Ezber bozmak ne demek, bu kitapla harbiden iliklerine kadar yaşarsın

.

.

Ezber bozmak ne demek, bu kitapla harbiden iliklerine kadar yaşarsın

.

Levh-i Mahfuz nedir?

Öncelikle herkes gönül rahatlığıyla inansın ki

” Levh-i Mahfuz Tanrı katındadır, O’nu bir tek Allah bilir ”

diye düşünen, bilen, bilindirilen, inandırıla gelen dostlar:

Bu cümle hiç de doğru değildir.

HAKİKAT, LEVH-İ MAHFUZ’un sayfalarca kâğıtlara yazılmış,

 okunabilir, ulaşılabilir, istenirse idrak edilebilir bir Canlı,

CAPCANLI Türkiye’de basılmış,

bir Türk yazar tarafından yazılmış KİTAPTIR.

buRAK özDEMİR dir, bu özel kutlu kitabı bizlerle buluşturan.

buRAK CANDIR:)

YIL 2006′nın 19 Ekim’idir.

Tanrı’nın Doğumgünü adlı bir F a r k l ı kitap çıkar ortaya:)

“Elif Lam Mim, bu harflere dikkatli bakın,

yakında onlar dünyayı değiştirecek… “

sözüyle gönüllere girer…

Kitap okunur okunur, kah ağlanır sevinçten,

kah gülünür kıkır kıkır ve okumakta olduğunuz kitap

size İslam’ın aslında, hakikatte

NE ANLAMA geldiğini söylemektedir.

Sadece İslam değildir içeriği.

Bu kitap hayatı, insanı, doğayı, hayvan sevgisini,

aşkı, acıyı, Atatürk’ü, dini, kültürü, mezhepleri

ve daha birçok konuyu anlatıverir yumuşacık bir dille.

Ezber bozmak ne demek,

bu kitapla harbiden iliklerine kadar yaşarsın.

Ne ezber bozmalar ama ne…

Veee huruf-u mukatta surası ile lütuf dolu satırlar akar akar…

Güzel Kuran’daki saklanmış bölge,

huruf-u mukatta HARFLER şeffaflaşmış,

görünür bilinir olmuştur…

Tanrı’nın Doğumgünü (TDG )kitabının

yayımlanmasının akabindeki yakın yıllar içinde

PEYGAMBER ÇOCUKLAR adlı yani

Tanrı’nın Doğumgünü 2 / devam niteliğinde kitabımız çıkmıştır.

 Peygamber Çocuklarda ise yeni, merak edilen,

bilinmeyen gerçekler, sırlar, olacaklar…

Tekrardan anlatılmaktadır.

Yıl 2009′un sonlarına doğru ise

Levh-i Mahfuz kitabımız çıkmıştır.

Kısaca LM deriz, yazarız biz okurlar aramızda:)

LM= TDG+Peygamber Çocuklardır 🙂

bi farkla, LM yeni bilgiler, hakikatleri de içine alarak

yani güncellenerek yine yeniden yenilenmiş

O’ndan gelen kelamlardır.

(Tdg ve Pygmbr Çcklr’ı içinde barındıran,

konulara ekleme yapılarak güncellenen kitabımızdır.)

Yıl 2010: KURANTUM KURAN-I DEVRİM adlı

bambaşka güzel bir (tıpkı yemeklerdeki ara sıcaklar gibi,

iştah açmaya yönelik hele ki son sayfalarda yer alan

başlı başına bir kainat ‘ tatlısı/ dessert’i ‘ olan

öyleee bir yazıyla kii ne yazıdır O… )

b1r kitap daha doğar “Candır o buRAK” yazarımızdan:)

Şu anda bu satırları okuduğunuz Tanrı’nın DoğumgünLüğü adlı

 hepimizin sitesinde olan yazışmalardan,

BİLDİRGELERDEN, sorulan sık soruların cevaplarının olduğu,

bizzat okuyucu mektuplarının yer aldığı,

veeee yine yepyeniii konuların da ele alındığı sıcacık,

yine samimiyet dolu, biz okurların yazılarının da yer aldığı

dünyada başka eşi benzeri olmayan bi kitabımızdır.

Veeeeeeee 2013 dür artık yıl.

