BİR KİTABIN PATLAMA YAPMASI DİYE BİZ İŞTE BUNA DİYORUZ

Kurantum Patlaması…

“Sayın buRAK bey; Peki bu kitap mükemmel olmasına rağmen neden gereken ilgiyi gereken patlamayı yaşayamadı. Gerçekten Tanrının imajını değiştirecek bir kitap.”

notu Kurantum Patlaması...
Bizim kitabımızın ‘patlama’ yapması için patlama denen kavramın kendisinin bir patlama yapması gerekiyor. Bir kaç aylığına gündemin üst sıralarına tırmanmanın, televizyon programlarında gazete sayfalarında yer almanın başarı ve bir yerlere varma kriteri olduğu bir dünya, kelimenin tam anlamıyla ilkel bir dünya. Parlak alev, en çabuk sönendir. Biz cayır cayır yananların aksine köz durumunda rüzgarla sonsuza kadar harlanan bir ateş olmaktan mutluyuz. Çok basit bir denklem. Gündeme gelirsen, gündemden gidersin. Dünya dönmeye devam ettiği müddetçe bu kitabın sayfaları çevirilmeye devam edecektir. Ancak sonsuza kadar orada kalacağımızı bildiğimiz anda gündeme çıkarız.

Bu kitap dünyayı değiştiriyor.

Eskiden değiştir-ecek diyorduk.

Artık değiştir-iyor diyoruz.

Benim hayatla aramdaki kontrat, vesile olabildiklerimin üzerinde ille de imzamın görünmesini gerektirmez. Levh-i Mahfuz’un yazarı, devirdiği hayvanların yanıbaşında poz veren avcılara benzemez. Biz, öylesi fotoğrafların vereceği hazların yüzüne baktırmayacak mutlulukların sahibiyiz. İnsanlık havai fişeklerle kutlu değişimlerin kutlamalarını yapsın, bizim mutfakta geçen, şaşaadan uzak yaşantımız devam etsin. Mesele budur. Önünü açtığımız açacağımız değişim devam etsin, biz kıyıda köşede kalalım, başımla beraberdir. Mesele budur. Ben, şu dünyadan sessiiiz sedasız göçmeye yıllar öncesinden razı oldum. Yer yerinden olsun, ama biz kendi mazbut kürsümüzde kalalım. Mesele budur.

Şu dünyada, içinde d-i-n geçen cümleler kendine çeki düzen versin. İçinde d-i-n geçen hiçbirşey eskisi gibi olmasın. Buna karşın Levh-i Mahfuz ancak bilenlerin bildiği bu değişimlerin arkasındaki sessiz güç olsun. Mesele budur.

Şahsî mevcudiyetimle benim varlık amacım, bu değeri, Levh-i Mahfuz’u, öğreti akbabalarının sahiplenmemesi adına sorumlu bir sahiplenişten ibarettir. Levh-i Mahfuz kodlarının insanlara yaşattığı mutluluğun spiritüel tacirler, dinci tüccarlar eliyle paraya tahvil edildiği senaryoyu hayal etmek dahi istemem. Ben o yüzden hep buradayım. Bu kitap o yüzden ‘benim’ kitabım. Levh-i Mahfuz’un herkesin olmasının yolu hiç kimsenin olmamasından geçtiği için.

Müslüman Ortadoğu’da ‘ansızın’ bir değişimin baş göstermesi, köklü İslam ülkelerinin insanların rüyasında görse inanmayacağı bir şekilde yepyeni bir şekil almaya başlaması, bu süreçte Türkiye’nin İslam Ortadoğu’sunda LAİKLİĞİN ELÇİLİĞİNİ yapmaya başlaması, memlekete İran şeriatı mı getirecekler denilen muhafazakâr dindarların şeriat getirebilmek bir yana, İslam ülkelerine LAİKLİK ihrac etmenin çabasına girmesi, insanları tedirgin edecek düzeyde muhafazakâr olan bir dindarın geldiği noktada Müslüman kardeşlerine ‘Laiklik dinsizlik değildir. Laiklikten korkmayın.’ diyebiliyor olması…

BİR KİTABIN PATLAMA YAPMASI DİYE BİZ İŞTE BUNA DİYORUZ.

Bu örnekten hareket edersek; Kimilerimiz dinciler laiklik düşmanı söylemleriyle nefret korolarına katılmayı seçti. Biz ise, insanların içindeki potansiyele inandık. Herkesin değişebilme hakkına inandık. Onlara yol açtık. Açmazlarını açması için ilham verdik. Muhafazakâr dindarlığın bu noktaya gelebileceğini, böyle sözler söyleyebileceğini hayal edebilir miydiniz? İşte, ‘büyük patlama’da nelerin olabileceğini hayal etmeye de o kadar uzağız.

