ATATÜRK, LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ

ATATÜRK , LEVH-İ MAHFUZ ve TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ…
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olmayacak demiş Mustafa Kemal.
Hem gerici enerjiyle, hem de dünyanın karanlık yüzüyle aynı anda savaşmış biri o. Her ikisini birden alt etmenin nasip olduğu nadir bir insan. Ve ne yazık ki bi türlü doğru anlayamıyoruz onu.
Mustafa Kemal kahin değil, bu nedenle onun -ecek, -acak, -meyecek, -mayacak’lı sözleri gelecekten haberler bülteni değildir.
Ecek’ler acak’ lar basbayağı bir hedef göstermedir. Yoluna ışık tutmadır. Sana dikkat et, gayret et şeyhlerin ülkesi olmasın diyor. Sense, oh be dünya varmış Atatürk söyledi, gericilerin ülkesi olmayacak burası diyorsun. Ayağa kalk diyor sana. Peki diyip oturuyorsun sen.
Anlamıyorsun onu.
Anlamayınca da emanet bu hale geliyor işte; Türkiye, şeyhlerin de, dervişlerin de, müritlerin de ve daha beteri GURULARIN da ülkesi oluveriyor. Uzay çağında…
Aslına bakarsanız M. Kemal’in devlet adamı olması yanıltmış bizi. Onun işaret ettiği hedeflerin yerine getirilmesini devletten ve onun adamlarından beklemişiz. Sivil bir toplumun, sivil bir ferdi olarak görememişiz onu. Hep üniformalı kalmış. Üniformayı çıkardığında da frak giydirmişiz. Fotoğraflarının belki de yüzde doksanı, sokakta sıradan insanlarla çekilmişken, biz sırça köşklere kilitlemişiz onu. İkinci bir Mustafa Kemal olabilmeyi, devletin üst-makamlarına gelmeye koşullandırmışız. Oturduğun yerde olabileceğin biri olamamış hiçbir zaman o. Uzak hedef olmuş sana. O makamlara gelenleri de beğenmemişiz zaten. Atatürk bir çıta olmuş ve o çıtayı siyasetçilerin, devlet adamlarının aşması beklenmiş. Nedense sen onların akıllarına hiç gelmemişsin. Herşeyi devletten bekleme!, lafı oturmuş da herşeyi devlet adamından bekleme! lafı bi türlü oturmamış.
Gerçekte Mustafa Kemal, ne bir makamdır ne de bir mevki…
O bir bakış açısıdır.
O bir gözlüktür.
Gözü olan, bir yere bakabilen herkes onu takabilir.
Onu devam ettirebilir.
Taktım dediğin anda bitmiştir.
Din ve felsefe maskeli gericiliğin, o “olmayacak” dediği halde olmasının nedeni şu ana dek onu tam olarak anlayamayışımızdır.
Bakın çok basit bir örnek.
“Ne mutlu Türküm diyene”nin gerçekte ne demek olduğunu idrak edersen, her yanı Atatürk sembolleriyle dolu Türk Dil Kurumu’nu yerlebir etmen, yeniden inşa etmen gerekir.
“Ne mutlu Türk olana” ile “Ne mutlu Türküm DİYENE” arasındaki tek fark, ikinci lafın soyculuk yapmaması, kökenle ilgilenmemesi, “önemli olan bugün, burada, bizimle olman” demesidir.
Bu anlayışı dil alanına uygularsan;
Kökeni Türkçe olmasa da, dilimize girmiş, “bugün, burada, bizimle olan”, ben Türkçeyim diyen her kelimeyi Türkçe olarak kabul edersin. İçe dönük bir dil yaratma çabasını terk eder, dilini dünyaya entegre etmenin yollarını ararsın. Güzel, etkili, dilindeki boşlukları kapatan “yabancı” kelimelere açarsın kapını. Kendi güzel kelimelerini de öne çıkartırsın diğer yandan. Çağdaş bir dil yaratırsın. Kökene dayalı dilcilik yapmazsın. Hele bunun adına Atatürkçülük hiç demezsin.
Mustafa Kemal’i doğru anlarsan tabi.
Devlet işleri frekansı üzerinden değil, felsefe frekansından iz sürersen.
Onu bir makam değil bir bakış açısı olarak görürsen.
Onu Ortadoğu’nun yazgısını değiştiren, doğuyu yeniden doğuran bakış açısı olarak görürsen eğer.
Ne derlerse desinler. Bizler devam edeceğiz onun bıraktığı yerden.
Mustafa Kemal…
O milli alanda başlatmiş devrimi. Biz, manevi alanda devam ettiriyoruz. Böyle olması da gerekiyor. Hele bir insan ruhunu kurtaralım da esaretten. Ondan sonrası kolay iş. Ruh, şeytandan özgürlüğünü alacak kudreti bulsun da önce. Ondan sonrası bir gecelik iş.
Bu “bir gecelik iş” lafı Dona’nın biliyorsunuz. Geçenlerde bi gazete kupürü gördüm. Hükümet takımından biri, kitabı taramış herhalde bizim. Dona’nın Ortadoğu tezini cımbızlayıp, diline dolamış; Bir gecelik iştir falan filan diye demeçler veriyor.
İktidarsın sen. Bi gecelik bi gecelik diyeceğine yapsana. Kaç gecedir iktidarsın sen?
Neyse o taraflara söyleyeceğimiz çifter çifter sözlerimiz olacak. Zamanı gelince tabi. Şimdilik tembihliyiz Dona’dan. Uslu çocuk olalım. İşimize bakalım. Planlarımızı doğru yapalım. Cumhuriyet devriminin havada kalmış yanlarından, dersler çıkararak yapalım planımızı programımızı.
Kendi davamız, kendi idealimiz penceresinden baktığımda, Cumhuriyet Devrimlerinden şahsen aldığım en büyük ders Mustafa Kemal’in yalnız bırakılmasıdır. Tekleştirilmesidir.
Kişiler katına çekilmesidir.
Sevgi adına, liyakat adına yapılmıştır bu.
O “Bu millet, benim gibi daha binlerce Mustafa Kemaller çıkarır. Beni de bir Türk anası doğurmadı mı?” demiştir. O’nun arkasından “Bir Mustafa Kemal daha gelmez” demiştir onlar. Bunu bir serzeniş olarak değil, “müjde” olarak dillendirmişlerdir. Yalnız ve tek bıraktılar, çoğalmasına asla izin vermediler. Mustafa Kemal öncü olmak istedi, ardındakiler onu lider yaptılar.
Oysa ne güzel de öncü bir sıfat seçmişti kendine;
BAŞÖĞRETMEN.
Bu kelimeyi, kendisinden bahseden mütevazi sözleriyle birleştirince, buram buram çoğalmak isteyen, tek olmamak için bir tek yalvarmadığı kalan bir portre çıkıyor ortaya. Gençlik demiş, gelecek demiş, damarlarındaki kan demiş, her seferinde başarının adresini kendi dışında alanlara çekmek istemiş. İzin vermemişler O’na. Türk toplumu bu gerçeğin en yakın şahididir.
Tek bir kişiye mâl edilen, bir kişinin üzerine yıkılan bir devrim, fazla uzağa gidemez.
Mustafa Kemal bunun en güzel örneğidir.
Bir kişi, herkesi sırtlasın’la olmuyor işte. Kur’an da bu yüzden “bizi güt demeyin bizi gözet deyin” dememiş miydi? Bir faninin üzerine bırakınca kendini, kalıveriyorsun ortada.
Ben’lere değil Biz’lere ihtiyacımız bu yüzden var.
Oronos ile Rheanın oğlu Zeus değil hiçbirimiz. İnsanız ve 21.yüzyılda yaşıyoruz. Birşey yapmak isteyenlerin teklik değil birlik içinde olması gereken çağdayız.
Tarihe çok meraklı biri olmuşumdur hep. Çocukluğumdan beri büyükadamları okumuşumdur. Hayatıma damgasını vurmuş kitap babamın kitaplarından biridir: Dünyanın çehresini değiştiren 12 Adam. Kaç kere okuduğumu bilmem. Tekrar ve tekrar. Bu adamların doğruları nelerdi ve nerede yanlış yaptılar… Çok okudum, “lider” portrelerine oldum olası ilgili oldum. Sayısız hayat hikayesini nefes almadan okuyup, kendimce dersler çıkardım. Okumak falan da değil, hepsinin üzerinde çalışma şeklinde birer birer. Neleri yapmasaydı, başlattığı hareket daha çok yol alırdı.
