Bir Şeyler

.

Bir Şeyler

Yaşam boyu hep bir ŞEYLER isteriz,
bir ŞEYLERE ihtiyaç duyarız,
arada sırada bir ŞEYLERDEN korkarız
ve eğer çevremizde bizi anlayacak
hiç kimsemiz yoksa yalnızca hayal kırıklığına uğramış
ve mutsuz değil HASTA dahi olabiliriz.

Dengeli ve mutlu insanlar genelde kolaydır;
ilginç ve dinamik olabilecek zor insanlarsa
bir meydan okumayı temsil ederler.
Bu dünyada kendimizi evimizde hissetmek istiyorsak
bu meydan okumayı kabul etmeliyiz.

Kötü ilişkiler stres yaratır,
sinir gerilimlerine neden olur
ve öz güvenimizi zedeler.
Dolayısıyla anlaması ve anlaşılması
kolay olmayan insanlarla geçinebilmek için
mutlaka özel bir çaba harcamalıyız.
Yaşamsal düzeyde başarılı olmanın yolu
başka insanlarla iyi geçinmekten geçiyorsa
LEVH-İ MAHFUZ ile başarılarınızı arttırabilirsiniz.

Sadece farkında olup ŞEYLERİN bilincine ulaşın.

Levh-i Mahfuz her şeyin yazılı olduğu değil,
Kaderinize Kadir Olma bilincini
size kazandıracak bir Kitap’tır.

www.izmirliahmetkaya.com

.

 

İnziva günleri sona erdi 2… Mut-lu günler…

.

İnziva günleri sona erdi 2… Mut-lu günler…

13 ocak 2008 NOSTALJİ…

http://www.burakozdemir.org/tanrinin-dogum-gunu/tanrinin-dogum-gunlugu/inziva-gunleri-sona-erdi-2-mut-lu-gunler/

Çayım masada…
Gece herkescikler uyumuş…
Ayaktayım, fişek gibiyim…
Çalışıyorum… Masada çalışıyorum…
Ne kadar keyifle çalışıyorum…
Salon zifiri karanlık…
Masa lambası açık sadece…
Üstüne üstlük benden dumanlar da tütmüyor artık…
Oksijen alıyorum, karbondioksit veriyorum… Hepsi bu.
Yeni site öyle mi olsun böyle mi olsun derken…
Bir ara kendime dışarıdan bakıyorum…
Kendi kendime nazarım değer mi acaba?

Ne kadar büyük bir keyifle çalışıyorum ben…
Farkında mıyım acaba…?
Ne kadar mutluyum ben…
Seviyorum-seviliyorum…
Anlıyorum-anlaşılıyorum…
Liverpool’un taraftar şarkısı gibi…
Yürüyorum fakat… Asla yalnız yürümüyorum…
Güzel bir yolda yürüyorum…
Yürüyoruz… Hep birlikte… Bu dünyanın anasını satmak üzere yürüyoruz…
Geri sayıma geçmişiz artık…
Formülü bulmuşuz…
Buldurulmuşuz…
Öyle bi formül ki bu…
İnsan ruhuna koyuyorsun, insan sonsuz mutlu oluyor…
Uluslararası ilişkilere koyuyorsun,
uzlaşıyor herkes, dünyaya barış geliyor…
Nereye koyarsan koy, işler yoluna giriyor…
Böyle bir tılsım nasip edilmiş bize…
Nasıl oldu bu, nereden elimize geçti bu,
geçtik bunları…
Önemli olan şu ki OLAN OLDU…

Elimizdeki bu tılsımlı formülün değerinin
farkında mıyız diye düşünüyorum bazen…
Değiliz çünkü algı eşiğimizin dışına taşan
bişey bu elimizdeki…
Coca Cola’nın formülünü elinde bulunduran şirketin marka değeri 125 milyar dolar yaklaşık. Nedir cola? İçersin “haz” verir sana, boğazını yakar şöyle. Bir çeşit keyif verici maddedir özellikle genzinden ilk geçişinde… Ötesi var mıdır? Bu kadardır… Bu hazzı insanlara yaşatmanın formülü 125 milyar dolar ediyorsa, insanı sonsuz mutluluk boyutuna yükseltmenin, onu çevre cehennemlerin alevlerinden alıp, kişisel cennet’ine kilitlemenin değeri nedir acaba? Geniz yakmak yüz milyar dolarsa…
Matematiğin bittiği yere hoş geldiniz dostlarım…