‘Bu kitap bu değişimlerin neresinde?’yi sorgulamak isteyenler için minik bir fikir egzersizi… Türkiye’de Müslüman dindarlar ansızın vahiy almaya mı başladılar? Yüzyıla yakındır laikliğe diş bileyen bir nüfusu laikle barıştıran, buluşturmaya başlayan bu anî ‘gelişme’ acaba nedir nedir? Hangi damardan ikna edici radikallikte nasıl bir düşünce ortaya çıkmıştır da, bu rüyanda görsen inanmayacağın ve halen de tam olarak inandığının söylenemeyeceği dönüşüm başlamaya başlamıştır? Araştırın gözlerinizle göreceksiniz. O günle bugünü farklı kılan, aradaki tek gelişme Levh-i Mahfuz’dur. Hayır, bu dönüşümü X öğreti yönetiyor diyen varsa meydan buradadır X’ini alsın ve gelsin. O X yoksa ortada, o zaman bu kitaba biraz daha saygılı gözlerle bakmaya şimdiden başlasın.

‘Laiklik dinsizlik değildir, laiklikten korkmayın.’ açıklamasını sadece oraya değil aynı zamanda buraya dönük de bir mesaj ve özeleştiri içerdiğini gözönüne alırsanız, Türkiye’de aslında içten içe çok gizli patlamaların, HAYIRLI PATLAMALARIN yaşandığını görebilirsiniz.

Bu örnekte Levh-i Mahfuz, minicik birşey yaptı ve dindarları, laikliğin İslam’ın ayrılmaz bir parçası olduğuna ikna etti. 5 sene önce o lafı etmiş olsaydı, onu kim olursa olsun çiğ çiğ yerdi. Bugünse, ülkeye dönüşte törenlerle karşıladılar.  Zihinlerdeki minicik bir cümle değişikliğinin dış dünyada yarattığı çalkantılar olağanüstü. Ve bizde o ‘minicik’ devrimlerden daha çok var.

Şurada bir kese kağıdını balon gibi şişirelim ve patlatalım. BİR GÜNEŞ PATLAMASINDAN DAHA ÇOK SES ÇIKACAKTIR. Bilmeyen gözlerin gözünde kese kağıdı, güneşten daha büyük bir patlayıcı olarak bilinmeye başlar. Güneşin infilakının nasıl birşey olduğunu duyabilmek için tek ihtiyacın olan biraz zamandır. Aklî melekelerin yetmese de, onun nasıl bir infilak olduğunu tenin üzerinden anlatırlar sana. Tüm kese kağıtlarına Allah selamet versin (r.k). Bizim yolumuz güneş yoludur. Bakamayacağın kadar aydınlık, kayıtsız kalamayacağın kadar sarsıntılı. Levh-i Mahfuz Kurantum.

BÜYÜK PATLAMA”

buRAK özDEMİR

Mistik kostik, biz size küstük

Mistik kostik, biz size küstük… Başak’ın yazısı…:)

“Normal çocukların ip atladığı tarihlere rastlar mistik kitapları okumam…
Ben ve ailesi mistik her ana baba evladının başından geçenlerdir bunlar biraz.
Sayımız az olsa da bunları yaşayanlar vardır… İşte Şimdi tam zamanı. Pembe bulutlar ve ışık çemberlerine ayna tutmanın tam yeri ve tam zamanı.

Evlerde bucak bucak saklanan Bilinmeyen ansiklopedilerini gizli gizli, dehşetle okuyuş… Fotokopi fotokopi celseler, düşünce güçleri, bilinç kılavuzları. Bir ortaokul kızcağızı beyni ne anlıyorsa deli gibi okuyuş.

Er geç yakalandım tabii her yaramazlık yapan velet gibi : )  Annemin bana kızacağını düşünürken,elimden tutup beni toplantılara götürmeye başladı. (xx derneği)
Mutlu mesut bir ortaokul talebesi olarak bir yandan okula gidiyor, bir yandan Allah’ı anlamaya çalışıyordum. Sosyal hayatta bir öcü olarak sunulan yücelik, dernekte Sonsuz sevgiydi ve annemin her zaman tekrarladığı şey ise O bizi sevgisinden varetti idi.

İşin sevgi kısmına tam kendimi kaptırıyordum ki öcü Tanrı masalları karşıma hortluyordu bööö diye.  Öğretmenlerim,komşular,vs…
İkisi arasında denge kurduğumu sandığım anda ise bir skandal yaşadık. Gittiğimiz dernekteki amca bize kendi kitaplarından başka kitap okunmayacağını söylüyordu. Dediğine göre en yücesi oydu. Başka bir şeye ihtiyaç yoktu…. Bu o derneğin kapısından son girişimiz ve akabinde çıkışımızdı : )

Çok geçmeden reiki ile tanıştık. Ailemin master olmasından sonra ben de uzun bir eğitimden sonra master oldum. İtiraf etmeliyim ki mistiszm enerjileri içinde tattığım en güzel enerjidir lakinnnnnnnn ah şu masterlar yok mu : )
Hiçbir zaman iddialı olmadığım bu kolda birdenbire çok büyümüştüm oysa ki ben kendine reikiciydim .
Tanıyan herkes bilir ki bana zor kullanmadan reiki verdirmek bi mucizeydi. Sanırım reiki olayını çok kişisel almıştım : ) İyi de yapmıştım .