Düşün babam düşün. Nedense, neye hazırlıksa artık… Tarihin sayfaları üzerinde bitmek bilmeyen fikir egzersizleri… Ben, tarihin hiçbir sayfasında Mustafa Kemal gibi bir devrimci, öncü, lider başka bir insan görmedim kardeşim. En büyük eksikliği, zamanının yedi-sekiz yüzyıl ilerisinde olması…
Buna eksik denirse tabi. Neyse ki kaderini, asker olarak yazmışlar. Çok somut, çok gerçek bir alana yerleştirmişler. Yoksa, filozof olurdu, halâ heyecanla okunan eserlerin sahibi olurdu, ama bu kadar gerçek olamazdı. Kader kitabının yazıcıları, gerçek ve somut dünyanın ortasına yerleştirmişler onu. Çok da iyi yapmışlar. Diğer hiçbirinde olmayan birşey var onda.
Nedir nedir… Düşün babam düşün. (Babam beni andı) Sonunda buldum o şeyi.
Napolyon, BEN Napolyon’um demiş.
Atatürk, hepimiz Mustafa Kemal’iz demiş.
Aradaki fark burada işte. Benlik duygusunun esiri olmamış, biz olmanın yollarını aramış durmuş. İnsanı bu denli allak bullak eden, Gençliğe Hitabe gibi bir metni başka hiçbir motivasyonla açıklayamazsın.
Ben işi değil o iş. Biz işi. Biz olmak için yalvarmış sanki.
Nesiller üzerinden çoğalmak istemiş. Genetik değil manevi bir evladı tercih etmesi de sanıyorum bu yüzden. Hazret-i Muhammed’e resmim çizilmeyecek benim dedirten şey her ne ise, Mustafa Kemal’e geride biyolojik bir akraba bıraktırmayan şey de aynı.
KİŞİLER KATINDAN ÇEKİLMEK.
Arayın tarayın, bi akrabasını bulabiliyor musunuz bakalım. Kişisel soyunu devam ettirmediği gibi, bütün izlerini de kaybettirmiş. Olası bir Mustafa Kemal soyculuğuna müsade etmemiş, tedbirlerini fazlasıyla almış. Hanedanlığa karşı duran adama yakışan da buydu. Diğer tarihi portreler var ya. Evet, Atatürk’te onlarda olmayan birşey var. Sanıyorum onu farklı kılan, aslında kendisinden ziyade insanların ona olan bakışı.
Küçükken bir Atatürk defterim vardı. Gazetelerden kesip kesip onun resimlerini yapıştırırdım. Şiirler yazardım. Şimdi farkettim ki o resimleri hiç unutmamışım. Evet, Türk halkının ona olan bakışları bi değişik. Meşhur birini görmüş bakışları da değil, devlet büyüğü gelmiş heyecanı da değil. Başka bişey.
Bir milletin kişisel gelişim serüveni var Atatürklü fotoğraflarda… Kendini aşma çabası var. Olmadığını zannettiğin olanaklarını kullanmanın, neleri başarabildiğini farketmenin mutluluğu var. Aptalların aptallığı yakıştırdığı bir halkın, öğrenmeye olan düşkünlüğü var.
Genciyle yaşlısıyla aydınlanan ruhlar var.
Bana sorarsanız baştan aşağı müteşabih bir laftır;
Atam izindeyiz…
1- Seni bir öncü bildim. Ben de tıpkı senin gibi geleceğin devrimcisiyim. diyebiliyorsan ne mutlu.
2- Ben kim sen kim. Gerilerden gelen bir takipçinim ben sadece. diyorsan da ne yazık…
Herkes bu iki anlamdan hangisini kendisine daha yakın bulduğuna karar versin önce. 2 diyenler tribüne çıksın. 1 diyenlerle işimize bakalım biz de.
Resullük, nebilik… Bunlar dinsel öncülük yapan kişilerle ilintili kavramlar. Mustafa Kemal Paşa’ya bu tarz bir sıfat yakıştırmamız pek doğru olmaz. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Onda kesinlikle peygamber kumaşı var!
Evinizde kendiniz deneyin. Tarihi portreleri yanyana koyun. Mustafa Kemal titreşimlerinin benzerlerini sadece peygamber profillerinden alabildiğinizi farkedeceksiniz. Gandi’ler, Churchill’ler kesmeyecek sizi. Eliniz Filistinli İsa’lara, Mekkeli Muhammed’lere gidecek. Sakalı uzun dincilik, Haşa! İslam peygamberiyle ortak ne özelliği varmış Atatürk’ün derse onlara tek bir şey söylerim. Kelime bile etmem onlara. Rakam söylerim.
19 derim.
İslam’ın bir rakamı varsa, bu rakam 19’dur.
Ve bir insanın hayatında bir rakam bu kadar çok yer ediniyorsa vardır onda bir iş.
19 Mayıs 1919 gibi veriler, çok doğal geliyorsa hemen bir şey isteyelim onlardan.
Ayarlasınlar, denk getirsinler hayatı 19’larla içiçe evlatlar sunsunlar bize.
Bakalım getirebiliyorlar mı…
Öncülük. Çağımızın anahtar kelimesi budur. Dışı modern-içi demode yanımızın bir türlü anlayamadığı kavram da budur. Biz’im aramızdaki, yazan ve okuyan arasındaki akıl ilişkisini de bi türlü anlayamazlar bu arkadaşlar. Tanrı’nın doğum günü – LEVH-İ MAHFUZ düşüncesine katılırsan, onun düşüneninin müridi olarak ilan eder seni. Bi de felsefik felsefik ateist demez mi kendine. Lan o zaman bütün fizikçiler de Einstein’ın müridi… Senin mantığa göre. Mantık kelimesini de lafın gelişi kullanıyorum tabi.
Bu işe çok kafa yormak lazım çok. Öncülüğe. Herşeyden önce Mustafa Kemal’i zihin dünyamızda öncülük koltuğuna bi oturtabilsek, önümüz epey açılacak. O zaman herşey farklı olmaya başlayacak. Makam da değil mevki de değil Mustafa Kemal. O sadece bir zeka biçimi. Şu gerçeği bi farketsen analar daha ne Kemal’ler doğuracak.
Daha doğrusu anaların zaten doğurmuş oldukları, ansızın birer Kemal olacak.
O bir öncüdür ve O’na methiyeler düzdüğün anda Mustafa Kemal biter. Zararsız görünen bu eylem, öncü olanı sonlandırmaktır. Öncü çoğalması gereken kişidir. Onu, erişilmez konuma yerleştirmek Mustafa Kemal’e suikast düzenlemekten daha büyük suçtur. İzmir suikasti başarılı olsaydı Paşa’nın vizyonu bundan etkilenmez, yoluna bi şekilde, fenomenleşerek devam ederdi. Silahlı suikastlerin olur da vizyonlara düzenlenen suikastlerin telafisi olmaz. Silahla düzenlenenlerden misliyle daha tehlikelidir. Yolunu kaybettirir sana. Ve ne yazık ki bizim ülkemizde damlar, ilerici Atatürk’e nişan almış keskin nişancılarla dolu.
Artık methiyelerle yetinmeyi bırakıp, öğretmenimize yakışır öğrenciler olmalıyız herbirimiz.
Ne isabetli bir tohumdur “Gençliğe” hitabe.
Buraya dikkat. Gençlere değil, gençliğe…
Genci de yaşlısı da üstüne alır.
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen… “
dendi mi 7-70 ayaklanır herkes.
Davamızı düşünüyorum. Hayalimizi düşünüyorum. Bize dayatılan düzeni düşünüyorum. O koca çarkı düşünüyorum. O çarkı nasıl tersine çevireceğimizi düşünüyorum. Ne zorlukların üstesinden gelip, neleri başaracağımızı düşünüyorum da…
Mustafa Kemal, LEVH-İ MAHFUZ ve Tanrı’nın doğum günü’nü biraraya getirince içimden yüksek sesle ACABA? diyorum.
Hayır hayır acaba demiyorum çünkü eminim.
Ata’nın Gençliğe hitabesi ile “ayağa kalk” dediği kesim, indigo neslinden başkası değil.
Biz’e sesleniyor o.
Ve mesajı alıyoruz Biz.
Mesajı aldıkça alev alıyorum ben.
19 Mayıs ruhu…
Tanrı’nın doğum günü devrimi…
7/70 indigo devrimcilerimiz…
Ve İstiklal barışı…
Sevgiyle”
BURAK ÖZDEMİR

