ATATÜRK , LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ

ATATÜRK , LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ…

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olmayacak demiş Mustafa Kemal.
Hem gerici enerjiyle, hem de dünyanın karanlık yüzüyle aynı anda savaşmış biri o. Her ikisini birden alt etmenin nasip olduğu nadir bir insan. Ve ne yazık ki bi türlü doğru anlayamıyoruz onu.
Mustafa Kemal kahin değil, bu nedenle onun -ecek, -acak, -meyecek, -mayacak’lı sözleri gelecekten haberler bülteni değildir.
Ecek’ler acak’ lar basbayağı bir hedef göstermedir. Yoluna ışık tutmadır. Sana dikkat et, gayret et şeyhlerin ülkesi olmasın diyor. Sense, oh be dünya varmış Atatürk söyledi, gericilerin ülkesi olmayacak burası diyorsun. Ayağa kalk diyor sana. Peki diyip oturuyorsun sen.
Anlamıyorsun onu.
Anlamayınca da emanet bu hale geliyor işte; Türkiye, şeyhlerin de, dervişlerin de, müritlerin de ve daha beteri GURULARIN da ülkesi oluveriyor. Uzay çağında…
Aslına bakarsanız M. Kemal’in devlet adamı olması yanıltmış bizi. Onun işaret ettiği hedeflerin yerine getirilmesini devletten ve onun adamlarından beklemişiz. Sivil bir toplumun, sivil bir ferdi olarak görememişiz onu. Hep üniformalı kalmış. Üniformayı çıkardığında da frak giydirmişiz. Fotoğraflarının belki de yüzde doksanı, sokakta sıradan insanlarla çekilmişken, biz sırça köşklere kilitlemişiz onu. İkinci bir Mustafa Kemal olabilmeyi, devletin üst-makamlarına gelmeye koşullandırmışız. Oturduğun yerde olabileceğin biri olamamış hiçbir zaman o. Uzak hedef olmuş sana. O makamlara gelenleri de beğenmemişiz zaten. Atatürk bir çıta olmuş ve o çıtayı siyasetçilerin, devlet adamlarının aşması beklenmiş. Nedense sen onların akıllarına hiç gelmemişsin. Herşeyi devletten bekleme!, lafı oturmuş da herşeyi devlet adamından bekleme! lafı bi türlü oturmamış.
Gerçekte Mustafa Kemal, ne bir makamdır ne de bir mevki…
O bir bakış açısıdır.
O bir gözlüktür.
Gözü olan, bir yere bakabilen herkes onu takabilir.
Onu devam ettirebilir.
Taktım dediğin anda bitmiştir.
Din ve felsefe maskeli gericiliğin, o “olmayacak” dediği halde olmasının nedeni şu ana dek onu tam olarak anlayamayışımızdır.
Bakın çok basit bir örnek.
“Ne mutlu Türküm diyene”nin gerçekte ne demek olduğunu idrak edersen, her yanı Atatürk sembolleriyle dolu Türk Dil Kurumu’nu yerlebir etmen, yeniden inşa etmen gerekir.
“Ne mutlu Türk olana” ile “Ne mutlu Türküm DİYENE” arasındaki tek fark, ikinci lafın soyculuk yapmaması, kökenle ilgilenmemesi, “önemli olan bugün, burada, bizimle olman” demesidir.
Bu anlayışı dil alanına uygularsan;
Kökeni Türkçe olmasa da, dilimize girmiş, “bugün, burada, bizimle olan”, ben Türkçeyim diyen her kelimeyi Türkçe olarak kabul edersin. İçe dönük bir dil yaratma çabasını terk eder, dilini dünyaya entegre etmenin yollarını ararsın. Güzel, etkili, dilindeki boşlukları kapatan “yabancı” kelimelere açarsın kapını. Kendi güzel kelimelerini de öne çıkartırsın diğer yandan. Çağdaş bir dil yaratırsın. Kökene dayalı dilcilik yapmazsın. Hele bunun adına Atatürkçülük hiç demezsin.
Mustafa Kemal’i doğru anlarsan tabi.
Devlet işleri frekansı üzerinden değil, felsefe frekansından iz sürersen.