Camiaya girmemle beraber spiritüalizmin ego celseleriyle karsılasmam bir oldu. Kimsiniz den necisiniz e transit geçiş yapmıştım.

_Ben 3. ün a sıyım.
_AAA şekerim niye sölemiyosun inisiye ederdim hayrına
_AA mualla sen master mısın ki
_Ne sandın canikom ha haytt

Gibi zeka düzeyi 0_12 yaş seyreden ve Allahın vermiş olduğu evren enerjisiyle birbirini gırtlaklamak üzere olan bi milyon tane kadınla tanıtsım (ağırlıklı kadın : ))
Bir zaman sonra gün yapar gibi reiki yapan hanımları bu da kesmez oldu. Çünkü modası geçmişti!

Ailevi ve sosyal çevremden dolayı nereye elimi atsam bişeyin mastırına denk geliyordu. Allah için hiçbirini alacağım diye yırtınmadım ama hepsi önüme çıktı tek tek. Tek farkı reiki hariç hiçbirini kullanmamam olmuştur. İsabet etmişim.

Sosyetik masterlarımızı reiki artık kesmiyordu dedim ya, bu sefer ra sheeba ya sardılar ekipçe. Ra sheeba hakkında kimsenin bilgisi yoktu ama herkes birden moda masterı olmuştu. Sonra kafes, sonra element, kryon, solara,sonra dikşa ve bilimum spirirtüel şaşaa : )

Teknik gözle bakıldığında İstanbulda rahat 40.000 kişinin bulutlarda uçması gerekiyordu ama makus talih öyle değildi.  : ) Enerjileri ego çakralarından aldığını düşündüğüm bu gürühun son numarası ise 12 kişilik el ele tutuşan çemberler halinde gökten yardımcılar indirmek mealinde bir şey. Bir beriki insandan sonra kafadan bacaklılara dönüşüp tekamül edeceğimizi söylüyor.  Anlayacağınız mistik camia pilot konumunda. Ciyuvvvvvvv kim tutar sizi  : )

Sadece böyle olup zararsız olsalar neyse. Bu yazıyı yazmamıza gerek bile olmayabilirdi . Ne güzel el ele tutuşup tekamül ederlerdi,biz de izlerdik : ) Asıl sorun olmaya başlayan nokta Allahın enerjisine kanalize olarak, olmayanları ezenler noktasıdır ki bunun tarikat şeyhinden bir farkı yoktur.

Bu insanların çoğu Tanrısal olmayı Tanrı olmayla karıştırmış,ortaya Tanrı olduğunu sanan birsürü mistik tarikat şeyhi çıkmıştır. Bu noktada spiritüel yol kirlenmiştir, kirletilmiştir.

Allahın kullanmamız için verdiği şifa ve benzeri enerjilerde benimki seninkini döver ben daha çok enerjiciyim, yok ben enerji ejderhası böcücüsüyüm, yok ben pembe balık şeysiciyim, ben beyaz kartal obasındanım, yok efendim benim kulak memesi çakram da açık bi çarparsam durumuna girilirdiği zaman ister istemez bu yol şu yolu davet etmiştir.

_Benim enerjimi Allah yolladı.
_Benim enerjim daha güçlü bunu başka bir Allah yolladı.
_Benim Allahım seninkini döver’!
_BENİM ALLAHIM
_BENİM TANRIM
_BENİM’!……

Bilmem anlatabildim mi?
: )
Arınmayla dolu olan bir yolda ayağımıza dolanan putlar bundandır. Sadece bir nebze açıklık getirmeye çalıştım işin taa göbeğinde biri olarak.  : ) Tabii ki bitmedi…
Sevgiler

Başak Üstündağ
Not:Bu yolda edebiyle ve nuruyla yürümekte olan ve hiç bozulmamış dimdik insanlar vardır pekala ailem de çok büyük şanstır ki bunlardan biridir. Böyle dostlarımızın üzerine alınmamasını canı gönülden rica ederim. Onları tenzih ediyorum : )”

Başak Üstündağ

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/

Dünyadaki mutlulukların muhtemelen en güzeli bende

“Ne demişlerdi bendenize geri-sayım bilgilendirmesi sırasında; Dona bu sefer daha kuvvetli bir enerjiyle geri dönüyor. Bütün hazırlıklar bunun için efendim. Sessizliğim o kadar önemli ki, sürprizlere kapalıyım, kapımın çalınmasını bile istemiyorum.