 

 

Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez.

“29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Törenlerinin iptal edilmesi ne kadar doğal?

Dindar-muhafazakâr kesim, Cumhuriyet Bayramlarından hazzetmiyor.

Terör ve deprem, sadece birer bahane.

Bir cumhuriyetin, Cumhuriyet’inin kuruluşunu kutlamaması gerçekte hayal dahi edilemez.

24 asker kaybımızdan sonra muhalefetin iktidarı istifayı düşünmeye çağırması elbette ki, PeKaKa isimli örgütü onore edici bir davranıştı. Sayın Başbakan, muhalefetin bu aldanışını gündeme getirdikten birkaç gün sonra, kendi eliyle terör örgütüne tarihinin en büyük payesini verdi. Doğal afet faktörüyle birlikte terör örgütü artık Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal ettirebilen, bir diğer deyişle

CUMHURİYETİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN ETMİŞ

BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MERTEBESİNE YÜKSELTİLMİŞTİ.

Her siyasi iktidar ardında utanacağı izler bırakır. 29 Ekim kutlamalarının iptal edilmesi, bu siyasi iktidarın 10 yıllık iktidarı boyunca imzaladığı en utanç verici karardır. Bu kadar davalardan, bu kadar uzun zamandır tutuklu yargılanan insanlar varken, Denizli fenerli bir davanın tutukluluların enjeksiyonla çekilip dışarı bırakılması da şüphesiz utanç vericiydi. Bir grup insan için partilerinin adındaki kelimenin üzerini çizmekten çekinmediler.  Bu utancı ancak, diğer siyasi cenahın tutuklularını dışarı çıkartarak çözebilirler.

O parti, o güne kadar, ADALET’i gitmiş, sadece bir kalkınma partisidir.

Deprem ve terör, elbette ki toplumumuza büyük bir acı yaşattı. Bunun yanında kenetlenmeler de yaşattı. Zaten ‘kutlama’ derken kimse tavernalarda tabak kırmaktan dansöz oynatmaktan bahsetmemişti ki? Burada bahsedilen devletin gövde gösterilerinden, milletin birarada yaşama coşkusundan başkası değildi. Ah ahh…

Herşeye rağmen bu gafleti, ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ gibi bir çerçeveden görmeyi de doğru bulmam. Dindar nüfusumuz için fazla bir anlam ifade etmeyen bir gün 29 Ekim… Çünkü Cumhuriyetin ilan ediliş şekli ve içeriği ile daha o günlerden hemfikir değiller. ‘Kutlama’ içten gelen birşeydir. ‘Kutlasanıza ulan’ olmaz. Bir toplumun neredeyse yarısı, devletine ruhunu veren organizasyondan mutlu değilse bunda Cumhuriyet’in hiç suçu yok mudur? Elbette ki vardır. Bu da, muhasebenin bizim kendi vicdanımıza düşen kısmıdır. Cumhuriyetimiz daha buluşturucu, daha birleştirici bir konsepte bürünmelidir.

Bizler kardeşiz ve bu yüzden hatalarımız da ortak ve birbiriyle içiçe. Karşıt kardeşini bir yanlış içinde görürsen iyi araştır, o yanılgının akrabalarının sende de mevcut olduğunu göreceksin.

Türkiye’nin ideolojik sorunları her zaman en az iki ayaklıdır. Sorunları ve yakınmaları tek taraflı yapacaksak, hatayı hep diğer ayağa yıkacaksak ben yokum. Kendi yanlışlarımızı da kınayabilecek gücü bulabiliyorsak ben her zaman buradayım.

Firavunların Mısır’ından başlayarak insanlık, kendini cumhuriyetin (devletin) sahibi olarak addeden sınıflardan çok çekmiştir. Bizim Cumhuriyetimizin ihtiyacı olan biraz da ‘sahipsiz’ kalmaktır. Hiçkimsenin değil herkesin cumhuriyeti. Bir yerlerde birşeylerin yanlış tasarlandığı zaten çok açıktır. Eğri oturalım, doğru konuşalım.

PeKaKa isimli organizasyon, bir terör örgütü formunu aşalı çok olmuştur. Terör örgütü, devletlerin güvenlik güçlerinden fellik fellik kaçan gürahlara denir. Bu gruplar kaçmak bir yana, günaşırı devletin karakollarına baskına gelmekteler. El Kaide Pentagon’u bir kere vurmuştu. Bu insanlar her gün bir başka karakolumuzdalar. Aslına bakarsanız buna baskın da denilemez. Baskın beklenmedik bir şeydir. Şu an hiçbir güvenlik noktamızın ‘baskına’ uğraması sürpriz değildir.

Kaybettiğimiz askerlerimizin ailelerine yazdıkları mektuplara bir bakın. Bunlar hiç beklenmedik ölümlerin satırları değildir. Pek çoğu vefat edeceklerini biliyor durumdadır. Bu ortamı terör ortamı olarak niteleyemeyiz, çok hafif ve yanıltıcı kalır. Bu, lokal bir içsavaştır. Devlete karşı bir kalkışmadır. Çok sert bir isyandır. Ve evet eylemleri, namertcedir. Sonuçta öldürdükleri, lejyonerler değil halk çocuklarıdır. Terörize eylem sadece bir sonuçtur.

Şu günlerde ordumuz adına bir kalkışma, bir ayağa kalkma belirtileri aldığımızı da belirtelim ki bu da güzel bir gelişmedir. Fakat son birkaç yılda, bu kadar köklü ve güçlü bir ordunun bu insanlar karşısında bu kadar aciz durumlara düşürülmesinde gaflet, dalalet ve hatta hıyanet kokuları aldığımı da söylemek zorundayım. Üzerine üniforma geçirmiş bir ihanetten bahsediyorum.Mehmetçiklerimizi kimi rütbelilerin siyasi müstevlerine kurban vermiş olma ihtimalimiz oldukça yüksektir.

Ayrıca… Bizim devletimiz o çocuklara kendisi ne zaman değer vermiştir ki,

eşkiyalardan insanlık beklenmektedir?

Askerlerimiz ‘sağolsunlar’, geçmişte üniformalarını o kadar haddini aşan işlerde kullandılar ki, bir vatan için mukaddes sayılabilecek o giysilerinin saygınlığını, itibarını neredeyse yok ettiler. Muhafazakâr unsur olsun, etnik unsur olsun, insanlarımızın azımsanamayacak bir bölümü, o kadar üniformalının birarada olduğu bir ortamı  ’tören’ olarak, ‘kutlama’ olarak algılayamaz durumdadır. Haksızlık payları daha büyük olmakla birlikte, haklılık paylarının da olduğunu görmek zorundayız.

Geçtiğimiz yıl, Emir’cik omuzlarımda bir Cumhuriyet bayramı yürüyüş kortejinin içindeydik. BU YAZIYI, bizler sevinç içinde yürüyen ‘modernler’ olarak Cumhuriyet Bayram’ımızı kutladığımız sırada, yolun kenarında buruk bir ifadeyle korteji izleyen başörtülü kardeşin gözlerinde gördüm ve yazıyorum.

Elinde titrek ritimlerle sallanan bir bayrak var… Kortejde öyle bir coşku var ki. Onu bir karadelik gibi çekerek içine almak istiyor. Katılmak istiyor o da. Bu coşkunun parçası olmak istiyor. Fakat emin değil. Önyargıları konusunda haksız olmakla birlikte, o kortejde onu dışlayan, onu o kıyafetleriyle, o mukaddesleriyle, içeride istemeyen ve bu fikrini attığı sloganlarla açıkça beyan eden bir hayat görüşünün var olduğu da bir gerçek. Atılan sloganların onda bıraktığı izi görünce, onun zihin haritasında meydana gelen titreşimlere kulak verince, o coşkulu kalabalığın sürüklendiği yer beni rahatsız etti. Benim Cumhuriyet yürüyüşüm bu olamazdı. Kenarda seyredecek kimseyi bırakmayacak bir yürüyüş olmalıydı benim Cumhuriyet yürüyüşüm.

Bu yürüyüşler, belirli bir siyasi duruşun ifadesi olmaktan çıkarılmadıkça Türkiye’nin muhafazakâr ve etnik ötekilerinin bu yürüyüşlerin coşkulu bir parçası olmayacağı açıktır. Diğer yanda, o siyasette bu coşku olmayınca, bir diğer siyasetin de bu coşkuya sahip çıkacağı da bir gerçektir. Hepinize tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna hoşgeldiniz derim ben.

Arada bir gazetelerin manşetlerine şöyle bir bakarım. Geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen’in gazetesiydi sanıyorum. Bir başlık dikkatimi çekti. Anayasa komisyona çalışmalarıyla ilgili bir haberin başlığı halkın ‘yeni anayasa coşkusu’ yaşadığından dem vuruyordu. Bu başlık bana 12 Eylül dönem gazetelerini hatırlattı. Bu haberin ‘Evren Cumhurbaşkanı seçildi, vatandaş rahat nefes aldı.’ manşetlerinden hiçbir farkı yoktu. Allah aşkına söyleyin etrafında coşku göreniniz var mı?

Bu ülkenin en eğitimli kesimlerinin… Şöyle diyelim. Dünyanın en donanımlu Müslümanları olan cumhuriyetçi Türk modernlerin, bu denli küstürüldüğü, ülkeleri adına mukaddes gördükleri bir günü bile doyasıya yaşamalarına izin verilmediği bir ortamda ‘yeni anayasa coşkusu’ndan bahsetmek, muhafazakârın muhafazakâra yaptığı kara propagandadır. Hakikatle hiçbir ilişiği yoktur.

Kurban Bayramı nasıl iptal edilemiyorsa, Cumhuriyet Bayramı da iptal edilemez.

Her ikisi de farklı dünyaların mukaddesleridir.

Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere, dünyada bu denli takdir görmeye başlamasında, örnek alınmasında o küstürülmüş modernlerin payı muhafazakârlardan daha çoktur. Unutmayın ki Arap ülkeleri TGRT’lerin, Samanyolu TV’lerin değil Kanal D’lerin Show TV’lerin takipçileridir.

Ak parti adı verilen Ortadoğu vizyonu, içinde Türk modernlerinin olmadığı bir senaryoda kocaman bir sıfırdır. Ve an itibariyle Türkiye’nin bölgesel değeri dindarlarından değil çok daha büyük ölçüde modernlerinden ileri gelmektedir. İhtiyaç dindar figür ise, Ortadoğu’da dindardan bol başka bir figür var mıdır? Mesele dindarlıksa muhafazakârlıksa, Türkiye İran’ın eline su dökebilecek midir?

Etnik gruplarıyla, azınlıklarıyla barıştığı şu günlerde, Türkiyemizi gönlü alınacak ‘minik’ bir azınlık daha beklemektedir:
MODERNLER.

Kendi modernlerini mutlu edememiş bir Türkiye’nin

Ortadoğu’nun yenilikçi ağabeyi olması asla mümkün olmaz.

Arap Baharı’nı yaşatan ruh,

Batı’yla entegre olma konusundaki karşı konulamaz istektir.

Yüzünü batıya dönmüş vatandaşlarına manevi sıkıştırmalarda bulunan bir Türkiye,

Arap Baharı’nda tarihinin en soğuk kışını yaşar.

Arap Baharı’nın rol modeli, Türk modernleridir.

Unutmayın onlarda Fethullah’lardan bol başka birşey yoktur.

Onlar, Kıvançların, Tubaların peşindedirler.

Aşk yaşayabilen Müslümanların özlemindedirler.

Din hocalarının değil.

Birisinin muhafazakâr Türk basınına ‘Başbakan karizması’ kavramını ne denli abuk noktalara getirdiğini haber vermeli. Sempati duygusu bu kadar da abartılamaz.

BİZ TEK KARİZMA TANIRIZ, ONUN ADI TÜRKİYE’DİR.

Arkasında Türkiye karizması olmayan siyasi karizmalar da yağız ama kifayetsiz birer delikanlı hükmünde olacaktır. İnsanlar değerlerinin nereden ileri geldiğini iyi bilirlerse, değerlerini ileri taşımanın da yolunu bulabilirler.

PARASIZ ÖĞRETİM PANKARTINDAN ÖTÜRÜ

19 AY HAPİS YATAN GENÇLER İÇİN

KILINI KIPIRDATMAYAN BİR BAŞBAKAN’IN,

BEŞAR ESAD’A HANGİ SIFATLA

O DEMOKRASİ TELEFONLARINI ETTİĞİNİ

GERÇEKTEN ÇOK MERAK EDERİM.

Evet, Türkiye kalkınıyor. Evet, Türkiye uluslararası dünyada hiç görmediği bir saygıyı görmeye başladı. Korkarım, bunu siyasilerin kendi maharetlerinin bir sonucu zannetmelerinden korkarım.

Bu, Allah’ın yazdığı bir kaderdir.

Siyaset kurumunun, gölge etmemek dışında bu gelişmedeki katkısı oldukça sınırlıdır.

Gölge etmemek de siyasetçi bakımında çok talihsiz bir geçmişe sahip olan Türkiyemiz için bir değerdir. Ama o kadardır. Cesaret, mertlik bunlar hükümetimizde bizim de olumlu bulduğumuz değerlerdir. Fakat bunlar, bu gelişmeleri yaratmaya yetmeyecek minik meziyetlerdir. Kimse üstüne alınmasın, bu Tanrı’mızın Türkiye’mize biçtiği kader rolünün bir çıktısıdır. Duble yol inşaatlarıyla falan ilgisi yoktur.

Hükümetimiz, bir piyango bileti gibi bir anda hesabında bulduğu,

nereden geldiğini kendisinin de pek anlamadığı

bölgesel kredinin artık sonuna gelmiştir.

Bu nokta, Davutoğlu tezleriyle ilgili oluşturulan muhafazakâr mitlerin de sonudur.

Sayın güleryüzlü dışişleri bakanı. Nerelere gidersen git.

Buradan aya mekik de dokusan,

modern Türklerin kalplerini kazanmadığın müddetçe

bu yeni Ortadoğu’da sen de koca bir hiçsin.

2012′YE SEN DE HOŞGELDİN.

Sayın Başbakanımız için geçmişte yazdığımız bir ateşten gömlek yazısı vardı.

O yazı, asıl önümüzdeki dönemin yazısıdır.

Ateşten gömleğin ateşten düğmeleri ateşten iliklere daha yeni yeni geçmeye başlamıştır.

O yangınlı gömlek omuzlarına oturmak üzeredir.

Allah anneciğine gani gani rahmet eylesin.

Gözyaşlarını gördük, kendi gözyaşlarımız bildik.

Fakat önümüzdeki dönemde bu gömleğin ona yaşatacaklarının yanında

o gözyaşları da solda sıfır kalacaktır.

Arap Baharı’nın ardındaki tek gerçek İslam güneşidir. Levh-i Mahfuz’un özgürlükçü Kuran tefsiri ile bu önünde engel tanımayan özgürlük yürüyüşü aynı elden çıkmadır. Sahibi aynıdır. Bugünleri yıllar önce yazıp haber verdiğimizde fantezi zannedenlerin, şimdi yazacaklarımızı da fantezi zannedecekleri gün gibi açıktır.

Türkiye’deki siyasi iktidar, hayata muhafazakâr davrandığı müddetçe

yeni dünya düzeni sürecinin dışında

ve hatta karşısında kalmaya mahkumdur.

Kahire’den başlayan bir yürüyüş, Wall Street’te devam etmektedir.

Türkiye’deki siyasi iktidarın artık daha fazla taşıyamayacağı hastalığın yegane iksiri, aşağıdaki tek satırdadır:

Hatt-ı cemaat yoktur. Sath-ı cemaat vardır.

O cemaat bütün vatandır.

Kendilerine bildirdiğimiz kıyamet, Ortadoğu sorunlarına, içinde Türkiye’nin olmadığı odalarda çözüm bulunmasından da öte birşeydir. Arap baharı, bir çoklarını devirmiştir ve daha pek çok lider devirecektir. Ancak,

ARAP BAHARI’NIN NİHAYETİNDE DEVİRECEĞİ LİDERLERİN

EN SÜRPRİZ VE BAŞLICASI,

LİDER TAYYİP ERDOĞAN’DIR.

ISRARLARINDA ISRAR ETMEYE DEVAM EDEN ERDOĞAN’DIR.

Bu, halkımız bize görev vermezse bu makamdan kalkar gideriz’in ötesinde birşeydir. Bu bir çekiliş değil bir yıkılış olacaktır. Modernlerine muhafazakâr davranmakta inat eden, tüm Türkiye’yi kendi cemaati bilmemekte ısrar eden bir Tayyip Erdoğan’ı, Türk halkının değil %50′si, %90′ı da biraraya gelse gene de kurtaramayacaktır.

Bir insanın kendi kıyametini en şiddetle yaşayacağı an, ölümüne bağlı olduğunu düşündüğü kendi değerlerine gerçekte kendi elleriyle ihanet ettiğini farkettiği, bu gerçeğin kendisine ispatlarıyla sunulduğu andır. Dindar Müslüman intihar da edemez… Bu sarmaldan çıkışı yoktur. Bu, anahtarı olmayan çıkışsız dehlizlere atılmış bir cehenneme kilitleniştir.

Tek çıkış yolu, yeni bir bilinçtir, hayata başka bir bakıştır.

İçimdeki sesten 2012 fazı için aldığım emirler uyarınca

daha sert tonlarla buralarda olacağımı herkese bildiririm.

Kendisine 29 Ekim 2012′ye kadar süre verilmiştir.

Kendisi bilir. Ya da kendisini bilirler.

Seçim kendisinindir. Ya da kendisini seçerler.

Kader ile kıyamet arasındaki ince çizginin maddesi ısrar’dan yapılmadır.

Herkese, boynunu acımısızca kavramış bir kudretli elin zorla yaptırmadığı,

kendi gönlüyle razı olduğu müspet değişimler dilerim.”

buRAK özDEMİR

 DEVAM EDİYORRRRRRR

29 Ekim… (devam)

“Okuycu ailemizde 29 Ekim yazısından çok mutlu olan dostlarımız olmuş. Mutsuz olanlarımız da olmuş haliyle. Onların mutlu, mutsuz nefeslerinin her bir zerresi benim için değerli. Nerede duracağımızı bunlar belirlemiyor olsa da.