Onu bir makam değil bir bakış açısı olarak görürsen.
Onu Ortadoğu’nun yazgısını değiştiren, doğuyu yeniden doğuran bakış açısı olarak görürsen eğer.
Ne derlerse desinler. Bizler devam edeceğiz onun bıraktığı yerden.
Mustafa Kemal…
O milli alanda başlatmiş devrimi. Biz, manevi alanda devam ettiriyoruz. Böyle olması da gerekiyor. Hele bir insan ruhunu kurtaralım da esaretten. Ondan sonrası kolay iş.Ruh, şeytandan özgürlüğünü alacak kudreti bulsun da önce. Ondan sonrası bir gecelik iş.
Bu “bir gecelik iş” lafı Dona’nın biliyorsunuz. Geçenlerde bi gazete kupürü gördüm.Hükümet takımından biri, kitabı taramış herhalde bizim. Dona’nın Ortadoğu tezini cımbızlayıp, diline dolamış; Bir gecelik iştir falan filan diye demeçler veriyor.
İktidarsın sen. Bi gecelik bi gecelik diyeceğine yapsana. Kaç gecedir iktidarsın sen?
Neyse o taraflara söyleyeceğimiz çifter çifter sözlerimiz olacak. Zamanı gelince tabi.Şimdilik tembihliyiz Dona’dan. Uslu çocuk olalım. İşimize bakalım. Planlarımızı doğru yapalım. Cumhuriyet devriminin havada kalmış yanlarından, dersler çıkararak yapalım planımızı programımızı.
Kendi davamız, kendi idealimiz penceresinden baktığımda, Cumhuriyet Devrimlerinden şahsen aldığım en büyük ders Mustafa Kemal’in yalnız bırakılmasıdır. Tekleştirilmesidir.
Kişiler katına çekilmesidir.
Sevgi adına, liyakat adına yapılmıştır bu.
O “Bu millet, benim gibi daha binlerce Mustafa Kemaller çıkarır. Beni de bir Türk anası doğurmadı mı?” demiştir. O’nun arkasından “Bir Mustafa Kemal daha gelmez” demiştir onlar. Bunu bir serzeniş olarak değil, “müjde” olarak dillendirmişlerdir.Yalnız ve tek bıraktılar, çoğalmasına asla izin vermediler. Mustafa Kemal öncü olmak istedi, ardındakiler onu lider yaptılar.
Oysa ne güzel de öncü bir sıfat seçmişti kendine;
BAŞÖĞRETMEN.
Bu kelimeyi, kendisinden bahseden mütevazi sözleriyle birleştirince, buram buram çoğalmak isteyen, tek olmamak için bir tek yalvarmadığı kalan bir portre çıkıyor ortaya. Gençlik demiş, gelecek demiş, damarlarındaki kan demiş, her seferinde başarının adresini kendi dışında alanlara çekmek istemiş. İzin vermemişler O’na.Türk toplumu bu gerçeğin en yakın şahididir.
Tek bir kişiye mâl edilen, bir kişinin üzerine yıkılan bir devrim, fazla uzağa gidemez.
Mustafa Kemal bunun en güzel örneğidir.
Bir kişi, herkesi sırtlasın’la olmuyor işte. Kur’an da bu yüzden “bizi güt demeyin bizi gözet deyin” dememiş miydi? Bir faninin üzerine bırakınca kendini, kalıveriyorsun ortada.
Ben’lere değil Biz’lere ihtiyacımız bu yüzden var.
Oronos ile Rheanın oğlu Zeus değil hiçbirimiz. İnsanız ve 21.yüzyılda yaşıyoruz.Birşey yapmak isteyenlerin teklik değil birlik içinde olması gereken çağdayız.
Tarihe çok meraklı biri olmuşumdur hep. Çocukluğumdan beri büyükadamları okumuşumdur. Hayatıma damgasını vurmuş kitap babamın kitaplarından biridir:Dünyanın çehresini değiştiren 12 Adam. Kaç kere okuduğumu bilmem. Tekrar ve tekrar. Bu adamların doğruları nelerdi ve nerede yanlış yaptılar… Çok okudum, “lider” portrelerine oldum olası ilgili oldum. Sayısız hayat hikayesini nefes almadan okuyup, kendimce dersler çıkardım. Okumak falan da değil, hepsinin üzerinde çalışma şeklinde birer birer. Neleri yapmasaydı, başlattığı hareket daha çok yol alırdı.