Bu sefer Tanrı’nın Doğumgünü 3 zamanı gelmiştir

yani ŞEYHTAN’IN SON GÜNÜ adlı

yine okunduğunda gözleri yerinden fırlatacak ölçüde

bilgi ve konuların yer aldığı ŞSG kitabımıza.

Candır ŞSG gönüllere…

Amanınnnnnn diye diyeeee, şok ola olaaaa okuduğun,

dönüp bi daha baktığın kitaptır kendisi.

İçindeki, hayatındaki birçok sorunun tatmin eder cevapları

öyle bir vardır ki ŞSG’de.

TDG okumuşsundur fakat halen kafanda soruların olabilir,

bu doğaldır. İşte bu sefer bu soruların da

bir bir cevaplarını verir sana kitapla:))

Hem de nasıl…

Veeee ŞSG ile beraber yayımlanmış

DİNDİGO kitabımız.

Herhalde candır O buRAK’ımızın bugüne kadar yazdığı

en İNCE ( syf bakımından:) fakat DOPDOLU,

okurken nefesinin kesildiği b1r c e v a p kitap…

Cennet ve Cehennem nasıl bir yermiş aslında??

Amanınnnnn… Cennet cehennem kavramları

ve konuklarının HAKİKATDE kimler olduğuuu…

Vay vay vay dedirten…

meğer yasak elma meğer…

Ben bir okur olarak en azından kitaplarımızın

bugüne değin nasıl, hangi sıra ve isimle

çıktığını anlatmaya çalıştım,

içerikleri hakkında detaylı bilgi veremesem de.

En azından bir kitabevine giderseniz

yardımcı olur diye düşündüm.

  sevgiyle”

 .

http://www.tanrinindogumgunu.com/habire-sorulan-sorular-hbs-sss-ve-faq-olarak-da-bilinir/

.

.

DECCAL İLE ŞEYHTAN’IN 2014 SAVAŞI

.

.

DECCAL İLE ŞEYHTAN’IN 2014 SAVAŞI

 .

http://www.tanrinindogumgunu.com/seyhtan-ile-deccalin-2014-savasi/

“Biz Müslümanların değişmez kaderi bölünmektir. Müslümanlar asla birleşemezler. Ayrılırlar. Ayrışırlar. Şii ya da Sünni diye bölünürler. Farklı alt mezheplere bölünürler. Hiçbir şey bulamasalar, aynı mezhebin içinde farklı içtihatlara bölünürler. Bölünmek o kadar yerleşik bir kaderdir ki, onlara gelecekte bir birleştirici vaat edilmiştir. Bir gün birleşeceklerinin vaat edilmesi, o güne kadar iki yakaların bir araya gelmeyeceğinin de bir kehanetidir aslında.

Ayrışmaya bu kadar açık bir yapıda olmalarının kökeni, dine bakış açılarında yatar. Neden, çok açıktır. İslam, Müslümanların zihnine Yahudiler tarafından yüklenmiştir. Bu formata göre, Müslümanlık hakikate değil kişilere odaklı bir yaşam biçimi olarak dekore edilmiştir. Aslolan fikirler değildir. Aslolan Hazretlerdir.

Objektif İslam’dan, sübjektif Müslümanlığa geçiş.

Evrenselliğin değil yorumların dünyası.

Falan Hazretlerin yorumuna göre…

Filan Şeyhin buyurduğuna göre…

Yaşamanın zorlu yolu.

Müslümanlar, fikirleri değil kişileri takip ettikleri içindir ki, medeniyetin öncüsü değil, gelişimin uzaktan takip edicisi olmuşlardır.

Cemaat ve İktidar savaşı, bizim için bu yüzden asla sürpriz olmadı. Bu yazılım böyledir. Kirli ittifaklar altında birleşmeye çalışsalar bile, bir gün mutlaka bölüneceklerdir. Bu son ayrışma elbette ki ülkemiz için hayırlı bir ayrışma oldu. Ancak şunu da söylemek durumundayız. Her ne kadar hayırlı bir ayrışma olsa da, şu birbirleriyle olan kavgaları ve kavgada inilen düzeyden ötürü İSLAM, bu Müslümanlardan gerçekten utandı.