Ortasından ikiye bölünmüş bir dünyanın, bir ülkesindeyiz. Bir gün sağ kolumuzu tedavi ederiz. Sol kolumuz bize kızar. Bir gün de sol kolumuzu tedavi ederiz. O zaman da sağ kolumuz bize kızar. Bu tedavi tam anlamıyla bittiğinde, işte ancak o zaman gereği gibi anlarız birbirimizi. İki sağ el ya da iki sol tokalaşamaz. Tokalaşmak için karşıt iki el gerekir.

İnsanları ve yaşam biçimlerini etiketleme yoluna gitmeyiz. Fakat bazı durumlarda, konu-konu-içinde durumlarda mevcut etiketleri, meramımızı tam isabet ettirebilmek adına kullanırız. Modern / Muhafazakâr etiketleri de bunlardan ikisidir. Etiketlerin olmadığı bir dünya için savaşıyoruz bu doğru. Lakin an itibariyle, bu ayrımlar da yaşadığımız hayatın bir diğer gerçeği. Muhafazakâr adlandırdıklarımız sıfır modern değiller. Modern dediğimiz insanlar da kafalarını laciverte boyayıp gezen marjinallerden değiller. Onların da kendi muhafazakârlıkları var. Bu kavramları telaffuz ettiğimizde herkes yazının kendi haritasının neresinde durduğunu anlayabiliyor. Önemli olan da bu.

Levh-i Mahfuz okuyucu ailesiyle ne kadar gurur duyduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Bu insanlar, ağırlıklı olarak haritanın modern tarafında durmalarına, şu anda ülkeyi yöneten siyasi anlayışla normal şartlarda taban tabana zıt bir duruşta olmalarına rağmen, Levh-i Mahfuz’un ‘onları anla’ demesiyle, muazzam bir anlayış içindeler.

Empati-Sempati kuruyorlar.

Her iki perspektife de haiz olabilmek için fazladan gayret sarfediyorlar.

Fakat herşeyin de bir sınırı olmalı.

29 Ekim’in zayıf gerekçelerle iptal edilmesi, artık son noktadır.

Bu insanlar, muhafazakâr dostlarımız, kardeşlerimiz en başlarda ‘değiştik’ demişlerdi. Onlara ‘hayır sizler değişemezsiniz’ denilmişti. Biz değiştiğini ifade eden herkese şans verilmesinin yanında olduk. Ben, gelişime taparım…. Ben, değişim tanrısının bir kuluyumdur. Değişim için savaşım, nefesimden de uzun olacaktır. Sadece muhafazakârlar değil. Bu evrenin herhangi bir köşesinde, her kimin değişim ve gelişim adına bir ihtiyacı, bir sıkıntısı varsa benim canım artık onundur. Başka özel bir sebebi yoktur. Bir de Türkiye’mizin özel rolüne verdiğimiz bir değerdir. Hayat bir teori değil. Şu anda masada bir hayat kurgulamıyoruz ve bu hayat ileride şu şu tarihte hayata geçecek birşey değil. Hayat, şu anda halihazırda yaşanan bir süreçtir ve biz Levh-i Mahfuz teorisiyle zihnimizde yeni bir hayat inşa ederken,, dışarıda halihazırda yaşanan bir hayatın sürüp gittiğini unutamayız. Sen, zihninde belli bir yere geleceksin bir süre sonra, birşeylere alışıyorsun. Fakat dünyada da yaşanan birşeyler var. Sen hazır olmadan da biz bu gelişmeler için hazır olmak zorundayız. Hazır olduğunda hak vereceksin fakat senin hak vermeni bekleyemeyecek kadar aciliyet taşıyor bazı konular. Özellikle Ortadoğu-Türkiye-Muhafazakârlık/Modernlik buluşması. Sen hazır olana kadar, hazır olan bizle hemfikir olmaman en başından beri olasılık dahilindedir. Bize kızacağın da ihtimal dahilindedir. Bir gün yeniden buluşacağımız da… Sen hazır olduğunda.

Cumhuriyet bayramlarından ne nedenle olursa olsun vazgeçiş, bizim müspet değişim tanımlarımızın içine girmez. Evet merhum Ecevit de iptal etmiştir. Fakat o deprem Ağustos 1999 depremidir ve askerlerimiz geçit töreninde boy göstermek yerine, enkazda vatandaşının yanında olmak isteyerek kendisine başvurmuşlardır. Zaten, o günleri hatırlarsanız kutlama yapmak için hiç de doğru bir zaman olmadığını da hatırlarsınız. 17 Ağustos, Van’la kıyaslanamaz. Van’da geç kalan, uyuyan bir devleti, bir millet ayağa kalkarak uyandırmıştır. Bu gelişme de göstermiştir ki, Türkiye’de devletinden daha büyük bir millet vardır. Ve ne ilginçtir ki, Van depremindeki doğu-batı kucaklaşması, Cumhuriyet bayramını belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız ölçekte anlamlı kılmıştır.

Bölgemiz ülkelerinden Tunus, ilk defa seçim yapmanın coşkusunu yaşadı. Libya… Kaddafi’yi öldürdüler, bunu kutluyorlar. Kaddafi, iyi bir ölümü haketmemiş bir insan da olsa hunharca bu ölüme tanık olmayı bizler haketmemiştik. Onun ölümünün onlar için anlamı büyük ve bunu anlayabiliyoruz. Tunus’u, Mısır’ı, Libya’yı selamlayan, kutlamalarını kutsayan sen nasıl oluyor da dünyada bir başka örneği daha olmayan bir Cumhuriyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikayesini küçümsüyorsun. Münasebet yoksunu bakanlarının eliyle ‘Ne yani resepsiyonlarda kahkahalar mı atsaydık?’ düzeyine indiriyorsun bu kadar insanın can vererek meydana getirdiği bir varoluşun yadedilmesini. Ankara’nın kahkahalarını bilemem, ağlayanlar daha çoktur millet nezdinde o günde.

Coşkulu Arap ülkelerine laik cumhuriyeti tavsiye edersin.

Hali hazırdaki yeryüzünün tek Müslüman laik Cumhuriyet’in kutlayıcılarına da

‘dağılın evinize’ dersin.

Bu şizofreni, artık kaldırılabilir limitlerin çok üzerine çıkmıştır.

Ortadoğu merkezindeki gelişmeler, bölgede Müslümanlık ile Modernite’nin buluşması, birleşmesi ve senkronize olması yönünde. Ve Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi içindeki modernitenin kalbinin kazanmadan, onlara karşı hoyratlıklarına ket vurmadan, Ortadoğu sahnesinde rol almayı istemekte.

Ergenekon davaları, Balyoz davaları, hepsine inandım, beklentim hepsinden halâ büyüktür. Masumlar bir an önce kenara ayrılsınlar ki, suçluları görebilelim demişimdir. Bunlar nereden çıktı canım şimdi diyenlerden olmamışızdır. Ama velakin. Denizli Fenerli bir davada, bir toplumun gözünün içine baka baka, birilerinin dışarı çıkarılması, herşeyden önce, istendiğinde insanların tutuksuz da yargılanabileceğini göstermiştir ki bu, Ergenekon ve Balyoz davasının özüne inanan insanların vicdanını korkunç bir ölçekte rahatsız etmiştir. Kimi insanların hakkındaki suçları öğrenemeden ölülerinin hapisten çıkabildiği bir süreç, ihanete uğratılmıştır. Bir grup cemaat insanını korumak kollamak adına. Bu insanlar size gerçekten bu kadar yakınlardıysa, onlara ‘Ülkemizdeki adalet duygusunun yara almaması adına sizi içeride tutmak zorundayız. Bunca insan içerideyken sizi çıkartamayız. Bunu anlayışla karşılayacağınıza inanıyoruz.’ diyebilmeliydiniz. Diyemediniz. Kendi davanıza sekte vurdunuz. Kendinizi sırtınızdan harakirilediniz.

Ortadoğu’daki yeni şekillenmelerde kimi yerli ağızların kenarından emperyal salyaların süzüldüğünü çok iyi biliyoruz. Yüce Allah o insanları, sizin yayılmacı öykülerinizi gerçek kılmak için serbest bırakmadı. Türkiye ilham verecek. Yol gösterecek. Uluslararası arenada ses verecek. Bu kadar. Bitti. Ötesi yok. Suriye Türkiye’ye bağlanmayacaktır. Suriye, kendine bağlanacaktır. Ötesi yoktur. Beyler ve Bayanlar. Tanrımızın planını çarpıtmayalım. İnsanî değerlerimi Milliyetçi dürtülerimize kurban vermeye kalkmayalım. ‘Osmanlı ruhu’ sözünün, bir mecazın ötesinde kimi insanlar tarafından çok farklı beklentilere büründürüldüğünü gözlemliyoruz.

Türkiye, modernite ile sıcak teması önce kendi içinde yaşayacak,

ondan sonra Batı ve Doğu ile buluşmasında öncülük üstlenecek.

Plan ve uygulama bu kadar basittir.

Ortadoğu turları, lider zirveleri bunlar turistik birer gezidir.

Master plan, gündemin arkasında işler.