Düşün babam düşün. Nedense, neye hazırlıksa artık… Tarihin sayfaları üzerinde bitmek bilmeyen fikir egzersizleri… Ben, tarihin hiçbir sayfasında Mustafa Kemal gibi bir devrimci, öncü, lider başka bir insan görmedim kardeşim. En büyük eksikliği, zamanının yedi-sekiz yüzyıl ilerisinde olması…
Buna eksik denirse tabi. Neyse ki kaderini, asker olarak yazmışlar. Çok somut, çok gerçek bir alana yerleştirmişler. Yoksa, filozof olurdu, halâ heyecanla okunan eserlerin sahibi olurdu, ama bu kadar gerçek olamazdı. Kader kitabının yazıcıları, gerçek ve somut dünyanın ortasına yerleştirmişler onu. Çok da iyi yapmışlar. Diğer hiçbirinde olmayan birşey var onda.
Nedir nedir… Düşün babam düşün. (Babam beni andı) Sonunda buldum o şeyi.
Napolyon, BEN Napolyon’um demiş.
Atatürk, hepimiz Mustafa Kemal’iz demiş.
Aradaki fark burada işte. Benlik duygusunun esiri olmamış, biz olmanın yollarını aramış durmuş. İnsanı bu denli allak bullak eden, Gençliğe Hitabe gibi bir metni başka hiçbir motivasyonla açıklayamazsın.
Ben işi değil o iş. Biz işi. Biz olmak için yalvarmış sanki.
Nesiller üzerinden çoğalmak istemiş. Genetik değil manevi bir evladı tercih etmesi de sanıyorum bu yüzden. Hazret-i Muhammed’e resmim çizilmeyecek benim dedirten şey her ne ise, Mustafa Kemal’e geride biyolojik bir akraba bıraktırmayan şey de aynı.
KİŞİLER KATINDAN ÇEKİLMEK.
Arayın tarayın, bi akrabasını bulabiliyor musunuz bakalım. Kişisel soyunu devam ettirmediği gibi, bütün izlerini de kaybettirmiş. Olası bir Mustafa Kemal soyculuğuna müsade etmemiş, tedbirlerini fazlasıyla almış. Hanedanlığa karşı duran adama yakışan da buydu. Diğer tarihi portreler var ya. Evet, Atatürk’te onlarda olmayan birşey var. Sanıyorum onu farklı kılan, aslında kendisinden ziyade insanların ona olan bakışı.
Küçükken bir Atatürk defterim vardı. Gazetelerden kesip kesip onun resimlerini yapıştırırdım. Şiirler yazardım. Şimdi farkettim ki o resimleri hiç unutmamışım. Evet, Türk halkının ona olan bakışları bi değişik. Meşhur birini görmüş bakışları da değil, devlet büyüğü gelmiş heyecanı da değil. Başka bişey.
Bir milletin kişisel gelişim serüveni var Atatürklü fotoğraflarda… Kendini aşma çabası var. Olmadığını zannettiğin olanaklarını kullanmanın, neleri başarabildiğini farketmenin mutluluğu var. Aptalların aptallığı yakıştırdığı bir halkın, öğrenmeye olan düşkünlüğü var.
Genciyle yaşlısıyla aydınlanan ruhlar var.
Bana sorarsanız baştan aşağı müteşabih bir laftır;
Atam izindeyiz…
1- Seni bir öncü bildim. Ben de tıpkı senin gibi geleceğin devrimcisiyim. diyebiliyorsan ne mutlu.
2- Ben kim sen kim. Gerilerden gelen bir takipçinim ben sadece. diyorsan da ne yazık…
Herkes bu iki anlamdan hangisini kendisine daha yakın bulduğuna karar versin önce. 2 diyenler tribüne çıksın. 1 diyenlerle işimize bakalım biz de.
Resullük, nebilik… Bunlar dinsel öncülük yapan kişilerle ilintili kavramlar. Mustafa Kemal Paşa’ya bu tarz bir sıfat yakıştırmamız pek doğru olmaz. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Onda kesinlikle peygamber kumaşı var!