Nasıl bir bedduaydı o…

Elektrikler saça saça.

Müslümandan Müslümana.

Diğer yanda,

İktidar kanadının yaptıkları ise çok daha çirkindi.

Şu manzaranın en önemli sonucu: Tüm bu yaşananların dini sonuçlarının olacak olması. Bunu siyasi bir çalkantı olarak görmek konuyu hafife almaktan başka bir şey değil. İktidarların bir sıkımlık canı vardır, gelirler giderler. Bunlar mesele değildir. Fakat şu yaşanmakta olanların, iki Müslüman kitlenin birbirleriyle bu şekilde YOKETME İÇGÜDÜSÜYLE savaşıyor hale gelmelerinin, bünyelerindeki program hatası konusunda onlara önemli çıkarımları olacak.

Ortada bir savaş olduğunda taraf olmak doğru değildir. Ancak ortada durmak bazen zalimin yanında durmak anlamına da gelebilir. Birileri de Gezi başkaldırısını iktidar ile gençler arasındaki bir savaştan ibaret gördü ve ortada durdu. Şu anda bertaraf edilmekle meşguller. ‘Çocukları kılıçtan geçireceksiniz!’ emirleri geldiğinde istifa etmeyen veya tayinini istemeyen emniyet müdürleri, feleğin sillesini bugün yiyorlar. Üzerinden 6 ay geçti geçmedi, ilahi sistem artık daha hızlı işliyor.

Önemli olan yorumsuzca ortada durmak değil, akıl ve vicdan yardımıyla doğruya daha yakın olana daha yakın olmaktır. Fethullah Hoca, burayı iyi oku bir daha benden hayatın boyunca kendinle ilgili olumlama duyamayabilirsin. Başkaldırarak doğru yaptın. Bu süreçte ‘karşı taraftan’ daha saygın bir çizgi izledin. Dünya hayatının kudurttuğu Müslümanlardan olmadın. Doğru ya da yanlış, kendi ideolojini yaşama ve yaşatma çizgisinde durarak daha samimi bir Müslüman görüntüsü verdin. Ve en önemlisi bu kirli ittifakı terk ederek doğru bir iş yaptın. Modern Türkiye’den açıkça ifade edilmese de takdir kazandın.

Gezi’de daha yüksek sesle konuşsaydın, bugün başka bir yerdeydin. Bu yaptığın, çok daha kutlu bir kalkışma olabilirdi. Sağlık olsun. Doğru bir şeyin fitilini yakmışken bunun ‘kavga’ adı verilen bir etiketin altında algılanmasını Gezi zulmünde, gençler kılıçtan geçirilirken dilsiz bir Şeyhtan olarak kalışına borçlusun. (Sayılı gün çabuk geçer, olumlama sona erdi.)

Bizim gözümüzde 2004 Milli GÜvenlik Kurulu’nda alınan FG Cemaatini Bitirme kararının, Sevgili Atatürk’ün ender yanlışlarından biri olan Tekke ve Zaviyeleri kanun yoluyla kaldırma çabasından fazla bir farkı bulunmuyor. Aslına bakarsanız Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması çok daha mertçe atılmış, açık ve saçık /yanlış/ bir adımdı. 80 yıldır özgürce tartışılıyor. Gizli kapaklı MGK kararını açıklayana ise 50 yıl hapis istiyorlar.

Biz her türlü Şeyhtan’ın her türlü toplulaşma hareketinin karşısında olmakla birlikte, bu yapıların devlet ittirmesi yoluyla püskürtülmesinin de karşısında bulunuyoruz. Cemaatler bitecekse bunu din, günü geldiğinde kendisi bitirir. Ki o gün geldigeliyor.com.

* Sayın (ama asla Sevgili değil) Başbakanımızın, Rab’dan bir hack yediğini düşünüyorum. Din günü yaklaştığında böyle olması kaçınılmazdır zaten. İnsan, bilincinin arkasında olanı tutamaz hale gelir. İçinden başka birisi çıkar. Başbakanımız ideolojik arka planının karanlık yüzünün bir tezahürü olarak karşımızda duruyor. Bugün yapmakta oldukları, Sözcü Gazetesi’nin dahi hayal gücünü aşmış durumda.