Geçen gün düşündüm. Benim çalışmamı engellemek. Bunu istersen nefretle yap, ayağıma çelme tak. İstersen de sevgiyle yap, sarıp sarmala. Bölünüyorum ve hangi niyetle olduğunun bir önemi yok.

Birgün şöyle birşey oldu. Bahar’la teknedeyiz, karşı tarafa geçiyoruz. Ve ben ayaküstü frekansa girdim. Birşeyler söyleniyor, anlamaya çalışıyorum. Daldım gittim. Uzaklardayım. O da farkında birşey üzerinde olduğumun. Aklına birşey geldi, tutamadı kendini ve böldü beni : ) O sırada öyle uzaklardaydım ki, geri çağrılmak canımı yakdı. Beynime biri çivi çakıyordu sanki. Tam meşgul olduğumu söylemek için ağzımı açıyordum ki, Bahar’ın eline birşey battı. Uff, tamam anladım dedi ve kendi içine döndü : )

Sessizlik işte böyle önemli benim için. Bir sefer de bizim canımız-kanımız Nesrin ablamıza denk geldik : ))) Gece telefonda beni istiyor, bense o sırada çok önemli birşeyin, Dona’nın Secret Bildirgesi’nin üzerindeyim.  Nesroş rüyasını anlatmak istiyor ısrarla : ) İşim biter bitmez aradım tabi, bir yandan da ne gördüğünü merak ediyorum. Ve en önemlisi ruhsal ailemin benim bu iletişime kapalı oluşumu, sevgilerinin karşılıksız kalması olarak yorumlamalarını hiç ama hiç istemiyorum. Çarem de yok. Birşey de söyleyemiyorum. Birşey üzerindeyken, sessizliğimi yaşayamadığımda canım gerçekten çok yanıyor. Kafam o kadar yüklü ki…  İki arada bir derede kalıyorum.

Beni eskiden beri tanıyanların dedikleri doğru. Acayip neşeli biriydim ben. Bir ağırlık çöktü üstüme. Sürekli bir düşünme hali. O gevşek, rahat halim gitti. Sürekli bir teyakkuz hali. Gözler dört açık, eller tetikte. Arada iki satır espri yapmaya halim bile kalmamış. Geçen gün güldürdüm Bahar’ı. Olay şu, kızmış bana kendisi, içeride trip yapıyo. Yanına gidip, dışarıdan nasıl göründüğünün taklidini yaptım. Gülmekten yere yatınca, afra-tafra yapacak hali de kalmadı : ) Eski benle tanıştı bir an. Bir an tabi. buRAK sen ne kadar komikmişsin dedi, bunu söylediğinde çoktan teyakkuz halime çoktaan geri dönmüştüm.

Vazifemi iyi yapiim. İnsan kendini bişeye bu kadar adayınca, bundan başka hiçbir şeyi gözü görmüyor. Şu da var.  Korkunç da güzel bişey yaşıyorum. Masal gibi. İnanması gerçekten çok güç. Halen tam olarak alıştığım söylenemez. Durup durup kendime ben miymişim o diyorum, inanamıyorum.  Yükü bir kenara ayırırsan,  dünyadaki mutlulukların muhtemelen en güzeli bende.

Sessiz sessiz yaşayınca herşeyi, bazı şeylerin tadını çıkarmaya fırsatın olmuyor. Birgün… Pencereyi komple açmasak da, yarılamış bile olsak, alıp başımı gideceğim bi yere. Sırf bağırmak için. Avazım çıktığı kadar. Sesimi kaybedene kadar. İçimde kaldı. Finaldeki HM’nin çözüldüğü o gün bağıramadım ya camı açıp, çok kötü içimde kaldı. Hiç unutmuyorum. Kaç defa açtım camı. Yok diyorum bağıracağım. Tutmayın kendimi. Burada böyle birşey olurken, orada öylece uyumak olur mu? Kapattım camı tabi. Doğru düzgün bağıramadan ver elini askeriye, 6 ay : ) Biriktim de biriktim. Sigaradan çıkardım hırsımı.

Bu arada, dumansız hayata aynen devam efendim. 7 yıl içtim o şeyi. Ondan sonra da dönüp dolaşıp “Nası içiyosunuz o iğrenç şeyi?” noktasına geri döndüm. Hiçbirşey olmamış gibi.

İnsan olmayı seviyorum : )”

buRAK özDEMİR

www.tanrinindogumgunu.com
http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html
http://www.dogumgunu.com.tr/store/

GERÇEK İSLAM SU GİBİ ŞEFFAFDIR. GERÇEK İSLAM BERRAKLIK RENGİNDEDİR

Levh-i Mahfuz ‘Sessiz’ İlahi…

“Okuyucularımız İlahiyatçı amcaların Levh-i Mahfuz için ne diyeceklerini oldum olası merak ederler. Benim pek öyle bir merakım yoktur. Arslandan ürkmüş yaban eşekleri Güzel Kuran’ın en sevdiğim ayetlerindendir. Okuyucularımız merak eder de, bu amcalar mırın kırın ederler bir türlü birşey demezler.