Evinizde kendiniz deneyin. Tarihi portreleri yanyana koyun. Mustafa Kemal titreşimlerinin benzerlerini sadece peygamber profillerinden alabildiğinizi farkedeceksiniz. Gandi’ler, Churchill’ler kesmeyecek sizi. Eliniz Filistinli İsa’lara, Mekkeli Muhammed’lere gidecek. Sakalı uzun dincilik, Haşa! İslam peygamberiyle ortak ne özelliği varmış Atatürk’ün derse onlara tek bir şey söylerim. Kelime bile etmem onlara. Rakam söylerim.
19 derim.
İslam’ın bir rakamı varsa, bu rakam 19’dur.
Ve bir insanın hayatında bir rakam bu kadar çok yer ediniyorsa vardır onda bir iş.
19 Mayıs 1919 gibi veriler, çok doğal geliyorsa hemen bir şey isteyelim onlardan.
Ayarlasınlar, denk getirsinler hayatı 19’larla içiçe evlatlar sunsunlar bize.
Bakalım getirebiliyorlar mı…
Öncülük. Çağımızın anahtar kelimesi budur. Dışı modern-içi demode yanımızın bir türlü anlayamadığı kavram da budur. Biz’im aramızdaki, yazan ve okuyan arasındaki akıl ilişkisini de bi türlü anlayamazlar bu arkadaşlar. Tanrı’nın doğum günü – LEVH-İ MAHFUZ düşüncesine katılırsan, onun düşüneninin müridi olarak ilan eder seni. Bi de felsefik felsefik ateist demez mi kendine. Lan o zaman bütün fizikçiler de Einstein’ın müridi… Senin mantığa göre. Mantık kelimesini de lafın gelişi kullanıyorum tabi.
Bu işe çok kafa yormak lazım çok. Öncülüğe. Herşeyden önce Mustafa Kemal’i zihin dünyamızda öncülük koltuğuna bi oturtabilsek, önümüz epey açılacak. O zaman herşey farklı olmaya başlayacak. Makam da değil mevki de değil Mustafa Kemal. O sadece bir zeka biçimi. Şu gerçeği bi farketsen analar daha ne Kemal’ler doğuracak.
Daha doğrusu anaların zaten doğurmuş oldukları, ansızın birer Kemal olacak.
O bir öncüdür ve O’na methiyeler düzdüğün anda Mustafa Kemal biter. Zararsız görünen bu eylem, öncü olanı sonlandırmaktır. Öncü çoğalması gereken kişidir. Onu, erişilmez konuma yerleştirmek Mustafa Kemal’e suikast düzenlemekten daha büyük suçtur. İzmir suikasti başarılı olsaydı Paşa’nın vizyonu bundan etkilenmez, yoluna bi şekilde, fenomenleşerek devam ederdi. Silahlı suikastlerin olur da vizyonlara düzenlenen suikastlerin telafisi olmaz. Silahla düzenlenenlerden misliyle daha tehlikelidir. Yolunu kaybettirir sana. Ve ne yazık ki bizim ülkemizde damlar, ilerici Atatürk’e nişan almış keskin nişancılarla dolu.
Artık methiyelerle yetinmeyi bırakıp, öğretmenimize yakışır öğrenciler olmalıyız herbirimiz.
Ne isabetli bir tohumdur “Gençliğe” hitabe.
Buraya dikkat. Gençlere değil, gençliğe…
Genci de yaşlısı da üstüne alır.
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen… “
dendi mi 7-70 ayaklanır herkes.
Davamızı düşünüyorum. Hayalimizi düşünüyorum. Bize dayatılan düzeni düşünüyorum. O koca çarkı düşünüyorum. O çarkı nasıl tersine çevireceğimizi düşünüyorum. Ne zorlukların üstesinden gelip, neleri başaracağımızı düşünüyorum da…
Mustafa Kemal, LEVH-İ MAHFUZ ve Tanrı’nın doğum günü’nü biraraya getirince içimden yüksek sesle ACABA? diyorum.
Hayır hayır acaba demiyorum çünkü eminim.
Ata’nın Gençliğe hitabesi ile “ayağa kalk” dediği kesim, indigo neslinden başkası değil.
Biz’e sesleniyor o.
Ve mesajı alıyoruz Biz.
Mesajı aldıkça alev alıyorum ben.
19 Mayıs ruhu…
Tanrı’nın doğum günü devrimi…
7/70 indigo devrimcilerimiz…
Ve İstiklal barışı…
Sevgiyle”
buRAK özDEMİR