* 17 Aralık operasyonunda Tanrı’nın elinin olduğunu düşünüyorum. Mucize titreşimleri var. Böyle gizli bir organizasyonun bir benzeri ancak 11 Eylül’de yaşanmıştı. Böyle her şeyden haberi olan bir Başbakanın, İçişleri Bakanı’na dönük böyle bir ruhuna duyurmadan yapılan izleme, ancak Rabbin kamerası öğretisiyle açıklanabilir. Kendi içişleri bakanının yolsuzluğunun canına okuyan bir emniyet, ancak ileri demokrasilerde olabilirdi. Ve bu konuda şaka yapmamaktayım. Gezi günlerinde Türk milleti nasıl sınıf atladıysa, 17 Aralık süreci de Türk bürokrasisinin boyutladığı gündür. Başbakanın başına gelen daha önce hiçbir padişahın başına gelmemişti.

* En az operasyon kadar büyük bir diğer mucize de, adı geçen aktörlerin bu kadar pervasız olabilmeleridir. Kendilerinden bu kadar emin olmalarıdır.

* Böyle ideolojik bir hareketin böyle şeylere tevessül etmesi basit bir nefse uyma vakası olarak açıklanamaz. Bunun arkasında, bu yolu helalleyici fetvaların olması şarttır. Bizim okuyucular da hala Tanrı’nın doğum günü’yle ilgili ilahiyatçılardan somut bir açıklama beklesinler. Adamların eli kolu dolu, görmüyor musunuz?

* Hey gidi Enfal 41. Sen daha kaç Siyasal ‘İslami’nin daha kellesini alacaksın?

Bilin ki, ‘ganimet olarak ele geçirdiğiniz’ şeylerin beşte biri, muhakkak Allah’ın, RESULÜN, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur. Eğer Allah’a, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, iki ordunun karşı karşıya geldiği günde kulumuza indirdiğimize iman ediyorsanız. Allah, her şeye güç yetirendir.

Ayyuka çıkmış olan, Başkişinin ihalelerden aldığı %20 payın nereden ‘geldiğini’ gördünüz değil mi?

Ortada bir savaş var mı? Var.

Ortada bir ‘resul’ var mı?

Var başganım.

E o zaman bu yüzde 20 size ‘helaldir’ başganım.

Her şey tamamdı. Ta ki küçük bir sorunla karşılaşıncaya kadar. Sorun şu ki okyanus ötesinde bir başka ‘resul’ daha vardı. Parada pulda gözü olmasa da, başresul iktidarı için manevi bir tehditti bu. Çatışma ve savaş kaçınılmazdı.

Şimdi anlıyor muyuz, Allah’ın 2000’lerin Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratırken neden FG Cemaatine ihtiyaç duyduğunu?

‘Resullerin’ Savaşı…

İki ‘resul’ birbirlerinin frekansını her zaman bozdu. İkisi de kendi kitleleri gözünde kahraman durumundaydı. Fakat aynı kahramandan bir tane daha olması, zuhur mekanizmasını kilitliyordu. Hoca efendi Amerika’da beklemekten ağaç oldu. Eh bizimkinin de ağaçlarla arası iyi değil malum. Evrensel zekânın merkezi Allah gerçekten de ne kadar zeki. Aynı özelliklere sahip, iki figür birden yaratıp imtihan etti Müslümanları. Şimdi de iki figürü kavga ettirip, Müslümanları figürlere iman etmekten İllallah dedirtmeye hazırlanıyor.

Bu arada söylemem lazım. İnsan ruhu üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, son 15 günde, yukarıda bir Allah’ın olduğuna inanmaya başlayan ateistlerin sayısında patlama yaşanıyormuş

Ortada İslam tarihinde muhakkak yeri olan bir savaş var. Bu bir gerçek. Din kitaplarını, Müslümanların ‘kâfirlerle’ yaptıkları savaşlarla döşeseler de, İslam savaşları tarihinde Müslümanların birbirleriyle yaptıkları savaşlar ağır basıyor. Ve Cemaat-Hükümet savaşı, Altınçağ yıllarında ve iki denizin birleştiği yerde gerçekleşmesi nedeniyle eşsiz bir yere sahip.