Bu bir fitneyse konuş ve gereğini yap. Eğer bu bir gerçekse o zaman git ve Rabbine secde et.

Ne gık ederler ne de secde. İmza dağıtırlar. Boy gösterirler. Özgüvensiz insanların gördükleri yerde kendilerine ‘Allah razı olsun hocam. Ne de güzel aydınlattınız bizleri.’ demelerine aldanmışlardır  besbelli. Sen değil miydin az önce içeride ‘Allah katında şefaat işlemez’leri anlatan. Sen stüdyodayken insan insana şefaat edemiyor da, sen kanaldan dışarı çıktığında vatandaş, prof.’a nasıl şefaat edebiliyor? Değil 7 milyon, 77 milyon anlattığın dinden razı olsa ne yazar? DİNİN YARATANI ANLATTIKLARINDAN VE DOLAYISIYLA SENDEN RAZI OLMADIKÇA, kıyamete yürüyen akibetinden seni kim koruyabilir?

Araf’ta geçen bir yaşamdır onlarınkisi. Yüce Allah hiç kimseye Levh-i Mahfuz’un ortaya çıktığı bir yüzyılda, Levh-i Mahfuz’un ortaya çıktığı bir Türkiye’de İLAHİYATÇI olmayı nasip etmesin (emir değil rica kipinde bir dilektir). Zor iştir İlahiyatçılık. Mesleğinde İlah kelimesini kullananlardan biri olarak Tanrı’nın huzuruna çıkmak… Yüzleşmenin böylesi, dost-düşman, iyi-kötü uzak olsun herkese. Ve bu sözde dilek, geçersiz bir duadan ibaret. Birilerinin ilahi-yatçı sıfatlarla Rablerinin huzuruna çıkacağı bir gerçektir. Bizim ahiret modellememiz değil de onların inanageldikleri doğruysa: Eğer, cehennem anlattıkları kadar işkenceli bir yerse, İlahiyatçıların hücrelerinden çıkacak sesler buraya kadar gelecek şiddette seslerdir. Bundan emin olunuz. Adolf Hitler’lerin bulunduğu hücreden bu kadar çok çığlık gelmeyecektir. Bundan da emin olunuz.

‘Hitlerler’ adı altında özetlediğimiz kötü insanlar, onlar kötü insanlardır. Tek tek veya arkadaşlarıyla ortaklaşa kötülükler işlemişlerdir. Kadına atılan hiçbir tokadın günahı, kadına atılan tokadın hadisler üzerinden meşrulaştırıldığı bir dinin uygulamacılığını yapmaktan daha büyük değildir. Kadınoğlunun tarihten yediği en büyük tokat budur… Hiçbir cinayet, Hitlerler’in işledikleri toplu cinayetler de dahil olmak üzere, sevgisizliğin ekildiği bir din toprağı üzerinde, din hanesinde İslam yazan katillerin hasatlandığı bir dine aracılık etmek kadar büyük bir cinayet değildir. Papa, en büyük Hıristiyan katildir. 1 değil 7 kat beyazlar giyinse, Papa’nın gerçek ten rengi değişmez. Kan Kırmızı… Müslüman din uleması İslam coğrafyasının eli kanlı seri-katilleridir. Bu grubun binyıl boyunca, canına da değil, ruhuna kıydıklarını sayıyla saymanın imkânı yoktur.

Hiçbir kötü, insan yetiştiren kutsal kalıplarla oynabilecek kadar kötü değildir. Dini yaşatmak adına, insanı ve insanlığı vareden kutsal din kalıplarını, geleneksel bir akış içinde kişisel inisiyatiflerle sabote edebilmeyi, tarihin tüm kötüleri biraraya gelseler, kişisel acılarla dolu o küçük ve zavallı dünyalarında hayal dahi edemezler.

Peygamber yetkisi kullanılarak icra edilen, Kabalistlerden günümüze uzanan Müslüman dincilik mesleğinin, insanlık ve nesiller üzerinden işledikleri günahın büyüklüğünü ölçmeye dünyanın tüm cetvelleri ve kantarları biraraya gelseler gene de yetmezler. Hangi din dekoru önünde gerçekleşirse gerçekleşsin, İlahiyatçılık tek bir meslektir. Bizim coğrafyamızdaki İlahiyatçılık, İslam’a çalışıyor gibi görünürken gerçekte dinin de tanrı’nın da var olmadığı bir ülkünün ardına düşmüş bir varoluş ekolüdür. Gelgelelim Tanrı’nın değil Tanrı’ya vekalet edenlerin olduğu, dinin değil dinadamlarının yaşatıldığı bu kavanoz artık çoktan çatlamıştır.

Dinadamlarının nasıl olup da bu kadar büyük bir günah işlemiş olabileceğini

bir türlü kavrayamayan zihninin biraz destek ve yardıma ihtiyacı var.