,

Bir canı almak yerine bir canı yeşertelim

Bir canı almak yerine bir canı yeşertelim 

“Ey iman edenler, Allah’ın şiarlarına, haram olan ay’a , kurbanlık hayvanlara, onlardaki gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-I Haram’a gelenlere saygısızlık etmeyin”

 Kur’an’ı Kerim Maide süresi 2. ayet  

“Ayet çok açık bir biçimde hayvana saygı istemektedir. Kişi, hayvanı dini öyle söylediği için kurban ediyorsa, dini ona hayvana saygı göstermesini de söylemektedir. Namazı sayısız detaylarla tarif eden bir din kültürü, kurban kesimi konusunda neden bu kadar “liberal” dir? 

Namaz için  “kıl. Nasıl kılarsan kıl” demeyen ulema,

neden kurban için “Kes. Nasıl kesersen kes” demektedir ?

Bunun çok iyi düşünülmesi gerekir.

Kurban, Kur’an da ki hükümler nedeniyle kesiliyorsa,  onlara saygı göstermek de Kur’an dan bir hükümdür. Televizyon haberlerindeki kurban görüntülerini gözünüzün önüne getirin. Sopalarla dövülerek yere yatırılan, buldozerlerin kepçesinden aşağı tek bacağı bağlı bir şekilde sarkıtılan “el-hedye” ler, Kur’an’ın onlar adına istediği saygıyı görüyorlar mı ? Adına bayram denilen bu manzara, insanları İslam’dan uzaklaştırıyor,  Müslüman imajını kan rengine boyuyor ve hayvanlara zulmediyor. Bu manzaraya müdahale etmek için, tek başına amelin yetmediğini bildiren 70 ayetten birini bir kere okumak bunun için yeterli.  

“İman edip salih amellerde bulunanların ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları sevmez.”

Kur’an’I Kerim Al-I İmran suresi 57. ayet

Kestiğin kurbanın Kabul edilme olasılığı.

Bu yüksek olasılıktan Müslümanların

haberdar oldukları söylenemez.

İnsanın, hayvanın masumiyetine verdiği kıymet,

kendi masumiyetini yeniden kazanmasıdır.

Yoksula en çok ihtiyacı olan şeyi vermek,

işte bu da salih ameldir.

Hayır işlerine kendilerini adamış insanlar,

tekamülün sonuna yaklaşmış insanlardır.

İslam,  bir kültür olarak yaşatılmaya devam ederse,

bunun sonuçları çok ama çok acı olabilir.

İsteklerin senin kim olduğundur.

Onların önünde durma.  “

(Tanrı’nın Doğum Günü kitabı 7.Bölüm s.137)

www.tanrinindogumgunu.com

 

İÇİNDEKİ ÇOCUĞU BUL

İÇİNDEKİ ÇOCUĞU BUL…
Gözlerinizi kapatın. Bütün dikkatiniz bedeninizde.

Oturduğunuz yeri hissedin. Derin birkaç nefes alın ve verin. Şimdi kalbinize odaklanın. O büyük sevgiyi hissedin. Şimdi kendinizi küçültün ve kalbinizin içine girin. Kalbinizin içinde bir yerde -içinizde var olan çocuğun yaşadığı-bir odaya açılan bir kapı var. Kalbinizin duvarlarında bu kapıyı aramaya başlayın ve onu bulduğunuz zaman kapının önünde durun. Şimdi altın renkli bir kapının önünde duruyorsunuz. Bu kapının arkasında sizin içinizdeki çocuk yaşıyor. Şimdi siz onunla yüzleşmeye hazırsınız. Derin bir nefes alın ve kapıyı açın, içeri girin. Odayı inceleyin.

Nasıl bir oda? Küçük mü büyük mü? Çocuk nerede?

Çocuğu bulun ve ona bakın. Belki çocuk biraz kızgın. Belki kendini terk edilmiş hissediyor yada ondan vazgeçilmiş. Belki yalnız. Onun yanına yaklaşın eğilin ve gözlerine bakın.Onu kucağınıza alın. Sımsıkı sarılın ona. Ona neye ihtiyacı olduğunu sorun. Belki daha çok sevilmeye, ilgiye, değerli hissedilmeye, mutlu olmaya, dinlenilmeye ihtiyacı var. Tüm sevginizle kucaklayın onu ve kendiniz olduğunu hissedin. Onu dinleyin çünkü o sürekli sizinle konuşuyor, size sesleniyor. Bugüne kadar onu yok saydınız onu duymadınız, şimdi neye ihtiyacı olduğunu iyice dinleyin. Odada onun için en güzel değişiklikleri yapın onun rahat etmesini sağlayın. Bu odayı sevgiyle doldurun, eğer oda karanlıksa kocaman bir cam açın… bir bahçesi, bahçeye açılan bir kapısı olsun, oyun alanı olsun, ağaçları, çiçekleri hayvanları yerleştirin bu alana, ne istiyorsa odayı onun için düzenleyin, ışıl ışıl parlasın odası.