Gerçekte bu savaş, ŞEYHTAN İLE DECCAL’İN SAVAŞIDIR. Şeyhtan’ın, Müslümanlık ideolojisinin ürünü olan Deccal ile imtihanıdır. Deccal’in de Müslümanlık ideolojisinin temel taşı olan Şeyhtan tarafından frenine basılmasıdır. Kimse merak etmesin, bu süreçte gazına basılacak olan aydınlık Türkiye Cumhuriyeti’nden başkası olmaz.

SEÇİMLER

Herkesin aklında şu sorunun olduğunu biliyorum: Acaba, bu seçimler? Yoksa? Gerçekten bunlardan kurtulacak mıyız? Ya bir de gene kazanırsa, off…

Falan.

Bu konuda kötü haberlerimle iyi haberlerim bir aradalar. Tanrı’nın mastır planının bir parçası olan bu olaylar, bir genel seçim öncesi değil ‘mahalli’ bir seçim öncesinde ortaya çıktılar. Yani, 2002 seçimlerindeki gibi bir, iktidar koalisyonunu baraj altında bırakan kıyamet beklentisinde olmamamızı istiyor olmalı birileri. Mart seçimlerinden sonra bir bakmışız RTE yok, böyle bir sabah hayal etmemeli kimse. Birilerin bir tokat yiyeceği açık olsa da, biz kendi kendimize bir tokata yanak atmamak adına yanlış beklentiler içinde olmamalıyız.

Bizim ondan kurtulmamız gerçekte çok kolay. Ancak mesele şu ki, onun bizden kurtulması oldukça zor görünüyor. Bakınız Şeyhtan’ın Son Günü / ‘Siyasal İslam için ölüm bile yasak’ bölümleri.

Doğru oturalım doğru konuşalım. Ak Parti İktidarı, Türkiye’nin ruhsal haritasında en yüksek tekamülü yaşadığımız bir iktidar dönemi oldu. Yaşlandık ama çok şey öğrendik. Özellikle Modern yarımız, inanılmaz bir gelişim yaşadı. TEKADAM bize çok acı çektirdi ama çok şey de öğretti. O bize öğretmenlik yapma niyetiyle yapmasa da, biz çok onun vesilesiyle çok şey öğrendik. En basitinden CHP, siyasal rakiplerini seçimli kongreden yaka paça attıran bir tek adamın partisi olmaktan, manevilere saygılı ve her geçen gün Türk insanın gözüne daha sevimli gelen başka bir anlayışa kavuştu. Taşlar henüz yerine oturmasa da, CHP bence geçtiğimiz 10 yılda 50 yıllık yol kat etti. İktidar olması önemli değil, varlığı, bizatihi İslam için çok değerli.

Tüm seçim sonralarında bize düşen, dostlarımızı bu facia ile ilgili teskin etmek olmuştur. Mevla’mızım bir planı olduğu için bunları yaşadığımızı yazışmışızdır uzun uzadıya. Buradan durup geriye bakınca sizin de içinizden ‘Bin kere evet!’ demek gelmiyor mu? 2011’de o acıyı yaşamasaydık, 2013’ün 17 Aralık’ını da yaşayamacaktık. İyi ki 2011 olmuş. Ve daha yaşayacağımız nice nice şeyler için bu iktidara birazcık daha ihtiyacımız var.

Şunu hiç unutmamalıyız. 2002’de süper bir ülke değildik ve birden bire bu insanlar yönetimimizi ele geçirmedi. Cumhuriyetimizin sayısız hastalıkları vardı. Bunların bir kısmı iyileşti, şimdi sırada iyileşecek başka hastalıklarımız var. 2015’te bu insanlar yönetimden giderlerse de süper bir ülke olmayacağız. Burası Türkiye. Heyecansız, şitressiz 1 günün dahi geçmeyeceği vaadedilmiş topraklar. Aynı bizim Beşiktaş gibi. Sorunsuz bir 15 dakika, ne zaman izledim hatırlamam. Ya gol atarsın beyaz olur, ya da iki dakika sonra 2 tane yer simsiyah olursun. BJK’li olmak siyah ve beyaz uçların arasında gri bir koltukta arkana yaslanamadan maç izleyemeyeceğin gerçeğine bir bakıma iman etmektir. Türkiye’de yaşamak da, sen tuvalete gidip gelene kadar her şeyin olup bitebileceği bir ülkede yaşamayı baştan kabul etmektir. Haylaz memleketim seviyorum seni

