ortamların yüksek kalibreli bir restoranında,
Tuvalete bir gidecek olduğunda,
o prenslerin ve prenseslerin sifonu çekmeyen prens ve prensesler olduğunu sana gösteren bir nesnedir.
Kepaze sahnelerle karşılaştığında, o kepazeliğin felsefik altyapısını araştırmaya başlayıp, o psikolojinin içinde kaybolup gideceğine,
Sifonu çekip çıkacaksın. Artık o sahnenin sifonu neyse…
Fazla filozofu olmayacaksın hayatın.
Araştıracaksın, sorgulayacaksın, doğru mu gidiyorum, yanlış mı gidiyorum bunları yoklayacaksın haliyle.
Ama fazla dışarıdan bakmayacaksın hayata.
Karizmatik isimlerini, soyisimlerini bir kenara ayır:
Bu filozof tipler, hep yamuk yumuk ölmüş tipler.
Mutluluktan ölmüş filozof bilen varsa bana haber versin.
Kara ile deniz arasındaki bu korkunç fark neden?
Bu engin sular, nerelere kadar uzanıyorlar,
Bu koca sudan yatağın toplam ağırlığı nicedir,
Denizde deve güreşi yapan şu insanların ruh hali acaba nedir,
Falan filan diye filozofiden kuruyacağına güneşin altında,
Atlayıvereceksin denize.
Çoffff…
Oh be.
Bi şey düşüneceksen, düşüneceksin.
Ama bir şartla.
Suyun içinde…
Bu kadar saydırdığın, sövdürdüğün
buna karşın
gene de kullanmaktan vazgeçmediğin parfüm markasına
HAYAT deniyor.
Sabah yüzünü buruşturup burnunu tıkadığın,
Üf ne bu dediğin bir kokuyu,
O sabahın akşamında puf puflayarak en güzel kıyafetlerini giymiş halinin üzerine sıktığın bir yer burası.
Buraya hayat, sana da insan deniyor…
Ve o ‘mantıklı’ kafanın içinde özenle sakladığın şeyin adı da ‘psikoloji’…
Ve bütün yılı içeride kapalı geçirmenin verdiği tuhaflıkları olabiliyor.
Bugün böyledir, yarın da böyle değil şöyle olacaktır.
Ne yapalım.
Bırak bu yılbaşında cozutsun çocuklar.
Ölçüsünde tabi.
Sarhoş olsunlar istedikleri buysa.
Sabah ağrısın başları.
Tutulsun her yerleri.
Bir gün de olsa, sıradışı bir gün geçirmenin tadını alsınlar.
Zararı yok pazartesi işbaşı var.
Sabah 9.
Üstelik bu fiyata trafik dahil değil.
Yılbaşı için dileğim,
Kimselerin kendini nöbetçi yılbaşı filozofu haline getirmediği,
Bir şekilde,
Kendi çapında,
Kendi çemberinde,
Kendi ölçülerinde eğlenmeyi başarabildiği,
Bir gün de olsa, içinde olduğu anın tadını çıkardığı bir gece geçirmesidir.
Ailesiyle ya da aile dedikleriyle.
Ya da belki kendi kabuğunda hayat süren, içindeki, özündeki ailesiyle,
Mutlu bir yıl başlangıcı dilerim.
Yeni yıla gelince.
Bu 2011 dedikleri, ileride ‘yahu ben o yılda ne yapmıştım?’ demeyeceğin bir yıl olsun.
Ne halt ettiğimi zerre kadar hatırlamadığım yıllarım vardır benim.
Ama gel de 2006′yı sil benden.
Ne mümkün.
Tanrı’nın doğum günü’nün hayatıma doğduğu yıl o.
Sonsuza kadar da öyle kalacak.
2011 de unutulmamaya aday benim için.
Tanrı nasip ederse bebeğimizin doğumuna 10 gün bişey kaldı.
2011′in evladiyelik bir yıl olmasını diliyorum :)
Yaşa yaşa bitmesin.
Hepimize sağlıklı ve sıhhatli, mesut ve mutlu, yeni bir yıl dileklerimle.
Seneye görüşürüz…
‘Yaratıcı’ nice dileklerde buluşmak üzere iyi yıllar herkese.
buRAK özDEMİR
Emekli bir Yılbaşı Filozofu

****************

Bu ülke çok güzel bir ülke… Bu insanlar çok güzel insanlar…

Bütün dünyadan okuyucularımız var, buradalar, bizimleler. Gören, bilen varsa söylesin. Bu kadar yardımsever bir başka ülke gören var mı? Hem ülkesine hem dünyasına…
Levh-i Mahfuz, müstakbel İstanbul depreminin hiç yaşanmaması için toplumsal BİRLEŞMEYİ şart olarak göstermişti. ONE depremin güzel insanlarımızı nasıl BİRLeştirdiğine bakınca, bu tarihi yardımlaşmanın ve bütünleşmenin İstanbul için de güzel bir haber olduğunu söyleyebiliriz. Van dayanışması için, bu ülkenin tüm güzel insanlarına teşekkürler

1 comment

  1. Generic Viagra diyor ki:

    Hi, really started to be tuned in to your blog site because of Bing, and found that must be quite helpful. My business is gonna be aware of belgium’s capital. I’ll appreciate should you go on this from now on. Many people should be taken advantage of your current penning. Cheers!

Bir Cevap Yazın