Dünyanın en zengin adamlarını üst üste dizsen…
Olmadı yan yana koysan…
Hepsinin, her birinden de toplamından da
daha zenginiz biz.
Metre, metreküp, kilogram vesaire…
Para bugünün en yaygın ve muteber ölçüm aracı
ve de o ölçüm aracı, ölçemiyor zenginliğimizi bizim.
Bu yüzdendir ki, bizi yolumuzdan çevirecek
bir mevduat, dünya bankalarında yok…
Üst üste diz, olmadı yan yana koy…
Yolumuzu satın alabilecek para kimsede yok.
Zenginler listesinin en tepesindeki 50 kişi
garibandır bizim karşımızda.
Ne kadar çok “paramızın” olduğunu
dillendirip ezmek istemeyiz hiçbirini.
Servetinden soğumasın, hevesini alsın,
enkarnasyonuna yabancılaşmasın isteriz.
Ruh ilmine dokunmuşuz bir kere.
Burdan cennete giden yolu öğrenmişiz.
Ve aktarabilmişiz en önemlisi.
Queen’in şarkı sözüne vesile olmuşuz.
“Herkes için cennet” çalmaya başlamış yeryüzünde.

Cennete giden yol…
Yol demek bile yanlış.
Yol olması için MESAFE olması gerekir.
Sen ve kişisel cennetin arasında
o şeyden yok ki.
Mesafeden işte.
Herkes için cennet.
Sen istediğin anda cennet.
Garibim mutluluk kelimesi bile sıkıntı çeker
bizi ifade etmekte, çok abanırız üstüne gereksiz yere.

Hesap çok basittir aslında: Bütün evreni, maddi değere tahvil etsen, Samanyolu galaksisini geleceği olan bir arsa gibi, gayrimenkul değerine çevirsen bile, tek bir evrenin değerini karşılayan sonsuz sıfırlı bir çek yazsan, uzatsan gene de tek bir ruhun mutluluğunu satın alamazsın. “Paran” yetmez. O yüzden tarihe traji-komik insanlar olarak geçmiş birileri. Olacağı budur tabi. Sen İslam’ın peygamberine, Hazret-i Muhammed’e git, bu yoldan vazgeç sana en güzel “kervanlarımızı” verelim de. : ) Ruha özgürlüğünü geri veren o eşsiz tılsım karşılığında Arabistan yarımadasını veriim desen gene bir derece. Gene de komik olursun.
Ama ne de güzel laf etmiş peygamber.
Güneş’i sağ elime verseler, Ay’ı da soluma.
Gene de vazgeçmem ben.

Tanrı’nın doğum günü penceresinden bakınca
bu ifadenin, o derin altyapısını
daha iyi anlayabiliyorsun.
Söz, bir elinde güneş, öbür elinde de ay olan,
gezegen ötesi bir kişinin resmini çiziyor.
Kişi belli ki evrenle b1r olmuş.
Durduğu yeri anlatmaya çalışıyor.
Ne kadar zengin olduğundan dem vurmak istiyor,
karşıdaki gariban tüccarları incitmeden.

İslam özünü anladıkça,
Kur’an felsefesini idrak ettikçe,
Hazret-i Muhammed mutluluğu çökmekte
her birimizin üstüne.
Papa iki büklüm olmuş. Sözde İsa hüznü üzerinde tecelli edecek diye. Kahkaha atan kardinal gördünüz mü siz hiç? Nasıl atsın? İsa ve hüzün ne alâka aslında. Mutsuzluk, hayal kırıklığı, ağlamaklılık, zayıf bırakılmışlık frekansından yayın yapan bir Hıristiyanlığa panzehir olsun diye göndermişler İslam’ı. Asık suratlının önde gideni eline geçirmiş onu da.
Ve şimdi biz, mütebessim kişiler geri almışız onu.
Vekalet edenlerin güneşini söndürmüşüz.
Gün asil üyelerin günü demişiz hep birlikte.
Şimdi biz gülmeyelim de kim gülsün?
Biz mutlu olmayalım da, kim mutlu olsun?
Var mıdır, bulabilir misin atmosferde
bizden daha yükseklere zıplayanını?