Sosyal medyada birilerini şöyle şeyler söylenirken gördüm. Hani 2012’de aydınlanacaktı dünya? Pehhhh…

Nasıl bir 2013 geçirdiğimizden bihabere benziyor bu dostlar. Bir kuşağa damgasını vurmuş ünlülerden neredeyse, ölmeyen kalmadı!! 2012’de dünyanın bir göktaşı kıyametine uğramayacağını, yeni bir dönemin başlayacağını yazıştık durduk burada. Yeni bir takvimin başladığını anlamamız için daha başka ne gerekirdi bize acaba? Peygamber falan mı? Eee, onlardan da elimizde mebzul miktar yok mu? Bence yenisine oturacak koltuk yok, ayakta kalmamak için gelmiyordur. Türkiye’de 2013 yılına sığan olaylara bir bakarsak, artık başka bir takvime geçtiğimizi görmek zor olmaz. II. Miladi Takvim. İÖ ve İS.

Şu soruyu sormaya ihtiyacımız var: Kimdir Recep Tayyip Erdoğan? Meselenin bu kısmını kurcalamalıyız. Kim olduğunu çözersek, kim olmadığını da çözümleriz. Bize varlığıyla ne yaşattığını doğru anlarsak, yokluğuyla bize ne yaşatmayacağını da görebiliriz.

Levh-i Mahfuz’a göre RTE de diğer her insan gibi sadece bir fikirdir. Bir kişi değildir. Onu bir kişi olarak görürsek, kişilerin peşinden koşanların farklı bir türevi oluruz. Kişilerden kaçan anti-takipçiler olarak, onlarla aynı torbada yer alırız.

Tayyip Erdoğan kimdir? Tayyip Erdoğan, an itibariyle, kötü bir fikirdir. Despotça yaklaşımlarla insan iradesine hükmedeceğini sanma fikridir. Betona iman edip bir ayağını çukura sokma fikridir. Kötü bir fikirdir bu. Değişecek olan iktidardan önce, bu fikirdir. Türkiye olarak yeni bir fikrimiz olduğunda, bu iktidar gidecek ve başka bir iktidar fikri başımıza gelecektir. Bizi gıcık edecek yeni bir tertip olacaktır bu da. İktidarlar, bizi tekâmül ettirmek için gelir ve giderler. Bizi mutlu etmeye gelen sadece Noel Baba’dır, ki o da kırk yaşıma geldim, hala zuhur etmiş değil. Noel baba konusunda bizi kafalamış olabileceklerinden şüpheleniyorum. Yani açık konuşmak istemiyorum ama şimdiden hazır olun, Noel Baba olmayabilir. Âşık olacağımız bir iktidarın gelmeyecek olması gibi. Hepsi budur.

Bir surete baktığında karşısında bir kişiyi değil o kişiyi yaratan fikirler bütününü görmelidir insan. Böylelikle ondan nefret etmekten koruyabilir kendini. Onun temsil ettiği yanlış fikirlere karşı doğru fikirler geliştirebilir. Başbakan’a bir kişi olarak bakacak olduğumda bende de kızgınlıktan başkasını yaratmıyor. Öfkelenmemek için kaçıyorum ondan. Yazmak istemiyorum. Ancak yazdıkça da tekâmül ediyorum.

Ne zaman ki onun fikirlerine odaklanıyorum, ona ertesi gün doğru fikirlerle uyanacak olduğunda kardeş olabilme fırsatını da tanımış oluyorum. Benim onunla kardeş olmam, onun yaptıklarının bedelini ödemeyeceği anlamına gelmiyor çünkü ben bir kişi olarak, Yüce divan değilim. Beynimde bir yüce divan taşımadığım için de, şükürler olsun çok mutluyum.

Başbakana din kardeşi olarak yaptığım çağrıdan rahatsız olan dostlarım olmuş. Ben onunla din kardeşi falan diilim diyerek. Unutmayın. Bizim dinimiz İNSANLIK DİNİDİR. Her insan, her diğer insanın din kardeşidir insanlık dininde. Beğen ya da beğenme.