Üzerimize hiç vazife olmadığı, yegane yetkili mercii bize ‘nükleer fizikçi’ akreditasyonu vermediği halde oturduğumuz yerde ATOMU PARÇALAMIŞ OLSAYDIK İNSANLIĞA NELER OLURDU? Semtlere, illere, ülkelere yayılmış bir insan gürühu düşün. Kendinin ve mensubu bulunduğu geleneğin, maddenin yapıtaşını parçalamaya hakkının olduğunu düşünen, İNSANLIĞA ELEKTRİK SAĞLADIĞINI İDDİA EDERKEN YERYÜZÜNE RADYASYON YAYMAKTA OLAN BİR İNSAN GÜRUHU DÜŞÜN.

İşte, insan ruhunun çekirdeğini, elindeki din çekirdeğiyle parçalayan İlahiyatçılar, yeryüzüne radyasyondan çok daha zararlı bir ışın yaydılar tarih boyunca:

KORKU.

Radyasyon öldürücüdür. İnsan ölebilir. İnsan, radyasyondan öldüğünde radyasyondan ölmüş bir insandır. Ancak. İnsan din ışığıyla KORKUTULDUĞUNDA, o ölü ya da diri, artık var olmayan bir insandır. İnsanı katletmenin en vahşetle dolu yolu, onu din ışığıyla korkutmaktır. Onu korku dolu bir dine mensup kılmaktır. Allah tarafından varedilmiş insan işte o zaman vardan yok olur.

8 milyar insanı yanyana diz. Bu sekiz milyar insanı geriye doğru hareket ettirmenin mümkün olan tek yolu, içlerinden bir kısmını bir adım öne hareket ettirmektir. İlahiyatçılığın bir adım öne çıktığı bir meydanda geri plana düşürülen, tüm bir Müslümanlıktan başkası değildir.

İnsanlar birbirine iyiliği ve güzelliği tavsiye edebilir. Etmelidir de. Etik ya da Ahlâk, insanların eşit ve karşılıklı olarak kardeş olarak adlandığı bir düzlemde, dinden ilham alarak ayakta tutulabilir. Tutulmalıdır da. Bunun için kabalistik ilahiyatçılara ihtiyaç yoktur. Bir güruhun bir adım öne geçerek Ahlâk’ı Allah adına dayattığı bir din düzeni, din-dışı dine karşıt bir düzendir. Bu dünya bir sınav yeriyse, herkes evrensel ahlâk ilkeleri ışığında yaşamakla sorumlu olduğu bu dünyayı yaşar ve sonrasında da ölerek onu terkeder. Bu dünya bir sınav yeriyse, bu sınav sessizliğini bozarak sıraların arasında dolaşan ‘Sana sınav sorularının cevap kağıdından haber vereyim mi?’ diye dolaşan kişiler de neyin nesidir? Cevap kağıdı senin hangi haddine dayanarak eline geçmiştir? Ve sen hangi namus-suz kalıbın içinden bana seslenerek ‘ahlâk sırları’ satarsın? Cevapları senin eline geçmiş olan şeyin adı sınav değil ticarettir.

Evrensel bir ahlâkın tariflendiğinden başka sen ne görmüşsündür Kur’an’da? İnsan öldürmemek ahlâktır. İnsanı öldürmemenin Allah adına olanı olur mu? Katilsindir ya da değilsindir. Ahlâklılığın dini, kitabı, Allahı olur mu? Yalan söylemeyen Müslümanları yalan söylemeyen Hıristiyanlardan üstün kılacak olan nedir?

DOĞRULUK MEZHEPSİZDİR. Allah senin doğrulardan olmanı ister.

Allah’ın ilk indirdiği din değildir Müslümanlık.

Vakt-i zamanında Hıristiyanlığı da indiren o değil midir? Bu dünya, Müslümanlıkla yoğrulagelmiş bir dünya değildir. Aynı Yüce Allah’tır, bir zamanlar vaftizin önünü açan. Allah şimdi fikir mi değiştirmiştir? Hıristiyanlıktan Müslümanlığa mı dönmüştür? Ezeli ve Ebedi olan Allah’ın bir zamanlar Hıristiyanlığı hak din kılmışken sonrasında Müslümanlığın İslam’ını hak kılması tek bir şeyle açıklanabilir. Sonsuz olanın fikirlerinde herhangi bir değişiklik yoktur. Onun kitabında doğruluk evrenseldir. Doğruluk onun tek ve en değişmez değeridir. O senden doğru olmanı ister. Bunu hangi format altında gerçekleştirdiğin değildir ilgi alanında olan. Doğruluk evrenseldir ve muhtelif dinlerin ilahiyatçıları, evrensel ve çıplak bir ahlaksal düzlemin savunucusu olmak yerine, bağlı oldukları geleneğin doğrularını insanlara dayatarak, tek ve bir olan doğruluğu parçalara bölmüşlerdir. Ruh maddesinin yapıtaşı olan sevgi atomu parçalara ayrılmıştır.