Türkiye ‘arabulucu’ olmayı bir hobi haline getirdi. Herşeyde arabulucu olmak istiyor. Arabulunca ya da ara-arayınca çok mutlu oluyor…

Kiminle? Önemi yok. Bizi çağırın yeter. İsrailli tır şöförüyle, Filistinli bir otobüs şöförü Amerika’da çarpışsınlar meselâ. Buraya yazmaktayım. Sayın Dışişlerimizi bakanımızın adamları hemen orada biter.

– Arabulucu lazım mı abi?

Kimse Türkiye’yi kendi zihninin küçük rollerine sıkıştıramaz.

Türkiye ara-bulucu değil 2012 sonrasının dünya-birleştiricisidir.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki o ‘endamlı’ kalıbının içi,

Türkiye’nin modern+muhafazakâr hamuruyla doldurulmazsa bu,

içi boş bir maket olmaktan,

birkaç sararmış afiş asmaktan öteye gidemeyecektir.

Bu samimiyet olmayınca, Türk dış politikası yararlanmacı, fırsat kollamacı bir çehreye bürünüyor. Yararlanmacılığı, yanlışlıklar takip ediyor. Bir Türk vatandaşı olarak, iki elimin sorumlularının ölene kadar yakasında olacağı bir durum da NATO Füze Kalkanı anlaşmasıdır. Demokrasinin yakışanı, eğer niyet gerçekten demokratikleşmekse böylesi kritik, kadersel bir seçimin referanduma götürülmesi olurdu. Referandum olmayacaksa da bunun bir alt adımı olan, kamuoyunu seçeneklerimiz konusunda bilgilendirmek ve Türk milleti’nin genel eğilimini bir karara dökmek olurdu. Batı ile doğunun arasında kalmış bir Türkiye, neyin seçimini yaptığından haberi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğini bile oyladık. Yüzlerce yıllık komşumuz İran İslam Cumhuriyeti’ni düşman ilan etmeyi mi tartışmayacaktık? Lisan-ı münasiple sormuyorsan, bilgilendirmiyorsan Karayılan’ın yakalanmasının – serbest bırakılmasının gargaraya getirilmesine de kızmayacaksın o zaman.

Türkiye’nin son dönemde İsrail’e karşı sergilediği tavrı da samimi bulmadığımızı ilan ederiz. Mavi Marmara’nın üzerinden bir yıl geçmişken bir anda bir öfke kampanyası başlatıldı. Kodum mu oturtan bir devlet sesleri çıktı birden bire. Donanmamızın İsrail kıyılarına gidebileceği falan söylendi. Bunu biz bir yıl önce Mavi Marmara günü yazmıştık zaten. O gün gitmedi bugün neden gidiyor? Gitmeyeceği güvencesi Amerikalı makamlara zaten verilmiş de, gidebileceği neden bugünlerde dile getiriliyor? Bayram değil seyran değil bu öfke köpürtmesi nereden çıktı? dedikten kısa bir süre sonra gerçekle karşılaşıverdik. Türkiye füze anlaşmasıyla, düşman bellediği İsrail’i bir nevi Misak-ı Milli sınırlarına alıvermişti. Şu haberi Gırgır’da okusaydık, bu kadar komik olamazdı. Füzel kalkanları Türkiye ile Amerika işbirliğiymiş. Bize, İsrail’in bu bilgilerden yararlanmayacağı güvencesi verilmiş… Vay canına. Kurulduğu günden bu yana İsrail, herşeyi Amerika üzerinden yapmadı mı? İsrail’in can düşmanını vur. Sonra da bunun İsrail’le ilgisi yok, biz bunu Amerika için yaptık de. İran’ın Amerika’ya hangi zararı dokunmuş? Amerika’nın ve dünyanın İran’la tek meselesinin adı İSRAİL’dir.

Arap baharı, üzerinde Tanrı’nın elinin olduğu, bağımsız, samimi bir harekettir. Ve fakat dünyada, bu hareketten farklı sonuçlar elde etmek için bazı farklı planlar döndürülmekte. Kendi modernleriyle barışmamış muhafazakâr Türkiye hükümeti, bu eksiğinin bedelini bu karanlık planların saf uygulayıcısı konumuna düşmek tehlikesiyle ödemek üzere. Füze kalkanı meselesine bulaşmış olmamız bunlardan sadece biri.

Bu karanlık planlardan bir aşaması geçtiğimiz günlerde Amerika’da ortaya çıktı. Bir İngilizle bir Fransız Bir Alman meyhanesine gidip birer Rus votkası istemişler gibisinden bir fıkra olmalıydı bu: İran’lı ajanların Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne Amerika’da suikast düzenleyeceği haberi. ‘Kıskıvrak yakalanmıştı’ İranlılar… İran’ın açıklaması da güzeldi hani. ‘Yahu biz öldürmek istesek Arabistan’ın kralını öldürürdük. Ne işimiz var Büyükelçiyle? Ve bu işi neden ABD’de görecekmişiz ki?’ gibisinden birşeyler dediler. Bunda şaşıracak birşey yoktu aslına bakarsanız. ‘Düşmanı olmayan Arabistan, ABD’den 60 milyar dolarlık silahı niye alıyor? Tabi ki, İran’la dövüştürülmek için.’ diye yazmıştık çok önce. Suikasti önleyenin ABD olması da ayrıca güzeldi. Yazılan senaryonun bir gereğiydi haliyle. Tutttmasaydım düşüyordun efektiydi.

Amerikan dizilerini takip edenlerimiz dikkatli olsunlar. Şu sıra, ‘İranlı pis katiller’ gene cirit atmaya başlayacaklardır. Hatta, İran Arap Baharı’na karşı filmleri de karşımıza çıkacaktır. Sakın İran. Sakın. Bu oyuna gelme. Arap Baharı’nın yanında yer al. Türkiye’nin şu haliyle, dünya barışına gereken katkıyı yapması mümkün değil. Türkiye yeterince modern değil, o yüzden yeterince muhafazakâr olan sana çok iş düşecek önümüzdeki dönemde. Dünya barışı adına ayakta kalmalısın.

Türkiye’yi yöneten siyasi bilinç, güce inanıyor.

’Halkımızdan aldığımız güçle buradayız’ diyerek koyuldular zaten işe.

 ‘Herkesin değişmesi ve bunun sonucunda herkesin kardeş olması’ gibi bir vizyonları yok. Diğerlerinde var mı? Onlarda da yok. Ama onlar iktidar değiller.

Her maymunun bir kıçı var ama sadece ağaca çıkanınki görünüyor.

Yapacak birşey yok.

Eleştirileri dinlemek uyarıları almak, o ağaçta olmanın bir bedelidir.

Ya dinleyeceksin. Ya da hiç boyundan büyük ağaçlara çıkmayacaksın.

Başımızda falanca parti olsaydı, bunlar böyle olmazdı diyebileceğimiz bir durum da yoktur ortada ve bu nedenle bu yazılarımız ‘siyasi’ içerikli yazılar değillerdir. Onlarca farklı siyasi fraksiyon vardır ülkemizde. Biz sadece ‘Türkiye’nin resmî politikası’ sıfatıyla hareket edenleri muhattap alırız. Destekleyeceğimiz yerde desteğimizi verir, uyaracağımız yerde de uyarılarımızı yaparız. Dinlemek ya da yıkılmak onlara kalmıştır.

Ne kaaa köfte, o kaaa güç… Geçtiğimiz günlerde siyasi hükümetimize, Ortadoğu’daki gücünün sınırlarını gösterdiler ve sıtmaya razı ettiler. Amerika Suriye’ye Türkiye’yi yolladı… Türkiye delikanlısı da pek bi mutlu oldu bu teveccühten. Türkiye gelişiyor, artık dünya arenasında söz sahibi oluyordu… Herşeyden önce birisi ARABULUCU MU LAZIM DEMİŞTİ?

Sonra olmadı… Türkiye Suriye’yi ‘güçlü’ sözleriyle ikna edemedi. Etmesi de gerekmiyordu. Esad, Türkiye’nin öncülük ettiği bir değişime evet deseydi, defteri asıl o gün dürülmüş olurdu. Suriye’de işler, Türkiye’nin dışındaki ‘güçler’ eliyle nihayetlenecek. Başbakanımız, güce inandığı sürece bu olan biteni çözümlemesi ve bu planın dışında kalacak stratejiler geliştirmesi de mümkün olmayacak.

Amerika dediğimiz ülke, ZEKÂ’dır.