Şu an televizyonda Balyoz davasının mağduru aileler var. Canlarım benim ne acılar çekmişler. Bir baba olarak onların acılarını kendi canımda hissedebiliyorum. Hakito geçen haftasonu kollarımda uyurken, baba gitme diye sayıklıyordu… En kısa zamanda kavuşmalarını diliyorum babacıklarına. Bu süreçte ne kadar da olgunlaşmışlar, bu da işin sevindirici tarafı. Güçlenmişler. Kavuşmalarıyla ilgili bir öngörüm var, paylaşacağım.

Bu birkaç yüz ailemizin acıları büyük. 30 bin şehit ailesimizin yaşadığı acı kadar büyük değil, bunun da altını çizmek zorundayım. Bir babayı haftada bir görebilmek ile evladını ancak mezarında ziyaret edebilmeyi acıların özgül ağırlığı olarak karşılaştıramayız bile. Hiç bir acı birbiriyle kıyaslanmamalı. Hepsine empati uygulanmalı. Ancak mesele acılara duyarlı olmaksa, tüm acıları görmek zorundayız ve bu konuda ihtiyacımız olan 360 derecelik bir panorama. Bu dünyanın, kendi koluna çimdik atıldığında Ahh diyecek insanlara ihtiyacı yok artık. Çimdiği yediğinde Ah demek için bir ruha ihtiyaç yok. İnsan olman bile gerekmez. Bu tepki, reflekslerin görevidir. Bu yenidünyada ihtiyacımız olan, başkalarının acılarına DA duyarlı insanlardır. Herkes başkasının acısına duyarlı olursa, bir toplumda kapsam dışı hiçbir acı kalmaz.

Balyoz ve Ergenekon davaları için Kahramannn Paşalarımızzz’la başlayan cümleler kurup modernist popülizm yapacak değilim. Bu davalar asıllarından saptırılmış olsa da, hayal gücünü zorlayan gerekçelerle, uçuk cezalarla sonuçlanmış olsa da, Türkiye’mizde yanlış bazı alışkanlık, geleneklerin olduğu gerçeğini bir kenara atamam. Ve kişisel olarak bu davalara bakışımı sarsan olay, 2004 MGK’sında FG Cemaati’ni bitirme kararının alınmış olduğunu öğrenmek oldu. Sen, kanunun sana verdiği güçleri haddin olmayan konularda kullanmaya kalkışırsan, karşı taraf da kanunun kendisine verdiği güçleri yanlış bir şekilde kullanarak seni bitirmeye kalkışabilir. Büyük oranda başarılı olur da.

Bu davalarda ulaşmamız gereken hakikat, hiçbirimizin hiçbirimizi bitirmeye hak ve yetkisinin olmadığı idrakine varmamızdır. Bu devlet bizi yok etmek için değil, bizi var etmek için vardır. Ve bu gerçeği cüppe de üniforma da değiştiremez. Kişisel görüşüme göre Cemaat, elindeki yaygın gücü, manevi bir ateşkesin sonucu olarak, bu insanların serbestiyeti için kullanacaktır ve yaralı hükümetin de girişimleriyle, Türkiye, tüm kesimlerinin diğer kesimlerle birlikte yaşaması gerektiği bilincine varmış olarak, daha olgun bir varoluşa doğru yol almaya başlar. Bu anlamda, bir yurttaş olarak herkese bu bilince vardığımız bu kutlu yolda, fedakarlıklarından ötürü teşekkürü bir borç biliyorum. Askerlik sürecindeki gözlerimden ötürü komutanlarımız, hapse girmelerinden önce kahramanım değillerdi ancak bundan sonra olacaklar.

sevgiyle”

buRAK özDEMİR

.

.

http://www.tanrinindogumgunu.com/seyhtan-ile-deccalin-2014-savasi/

.

.

Gerçek olarak gördüğünüz şeylerin gerçekliğinden kuşkulanır mısın?

.

.

Gerçek olarak gördüğünüz şeylerin gerçekliğinden kuşkulanır mısın?

 .