Bu oda mutluluk alanı olsun, bu küçük çocuk tekrar gülümseyinceye kadar devam edin, ona yeterince zaman ayırın, onunla oyunlar oynayın…dans edin, eğlenin… hayallerini anlatmasına sizinle vakit geçirmesine izin verin. Keyif alın onunla olmaktan. Onu iyice gözlemleyin…

Şimdi çocuk belki daha mutlu. Belki hala problemleri var ama onu tekrar ziyaret edeceğinizi söyleyin. Ondan özür dileyin.Bugüne kadar onu dinlemediğiniz için onu yok saydığınız için özür dileyin. Ona onun yalnız olmadığını, çok değerli olduğunu, yeterli olduğunu,güçlü olduğunu, çok sevdiğinizi, özgür olduğunu ve artık birlikte hareket edeceğinizi söyleyin, tekrar sımsıkı sarılın,öpün koklayın onu…. ve şimdi onunla vedalaşın.

Yavaşça onu yere bırakın ve kapıdan çıkın. Kapıyı kapatın. Odanın sevginizle dolu olduğunu bilerek şimdi yavaşça tekrar kendiniz olun. Şimdi onunla tekrar buluşmanın keyfiyle ve artık birlikte hareket edeceğinizin bilinciyle, derin bir nefes alın ve verin… şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.

Bu küçük ama bizim en çok sevdiğim meditasyonlardan biridir, çok rahatlatır insanı, siz bu meditasyonu yapmaya devam ettikçe içinizdeki o çocukla buluşup, onunla birleştikçe, yaralarınızı sardıkça sizde bu yaşam içinde çok daha huzurlu ve mutlu olmaya başlayacaksınız.Onun karanlığı aydınlandıkça sizin yaşamınızda aydınlanacak.

www.izmirliahmetkaya.com

Sonsuzluğa bakabiliyor musun?

Sonsuzluğa bakabiliyor musun?

Evrensel Enerjiyi gözlemlemenin en kolay yolu;
güzel, güneşli bir günde başımızı göğe çevirip ya da çimenlere uzanıp gökyüzünü seyretmektir.

Seyretmek derken,
sonsuzluğa bakmak deyimini
kullanmayı isteriz.
Zira insan sonsuzluğa baktığında,
gözler sonsuzluğun içinde
bir kesite odaklanır
ve işte size mucize.
Bir süre içinde, 
gökyüzünde o kesitte, 
hareket eden küçük 
ORGON kürecikleri gelecektir 
gözünüzün önüne.

Bunlar, bazen birkaç saniye görünen
siyah ya da beyaz noktacıkları olan,
ince bir ışık iz bırakan
ve sonra yeniden kaybolan
minik beyaz toplar
ya da ışık sicimleri-iplikçikleri
gibi görünmektedir.
Bu gözleme devam eder 
ve görüşünüzü netleştirirseniz, 
tüm gözlem alanınızın 
senkronize bir ritimle titrediğini görürsünüz. 

Güneşli günlerde bu minik enerji topları
daha parlak görünür
ve çok hızlı hareket ederler.

Unutmayın, BAKMAZSANIZ, GÖREMEZSİNİZ.

Kısaca, görmek için BAKMAK gerekir.

www.izmirliahmetkaya.com

HADİ BAKALIM

HADİ BAKALIM…

“ibrahim’in bir hayvanı kesmesindeki amaç,
hayvanın etinin ve kanının
Tanrıya ulaştırılması değildir.

İbrahim’in kurbanı,
İbrahim’in evlat sevgisine
yakın bir sevgiyle bağlı olduğu
bir başka varlığın fedasıdır.
Dinler mitolojisinde İbrahim oğlu İsmail’in
hayatını kurtardığı için
mutlu bir biçimde kurban keserken resmedilir.
Oysa İbrahim’in hayvanın fedası aşamasında,
yüreğinden parçalar kopmuştur.
İbrahim, çok sevdiği koyununu
gözyaşları içinde feda eder.”

“İSLAMIN FİDYE KAVRAMI,
EN SEVDİĞİN ŞEYİ KORUMAK ADINA,
ONDAN BİR SONRAKİ
EN SEVDİĞİ ŞEYİN FEDASIDIR.”

DONA – Doğrudan Ona
Kur’antum Kur’an-ı Devrim 
Levh-i Mahfuz’dan

www.tanrinindogumgunu.com