Ulusal planları, hareketleri, düşünceleri, manevraları çok sofistikedir. Meselelere düz bakan birilerine rastladıklarında hiç affetmezler. Tayyip Erdoğan zihnini simule etmekle görevli bilinçler üzerinde test etmedikleri hiçbir öneriyi getirmezler Başbakan’ın önüne. Bu simulasyon tuzaklarına düşmemenin tek yolu, gelişen bir bilince sahip olmaktır. Simulasyon yönteminin tek kör noktası budur. Senin nasıl, ne kadar ve ne yönde gelişeceğini hesab edemez. Spekülatiftir herşeyden önce. Metodolojinin doğası gereği seni olduğun sen olarak kabul etmek zorundadır. Bir devlet başkanı olarak, Amerika’nın bu tuzaklarından sağ salim çıkmanın yolduğun olduğun değil olabileceğin kişi olmaktan geçer.”

buRAK özDEMİR

LEVH-İ MAHFUZ
 
 

Hayata BAĞIŞ

ORGAN NAKLİ – ÖLÜM

 

“Gerçek Müslümanın ideal ölüm şekli, organlarıyla hastalara şifa dağıtabiliyor olmasıdır. Tıp ve teknoloji, insanlara uzuv nakli yapmaya muktedir ise, bu durumda Müminlik organlarını İNFAK edebilmeyi gerekli kılar.

ORGANLARIN İNFAKI

MÜMİN, ORGANLARINI İNFAK EDEN KİŞİDİR.

 

Beyin ölümü gerçekleşen kişi artık ölmüştür. Fakat gerekli tedbirler alındığında organlar yeterli bir süre diri kalabilir. Bu durumda ölümden hayat yaratmak varken, kişinin böbreklerinin neden ‘diri diri toprağa gömüldüğünün’ sorgulanması gerekir.

Bu, 21. yüzyıl Müslümanları için yeni bir sınav sorusudur.

Eski günlerde bir insan bedeninin geri dönüşüme kazandırmanın en ideal yolu onu yaşamın beşiğine, yani toprağa geri vermekti. Ancak insanlık son elli yıldır, insandan insana organ nakli yapabilmekte. Şu anda Muhammed burada değil fakat buna karşın bir karar vermeliyiz. Müslüman bedeninin en organik biçimde nasıl geri dönüştürebileceğimize kendimiz karar vermeliyiz.

Bir yanda 15 yaşında bir genç kız. İki böbreği iflas etmiş ve bir makineye bağımlı bir yaşam sürmekte. Diğer yanda da bir Müslüman. Artık ihtiyacı olmadığı böbreklerle gömülüyor. Fiziksel anlamda kız da diğer merhum kişi de diri diri toprağa verilmekte. Müslümanlar, bu yaygın durumun gayri-islami bir ölüm şekli olduğunu kabul etmek zorunda.”

 

“- Bu konuda dini çekinceler var.

Küçüğüm, AHİRET temelli hiçbir dini inanç, organ bağışına çekince oluşturmaz.

Ahret dinlerinde beden sadece bir araçtır., bir taşıyıcıdır. Kişi toğrağa gömüldüğünde, kişi gerçekte oraya gömülmemiştir.

RUH, artık RAHMAN katındadır.

Söz konusu bedene artık, hiç ama hiç ihtiyacı olmayacaktır.

“İnsan, onun kemiklerini bizim kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet; onun parmak uçlarını dahi yeniden düzenlemeye güç yetirenleriz.”

Güzel Kur’an’ın Kıyamet Suresi 3-4. Ayetleri

 

Kimi Müslümanların, kendileri öldükten sonra organlarının başkalarına nakledilmesi konusuna çok büyük bir öfkeyle karşı çıktıklarını görürsün. Bunun gayri-islami bir tepki olduğunu yinelemek durumundayım. Aklının bir köşesinde, bir gün o bedene yeniden ihtiyacının olabileceği ihtimalini barındıran bu çıkış, İslamın ahret felsefesinin tamamen dışındadır. Dinin kendi aritmetiğine göre; İslamdan Ahiret’i çıkardığında elinde bir Müslüman kalmayacaktır.

Bugün yaşıyor olsalardı,

organ nakline en şiddetli karşı çıkışı

şu grubun gerçekleştirdiğini görüyor olacaktın:

FİRAVUNLAR

Ölüm sonrasında BÖBREKLERİNE OLAN BU İHTİRASLI BAĞLILIK İslam dinine değil Firavun dinine aittir. Firavun’ların mumyalanmasının mantığı da zaten budur.

Bedeni elinden geldiğince korumak.

MEZARYERLERİMİZDE

KEFENLERE SARILMIŞ GERÇEK

MÜSLÜMANLAR GİBİ Mİ,

YOKSA MUMYA BEZLERİNE SARILMIŞ

FİRAVUNLAR GİBİ Mİ YATACAĞIZ?

Müslümanların cevap vermesi gereken soru budur.”

 

DONA – Doğrudan Ona
 
Kur’antum Kur’an-ı Devrim Levh-i Mahfuz’dan
 
 
 
LEVH-İ MAHFUZ
buRAK özDEMİR
 

Belki farkındayız, belki değiliz.

“Levh-i Mahfuz ve Tanrı’nın doğum günü,
dinadamlarıyla sınırlı bir olgu asla değil.
Çünkü din, İslam’ın ancak yüzde biridir.
Bu, spiritüel onlarca kanal ve onların yüzbinlerce takipçilerini de ilgilendiren yeni ve oldukça “flaş” bir durum. Bilenler bilmeyenlere anlatsın artık. Geçtiğimiz 4 yılda nasıl olduysa, önümüzdeki birkaç seneler boyunca da, en heyecan verici bilgiler insanlara bizim üzerimizden akacak.
Geçmiş olsun yada gözü aydın olsun, tercih ona kalmış.
Levh-i Mahfuz ve Tanrı’nın doğum günü geldi
ve artık “Her kanaldan bir ses” devri sona erdi.
Zaten spritüel dostlarımız kanallarıyla gerçekten irtibat içindelerse, işittikleri sesler kozmik yankılar değilse, kanalları onlara bu bilgiyi veriyor olmalıdır. Pencereler açılmıştır, antenlerin çevrileceği yön artık burasıdır. Artık Kryon’ların, Ramtha’ların susmaya başladığı günlerdeyiz.
Spiritüelizm, İslam ve Tanrı’nın doğum günü ve Levh-i Mahfuz
ile birlikte artık yepyeni bir faza geçiyor.
Ülkede değil. Altını çiziyorum, önce bölgede, sonra tüm dünyada.
Bu faz, birinin Tanrı’yla sohbet ettiği, diğerlerinin de onların ne konuştuklarına kulak kabarttığı bir faz değil, tersine herkesin yaradanıyla birebir iletişimde olacağı çoksesli bir çağdır.
Bir okuyucumuz bir endişesini dile getirmiş. Merak etmesin, biz bu işi Anadolu’muzdaki köylü kardeşlerimize kadar indireceğiz. Asla seçkinci olmayacağız. Fazlar planı çok açık. Herkese kendi iletişim dilinde, kaldırabileceği perdeden, doğru bir zamanlama ve doğru bir sıralama içinde. Okuma yazma bilmeyenler de bu kitabı “okuyacak”.
Ortaya saçmayalım projelerimizi. Hepsinin bir zamanı var. Bu frekans, herkese ama herkese ulaşacak. Herkes kanal olursa, bu durum seni nasıl etkiler, ne yer, ne içersin, kişisel değeren bundan sonra nereden ileri gelir, bunlar benim değil senin konun.
“Hastalık” olgusunu ortadan kaldıracak olsaydık, doktorlar bu durumu acaba nasıl karşılardı?
Soru diye buna derim.
“Kimse hasta olmazsa ben ne yaparım endişesini” aşabilen kişi kimse, işte tıbbın gerçek doktoru odur.
Diğerleri, tedavinin değil hastalığın parçasıdır, “beyaz” önlük sadece bir kamuflajdır. Umalım ki, okuduğun onca kitap, sahip olduğunu belirttiğin onca bilgi-birikim, bu minik sorunsalı aşacak bilgeliği ve farkındalığı sana çoktan vermiş olsun.
Batının alıcılarını doğuya çevireceği önümüzdeki dönemde, doğunun gözlerini dört açmasında büyük yarar var. Doğu, mistik devrime uzak bir doğu olmasın. Her kanaldan tek ses yıllarına girmiş bulunuyoruz. Sükunetle karşılanamaz, yüksek sesli bilgiler, bundan böyle ve artık sadece bu “frekansta” olacak.
Tüm bunları, yayınladıklarımıza değil
henüz yayınlamadıklarımıza dayanarak söylediğimiz de bir köşeye not edilsin.”
buRAK özDEMİR

AURA GÖRME PRATİĞİ YAPABİLİRSİN – ÇALIŞ SENDE GÖR

Aura rengini görmek için kullanılan basit teknik insan aurası da dahil tüm aura çeşitleri için aynıdır. Aynı teknik ayrıca tüm kahinliğin bir parçasıdır. Bu yüzden insan aurasını görmek için aura renklerine bakmak çok iyi bir eğitimdir. Aura renkleri insan aurasını görmekten daha kolaydır. Aura görmek için dinlenmiş ve konsantre olmalısın aynı zamanda bir de gözlerine özel bir yöntemle odaklanmalısın. Auraya yukarıdan kabataslak bakılmalı ona direk bakmamalısın.