Yalan, tarihin hiçbir döneminde, en ilkel olanları da dahil olmak üzere hiçbir din nezdinde yüceltilmemiş, serbest bırakılmamıştır. Yalan kötüdür ve onu ‘Yüce dinimizin’ yasaklamış olması gerekmez. Kuran’ın varlığının anlamı da buradadır. İnsanları yalandan en iyi menedebilen kişiler, gerçek Kuran özünden içmiş kişilerdir. Onlar doğru bir ışık yayar olmuşlardır ve onlar dillerine din, allah, peygamber, kutsal değerleri almadıkları halde, onların yanında artık yalan konuşamaz olduğunu farkedersin. O yeşillerin hiçbir tonundan değildir.

GERÇEK İSLAM SU GİBİ ŞEFFAFDIR. GERÇEK İSLAM BERRAKLIK RENGİNDEDİR.

Din propagandacılığı, evrensel ilahi ahlâkın çizdiği çemberin dışında kaldığının uyarı tabelasıdır. Doğruluğun, ırkı, cinsi, cinsiyeti yoktur. Doğru, saf olduğu müddetçe doğrudur. Doğruluğun Müslümanlık kültürüne ‘bizim dinimiz’ dayatmalarına indirgendiği kültür, ‘Bizler Allah’ın oğullarıyız’ diyen Yahudilikten çıkagelmiş bir kültürdür. Oysa herkes Adem’in oğludur. ‘Biz’ takdimi, doğruluğun mezhepleştirildiği bir gidiş yoludur ve bugün Müslümanları avuçlarına almış olan bu yol hiç hayırlı bir yol değildir.

Yeryüzünde Cennet’e gidecek tek 1 İlahiyatçı yoktur.

Bunun nedeni onların doğruluğu lokalleştirmeleridir.

Kurantum Kur’anı Devrim’de cümlelendirildiği gibi gerçeğin kendisine değil kendi gerçeklerine iman etmelerinde ve ettirmelerindedir. ‘Biz Müslümanların doğruları’ diye birşey yoktur. Yüce Allah’ın doğruları Alaska’da da Haiti’de de Kahire’de de 1′dir. (Birilerine) Özgü-leştirilmiş doğru, yanlışın ta kendisidir. İnsanlığı ortak bir doğrunun ışığında birleştirmeye hizmet etmeyenler, sevginin bölücüleridir. Din, yaşanageldiği haliyle insanlığı birleştiren değil bölen bir konsept olmuştur. 1 milyar Müslüman kendi içlerinde birleştirilmiş gibi görünseler de dünyanın yedi milyarından koparılmışlardır. Kayıp 1′e 7′dir. Levh-i Mahfuz’da ‘Din, Allah katında İslamdır’la ifadelenen İslam evrensel bir doğrudur.  Doğruluğun Müslümanlaştırılması, kazanç gibi görünen bir kayıp projesidir. Kaybedilmiş 1 BİNYILdır.

Doğruluğun içeriğini bölerek parçalayan İlahiyatçılık mesleğinin bir diğer günahkâr yolu da, yalan yanlış bir forma soktukları doğruluğu gene yanlış bir akışla insanlara sunmalıdır. Müslümanlık, İslam’a göre doğruluk anlamında türetilmiş bir kelimedir. Müslüman olmanın teolojisi olmaz. Doğruluğun kuramlaştırılarak teorileştirilmesi, doğruluğu hiç de pratik olmayan bir değer haline getirmiştir. Doğruluğun üniversite kürsüsü olmaz. Doğruluk dünyanın en pratik davranış bilimidir. Doğruluk teorisizliktir. SADECE YALANIN TEORİSİ OLABİLİR. SADECE YALAN, KURAMLAŞTIRILABİLİR. Doğruluk içten ve spontan bir süreç olmasına karşın yalan kurularak gerçekleşebilen bir düzenektir. İlahiyatçılık, doğruluğu olmasa da yalanı kürsüleştirebilir ve mükemmel yalancılar yetiştirebilir. Buna karşın o ‘teolojik’ fakültelerinden tek bir doğruyu mezun edemeyeceklerdir.

23 kişinin tecavüzüne uğrayan 15 yaşındaki o kızın bedenine nefretini boşaltanların her biri, nüfus cüzdanında din hanesinde İSLAM yazılı olan ve bilinçarkasına bu günahın tövbe edilebilir bir günah olduğu zannının zerkedildiği kişilerdir. 23 Müslüman, 1 Müslüman genç kızla kendisinin rızası dışında ilişki kurmakla imtihan edildiğinde, bu sınavdan İlahiyat Kürsülerinin kalıplarıyla üretilmiş Müslümanların mezun olabilmelerinin oranı 23′te SIFIRDIR. Arada bu 23′ün dışında, böyle bir ‘seçenek’ önüne gelmesine karşın bu sınavdan geçebildiğini zannedenler de muhakkak olmuştur. Onlar da bu zulme isyan etmeyerek başkaldırmayarak sınavdan çakmışlardır. Müslümanın sessiz kalabilen kişi olduğuna inandırıldıkları için. Bu 23 Müslümanın zulmüne karşı duran yegane Müslüman, 24. ‘dindar’ ilahiyat teoremlerinde ikinci sınıf vatandaşlığa layık görülen, polise sığınan o genç kızın kendisinden başkası değildir.