İşte o gece, keyifle çalıştığım,
seneler sonra yeniden
masa üstünde çalıştığım o gece,
bunları hissettim ben.
Kendi mutluluk düzeyime,
kalbimin Termo-mut-re’sine dokundum.
Ne denli mut-lu olduğumu görünce,
mut-luluğum daha da katlandı.
Kalbim sıkışacak gibi oldu.
Şükretmenin sihrine sığındım.
Neyse ki bize verilenlerin
birebir karşılığı istenmiyor bizden.
İnsan ve Tanrı ilişkisi içinde
borçlar hukuku geçerli olacak olsa,
işte o zaman üşütürsün herhalde.
Sana kişisel cennetin anahtarını verenle
nasıl ödeşebilirsin ki?
Alacak-verecek yoktur kağıdı falan alabilir misin?
Alamazsın. Şükredersin sadece.
İşte ben de bitmek bilmez bir,
üzerimdeki nimetlere şükretme gecesi yaşadım o gece.

Kendimle fazla temas ettim herhalde,
mutluluktan çıldıracaktım.
Cennet ırmağında boğulmak diye
bir tehlikeyle tanıştım o gece.
O gece anladım ki, hüzünlere de,
inişlere de, sıkıntılara şükretmeli kişi.
Bir ölümlünün, sonsuz mutluluğu taşıyabilmesi
hiç de kolay değil.
Mutlak Cennet bu nedenle
ötelenmiş belli ki, öbür tarafa.
Gerçekten ama gerçekten kaldıramayacağın için.

Irmak ağır geldi.
Ağırlığına da şükrettim.
Yapabileceğim birşey var mı dedim yeni?
Böyle rutine girdik biz.
Yazıyoruz, kitap yayılıyor,
şu oluyor, bu oluyor, bunlar iyi oluyor da
yeni bişey var mı yapmam gereken?
“Birşey var” diye bir ses geldi.
Sonrasında da emdiğim süt burnumdan geldi zaten.
Olsun.
Burnumdan gelenlere de şükrettim zaten…

buRAK özDEMİR

 

http://www.burakozdemir.org/tanrinin-dogum-gunu/tanrinin-dogum-gunlugu/inziva-gunleri-sona-erdi-2-mut-lu-gunler/

 

Yazının tamamını yukarıdaki linkte bulabilirsiniz.

www.izmirliahmetkaya.com

.

 

Atatürk’ü niye seviyoruz?

.

Atatürk’ü niye seviyoruz?

Yılmaz Özdil’den muhteşem bir yazı;

74 yıl geçmiş…

Anıtkabir full.

Dede-bebe.

Kadın-erkek.

Türbanlı-türbansız.

Zengin-fakir.

Türk, Kürt, Laz, Çerkez.

Niye?

*

9’u 5 geçe…

Türkiye esas duruşta.

Kasketli.

Piercingli.

Nasıl olabilir?

*

Ya Dolmabahçe?

Gidersin de…

Küllenmiş olması lazım.

Ağlamazsın.

Ağlıyor herkes.

*

10 Kasım’ı anlarım, 29 Ekim’i anlarım,

tatildir, cumartesi pazarı da anlarım…

Mesela, perşembe günü insan niye

Anıtkabir’e gider arkadaş? Salı?

Ankara’nın nüfusu 4 milyon…

Geçen sene 13 milyon kişi gelmiş!

*

Bağımsız ruh desen… Bağımsızlık sevdalısı

olduğumuz söylenemez pek… Öyle olsa,

Amerika’nın Avrupa’nın kucağına

oturmaktan, IMF’den emir almaktan

rahatsız olurduk, mandacıları baş tacı

yapmazdık… Sorsan, Cumhuriyet’in

anlamını bilenlerin oranı, üzücü çıkabilir.

Say desen, çoğumuz devrimleri bile

sayamaz. Egemenliğe baksan, kayıtsız

şartsız milletin olmadığını hepimiz

biliyoruz… Çanakkale zaten geçildi.