Işık

Eğitim için loş ışık olmamalı. Yumuşak (fazla parlak olmayan) ışık olmalı (normal gündüz ışığı). (Fazla parlak ışığın gözüne çarpıp görmeni engellememesi için.)

En iyisi ışık senin arkandan ve üstünden gelsin. Senin görüş alanına gelen ışık aura görmeye çalışırken seni rahatsız edecek ve aura görmeyi zorlaştıracak. Üstünden ve arkandan gelen 100 watt ampül ışığı iyi.

BİRİNCİ Adım

Bir kitap al ve onu mavi veya kırmızı parlak bir kaplama ile kapla ve onu masada dik yerleştir. Ondan 2 metre veya en az 1.2 metre uzakta ol. Duvarın soluk renkte olsun. Parlak renkli duvara doğru aura görmeye çalışma. Duvarın rengi uygun değilse arka plana uygun bir çarşaf veya kağıt yerleştir.

Notlar;

1- Kitap sadece renkli kağıt için bir destek.Bakacağın renkli kağıdın aurası kitabın aurası değil.Renkli kağıtla kaplanmış bir tuğla kullanmak da duvarda asılan renkli kağıt parçası ile aynı sonucu verecektir.

2- Mavi ve kırmızı renklerin auraları en parlak ve görülmesi en kolay olanlar.

3- Rengin aurasının ton ve parlaklığı kullanılan rengin gölge ve tonuna göre değişir bu yüzden sadece parlak ana renkleri kullanın.

4- Bunun için herhangi bir palak renkli cisimleri kullanabilirsiniz. (Giysi, oyuncaklar vs.)

İKİNCİ Adım

1- Gözlerini kapat ve biraz derin nefes al ve rahatla. Sakinleştiğin zaman kitaba bak. Gözlerini herhangi bir şeye odaklama sadece kitabın biraz kenarından ve onu geçicek şekilde bak. Kabataslak bakıyormuşsun gibi fakat arkasındaki duvara odaklanma.

2- Cisme cismin merkezinden değil cismin kenarından bak. (2 inç kadar.)

3- Bu bakışını sabit tut ve gözlerini dinlendir. Yaparken gözlerini veya alnını zorlama ve germe. Konsantre ol. Yoğunlaşmaya ihtiyacın var fakat rahat ve durgun bir bakış olmalı aynı hayal ederkenki bakış gibi.

Göz Kırpmak

Gözlerini kırpman gerektiği zaman kırpabilirsin yoksa bu gözlerini yorar yakar ve sulandırır. Odağını değiştirmeden gözlerini kırp. Göz kırpmak auranın bir veya 2 saniyeliğine kaybolmasına sebep olacak fakat hemen yeniden görünecek. (Eğer sakin ve rahat odak bakışına devam edersen).

Alın Çakrasını Açma Yöntemi

1- Çok yorgun olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırla. Günlerce uyumadığın zaman nasıl hissettiğini ve gözlerini nasıl zorlukla açık tuttuğunu hatırla.

2- Yorgun gözlerini açmaya çalışmak 3. göz çakrasında güçlü bir zihinsel açmaya sebep olur. -onu uyararak-

Bu nasıl çalışır:

a- Zihinsel açma işi senin bedensel bilincini 3.göz çakrasına yöneltir.

b- Senin bedensel bilincin bedeninin bir bölümüne odaklanınca ve sen düşünce ile bu bölgeyi uyarınca bu bölgendeki enerjin kuvvetli bir şekilde harekete artacak.

c- Zihinsel olarak açma işlemi yeteri kadar uygulandıktan sonra 3. göz çakrası açılmaya başlayacaktır.

d- Bu zihinsel açma işini dinlenmişken ve bir nesneye belli bir bakış açısından bakarken uygularsan aurayı görebilirsin. (Direkt objeye bakarak değil).

Renkli kitaba geri dönelim:

Durgun ve rahat odağınla kırmızı veya mavi kaplı kitaba bakarken üste anlatılan zihinsel işlemi uygula.Vücut bilincini alın çakrasına kaydır.Bu bölgeyi zihni olarak hisset.

İpucu:

1- Alın çakrasını tırnağınla hafifçe eşele. Bu, beden bilincini o noktaya kaydırmaya yarar.

2- Göz kapaklarını kaldıran zihni komutu iptal et. Gözlerinin çok ağırlaştığını ve hayal et ve onları kapa biraz sonra yeniden aç. Hangi kasların bunu yaptığını gözlemle. Aynı kas komutunu zihinsel olarak bu bölgede uygula fakat göz kaslarının buna uymasına izin verme.

3- Bunu tekrar tekrar yap. Gözlerinin arkasındaki ağır karanlığı kaldırıyormuş gibi.

4- Zihinsel açma işine devam edersen, 3. göz çakranı uyarırsın. (Onu aktif hale gelmeye zorlarsın.) Objene devamlı rahat bakışın alın çakranı nesne tarafından gönderilen enerjiye uyarlıyacak. Bu enerji beynin görüş merkezine gidecek. Böylece o görüntü resmi olarak algılanacaktır. -parlak bir renkli ışık bandı olarak-

İlk Auran:

Rahat bir bakış ile objenin kenarından onu biraz geçecek şekilde baktığında bir süre sonra (birkaç saniye ila birkaç dakika içinde-ilk başlarda) kitabın etrafında silik bir parlama göreceksin. Sonra kitabın etrafını saran soluk ince bir ışık bandı göreceksin. Bu kitabın eterik aurası.

Biraz sonra kitap mavi ise parlak sarı aura veya kitap kırmızı ise parlak yeşil aurayı göreceksin.

Auraya direk bakarsan kaybolur ona cismin kenarından ve biraz üzerinden bakmalısın. Eğer kaybolursa merak etmeyin birazdan gene görünecektir.

ÜÇÜNCÜ Adım:

1- İlk adımları tamamladıktan sonra birkaç tane kitap al ve onların her birini farklı ana renklerle kapla.

2- Daha parlak renk ; daha parlak aura- ve görmesi daha kolay.

3- Bu renkli kitaplar üzerinde çalış ve gördüğün rengi not et.

4- Aynı anda 2 farklı kitabı incele böylece birbirlerinin aura renklerini nasıl etkilediklerini gözlemle.

DÖRDÜNCÜ Adım

1- Bir saksı çiçeği veya taze çiçek al ve onların aurasını görmeye çalış. Onların etrafında göreceğin canlı aura olacak. Çiçek ve yaprakları etrafında göreceğin aura renklerinin etkilerini aklında tut. Bitki sapı ve yapraklar etrafında göreceğin turuncu renk tonu yeşil rengin aurasıdır. -aynı yeşil kitap gibi-

2- Canlı auralar daha incedir bu yüzden görülmesi daha zordur.

BEŞİNCİ Adım:

1- Bir ağacın aurasını gözlemle. Güneş senin arkanda olursa daha iyi olur. Sabah erken vakitler veya öğleden sonra. Eğer güneş güçlü olursa bu gözlerini rahatsız eder ve görmeni zorlaştırır.

2- Bir ağacın aurası, ağacın büyüklüğüne ve ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak devasa büyüklükte olabilir. Ağaçların tepesindeki aurada sanki aura yavaşça oradan etrafa yayılıyor gibi fıskiye etkisi görebilirsin. Buna neyin sebep olduğuna emin değilim ve bunu gözlemlediğim her ağaçta görmedim. Bazıları ağacın ruhu olduğunu veya ağacın içinde doğal yaşayan bir ruh olduğunu ve bunun ona sebep olduğunu söylerler.

ALTINCI Adım:

Herhangi bir hayvanın aurasını o dinlenirken görmeye çalış. Hayvan auraları insanlarınki gibi renkli değil.

Hayvan auralarına bakarak onlardaki hastalık gözlemlenebilir.

YEDİNCİ Adım:

Kendi auranı gözlemle.Kolunu ileriye uzat ve elinin aurasına bak. Ayrıca bacak ve ayaklarının aurasını incelemek için uzanabilirsin.

SEKİZİNCİ Adım:

Bir insanın aurasını görmek:

Kişinin boynu açık olsun. Onun direk boynuna bakma. Biraz kenarından ve onu geçecek şekilde bakmalısın.

Sonra bakışını kişinin başına doğru kaydır. Burada sarı renk görebilirsin. Gördüğün zaman kişine biraz zihinsel hesap yapmasını veya zor bir şeyle düşünmesini söyle. O bunları yaptığında aura parlaklığını gözlemle.

İpucu: Bir insanın aurasının parlaklığı ne yaptığına ve nasıl hissetiğine bağlı.Eğer mutlu ve yaşam dolu hissediyorlarsa auraları daha güçlü ve parlak olacaktır. Biraz şaka yapmayı dene.

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sevdiklerinizle sağlıklı ve uzun yaşayın.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

 REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

www.izmirliahmetkaya.com