Yaşadığımız yeryüzünde, insan olarak en yüksek amacımız,

farkında olmadan hayal gücümüzün de ötesinde

eterik şeyleri alıp kendi fiziksel varlığımızdan geçirerek

görsel dünyamızda tezahür ettirmektir,

kısaca yaratmaktır.

Fiziksel bedenimizde, belkemiğimiz boyunca uzanan

ve bu yaratma sürecini kontrol eden

enerji yüklü bir tüp vardır.

Biz o tüpün içine yedi ana çakra oturtmuş

ve her bir çakraya faklı anlamlar yüklemişizdir.

İnsan eterden bir şeyleri alıp bu enerji tüpünden geçirir

ve hayallerini üç boyutlu dünyasında

GERÇEK olarak yaratır.

Çevrenize baktığınızda gördüğünüz her şey insan yapımıdır.

İnsan yapımı olarak gördüğünüz her şey

önce bir düşünce formu olarak başlamıştır.

Bu durumu önce bir sahneye dekor kurup,

sonra onu gerçekmiş gibi görmenize benzetebiliriz.

Ancak, Tekâmül yolculuğunuzda titreşimleriniz yükseldiğinde,

farklı bir bilinç düzeyine geçtiğinizde,

daha önce gerçek olarak gördüğünüz şeylerin

gerçekliğinden kuşkulanmaya başlarsınız.

Ve kendinize şu soruyu sorarsınız:

“Gerçek olan nedir ki?”

Levh-i Mahfuz bu sorunuzun yanıtını alacağınız

yeryüzündeki en muhteşem kaynaktır.

Hakikatin kendisidir, yeter ki farkında olun.

Biz gene de size biraz fısıldayalım,

elinizi kalbinizin üzerine koyun,

gözlerinizi kapatın.

İç sesinize odaklanın, bu gerçektir

ve bu, sizinle BİLİNÇ arasındaki

her şeyin kesiştiği bağlantı noktasıdır.

Evet, gerçek budur.

Gerisi illüzyondur.

Levh-i Mahfuz’daki bilgileri

YAPABİLGİYE geçirin,

yaşamınıza yerleştirin

ve kalan yaşantınızın keyfini sürün.

. 

www.izmirliahmetkaya.com

.

.

Sizi BAĞIMLILIĞINIZIN gücü TUTSAK eder.

.

.

Sizi BAĞIMLILIĞINIZIN gücü TUTSAK eder.

 .

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.

Bir Hindistan cevizi oyulur ve

iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır

ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.

Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir.

 Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

Maymun tatlının kokusunu alır,

yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar,

ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz.

Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz.

Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur

onu sadece, Onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.

Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır.

Ama zihninde aç gözlülüğü o kadar güçlüdür ki,

Bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey,

 arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur.

Tüm yapmamız gereken elimizi açıp benliğimizi,

bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak

ve dolayısıyla özgür olmaktır !!!

Biz, maymuna benzer yanımız olarak

sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin

bizim için birer tuzak olduğunu

fark etmiyor oluşumuz olduğunu düşünüyoruz:

-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

-Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 20-30 kat büyük evlere sahip olmak,

-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun süre dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,

-Okumadığımız kitaplara sahip olmak,

-Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,

-Bize günde 35 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,

-Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,

-Faizi, getirisi zarara uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,

-Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit

ayıramadığımız başarılı ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,

-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,

-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile envayi çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,

-Oturmadığımız koltuk takımları,

-İzlemediğimiz dev ekran televizyonlar, Kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha neler nelere sahip olmak…

Ya da sahip olduğumuzu sanmak…

O maymun gibi avucumuzda tuttuğunuz sürece

(faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?

Ve ancak parmaklarımızı gevşetip

bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup

tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?

ASLINDA BİZ BU DÜNYAYA SAHİP OLMAYA DEĞİL,

ŞAHİT OLMAYA GELMİŞİZ.

AHHH… BUNU BİR ANLAYABİLSEK…

Alıntıdır. mail adresimize düştü, paylaşalım istedik.

 .

www.izmirliahmetkaya.com

.

.

ilgilisine… 2014 de AY’IN HALLERİ

 .

 .

ilgilisine…
2014 de AY’IN HALLERİ

.

.

www.izmirliahmetkaya.com

.

.