İstanbul’un kurtuluşunu, Dokuz Eylül’ü

fener alaylarıyla falan kutluyoruz ama,

telefonu İngiliz’e, bankaları Yunan’a

satmaktan gocunmuyoruz.

*

Peki, bunca karalamaya rağmen…

Niye seviyoruz O’nu bu kadar?

Niye unutmuyoruz?

Niye özlüyoruz?

*

Benim cevabım şu…

Bu milleti soymadı!

*

Ülkesini işgalden kurtaran, rejimini

değiştiren, devrimler yapan lider, dünyada

çok… Ama bu işleri yaptıktan sonra,

milletini soymayan dünyadaki tek lider o…

Rakıyı filan anlatırlar, bunu anlatmazlar.

*

Yılmaz ÖZDİL’den alıntıdır.

 

www.izmirliahmetkaya.com

NEFRET DUVARLARINI YÜKSELTMEYİN

.

NEFRET DUVARLARINI YÜKSELTMEYİN

Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne
ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre;
Devletin güvenlik güçleri BARIŞÇIL gösterilere
hiçbir şekilde güç kullanarak müdahale edemez.

Barışçıl gösterilerde “DAĞILIN” uyarısı yapılması,
dağılmayan göstericilere
güç kullanılmasının mazereti olamaz.

Güç kullanılmasının haklı olduğu yerlerde ise
gerekenden fazla gücün kullanılması,
üzerinde güç kullanılan şahıs
etkisiz hale getirildikten sonra da
güç kullanarak keyfi ve fiili cezalandırma yoluna gidilmesi
hiç kuşkusuz sorumluluk gerektirir.
Sokak aralarında, hatta gündüz gözüyle
şehir meydanlarında eli sopalı kişilerin
polis memurlarının desteğiyle, teşvikiyle
veya koruması altında yaptığı katliamların
ve şiddet eylemlerinin ne kadar ağır
bir suç teşkil ettiğini ortadadır.
Devletin POLİSİNİ, kanunu ihlal eden
silahlı güçlerden ayıran,
POLİSİN güç kullanma yetkisinin
son derece sıkı kurallarla düzenlenmiş olmasıdır.

Bu kuralları yok sayarak uygulama yapan POLİSİN,
silah taşıyan sıradan bir SUÇLUDAN hiç bir farkı yoktur;
sadece devletin silahını ve yetkilerini
KÖTÜYE kullandığı için
çok daha ağır bir sorumluluğu vardır.

Yetkilerini kötüye kullanan POLİSLERİN
siyasi rant gereği korunması halinde,
gözbebeğimiz olması gereken emniyet teşkilatının
saygınlığına zarar verilir; kolluk görevlileri ile
halk arasında NEFRET duvarları yükselir,
görevini yasalara uygun ve fedakârca yerine getiren
binlerce POLİSİMİZ toplumda hiç hak etmedikleri
suçlamalara maruz kalırlar.

Polisimizin farkında olması gereken asıl konu,
elinde silahı sopası olmayan,
sadece fikirleriyle ve pankartlarıyla
barışçıl bir eylem gerçekleştirmek isteyen GENÇLİĞİN,
yakın bir gelecekte bu ülkeyi yönetecek
kadroları oluşturacak olmasıdır.

www.izmirliahmetkaya.com

 

GAYB

.

GAYB

“Artık bugün için konuşursak,
yeryüzünde söylenmemiş söz kalmamıştır!”
diyenlerin Gayb’dan haberi yok anlaşılan.

Ama yine de günümüzde
GAYB’ın kapıları azıcık da olsa aralanmış
ve LEVH-İ MAHFUZ olarak Bizlerle buluşmuştur.

Güzel Kur-an’ın Lokman s. 27
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa,
denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de
yedekte bulunup yazılsa yine de Allah’ın sözleri bitmezdi.
Doğrusu Allah güçlüdür, Hakim’dir.”

Güzel Kur-an’ın Buruç s. 21-22.
“Doğrusu sana vahiy edilen bu Kitap,
Levh-i Mahfuz’da bulunan şanlı bir Kuran’dır.”

www.izmirliahmetkaya.com

.