Bu tecavüz 23 kişi tarafından pratiğe dökülmüş olsa da, bu suçun gerçek tasarımcıları 1500 kişiye göre inşa ettikleri camilerinde, ancak 12 kişileri namaz kıldırabilen teorisyenlerden başkası değildir. Yaşattıkları din, insanları bir geleneğe yöneltmekten başka hiçbir işlev görmez. Doğru olanlar, zaten kendinden doğru olanlardır. Yanlış olanlar da yanlışlanmışlardır. Dinlerinin teorileri, yanlış olanların içinden doğru olan bir fert doğurmaktan çok uzaktır. ‘Tembel’ öğrencileri dışarıda bıraktıkları, sadece lise  ve sınıf birincilerini içeri aldıkları kurslarının içinde yarattıkları sahici olmayan bir dünyadan ibarettir onlarınkisi. Mevcut din konseptleri, doğruluğa zaten yakın duran insanlara kapı açan ve halihazırda zaten doğru olanları içine alan, hastaları içeri sokmayan bir hastane düzenidir. Ve bu düzen, iflas etmiş bir düzendir. Hiçbir halkla ilişkiler faaliyeti, yitirilmiş bir dinin diyanetini yaşatmaya yetmez. Süleyman tahtındadır ancak artık sadece bir ölüdür. Bir küçük kurtçuk darbesiyle yere yıkılmaya hazırlandığı sayılı günlerinden birini idrak etmektedir.

İlahiyatçılar Levh-i Mahfuz’u konuşmazlar. Levh-i Mahfuz, iyiliği Çinceleştirmiştir bu nesle Japonca kadar uzaktır. Sana ‘Bu sabah erken uyandım, pencereyi açtığımda Eylül’ün hüzün dolu soğuğunu ensemde hissettim’ cümlesini Japonca kurar mısın? dediğimde bana ne cevap verebileceksen, onlar da Yeni Binyılın Kuran tefsiri için onu söyleyebiliyorlardır işte. Ülkenin en konuşkan İlahiyatçı insanları için Levh-i Mahfuz, sessizzz bir ilahidir… Kendi kulaklarını sağır eden bir sessizlik onlarınkisi.

Anlatımlarının arasındaki Levh-i Mahfuz imzalı korsan yayınlarını, bu sessizliklerinden ayırmak gerekir haliyle. Camiye hangi ayakla girildiğinin bile kurallara bağlı olduğu bir dinin kaidelerini anlatırken bir anda, İslam’ın bir Özgürlük dini olduğundan dem vurmaya başlaması… İnsanlara itaatin meziyetlerini kustuğu bir konuşmanın ortasında, bir anda İslamiyetteki özgürlüğün erdemlerini şakıyan bir bülbüle dönmesi. Çalıntılayabilecek kadar zekâsı varsa, hakikatin nerede olduğunu sezinleyecek kadar idrakı var demektir.

Levh-i Mahfuz’u hiç konuşmayan ilahiyatçıların ya da Levh-i Mahfuz’u çalıntılayarak konuşan ilahiyatçıalrın yanında bu mesleğin bir başka sıkıntılı türü daha var. Gerçek anlamda Araf’ta kalanları… Bir okuyucumuz onlardan birini yakalamış bir yerde geçtiğimiz günlerde. ‘Hocam demiş, ben bu Levh-i Mahfuz’un içine düştüm… Sizin bu kitap için yorumunuz nedir?’ dediğinde, kısa 1 girizgâh yapmış karşısındaki. Cevabını bildiği bir soru sorarak.

’3 yıl oldu o kitap çıkalı değil mi?’

Beklediği onayı aldıktan sonra, kerpetenle sökülen bir Levh-i Mahfuz yorumu dökülmüş ilahiyatçının dudaklarından:

FENA DEĞİL!

NBA… Binyılın En Büyük İslam Devrimi için söyleyeceklerin bu kadar mı N.uri B.ey A.mca?

Levh-i Mahfuz’un yokluğunda bu topluma kattıkların bence asla inkâr edilmemeli. Bu mücadelende ne kadar başarılı oldun, ne kadar olabilirdin ya da o olabilecek olanı olmalı mıydın bunları biz bilemeyiz. Allah’la arandadır. Tek tek kişilerin hayatlarını değerlendirmek de ayrıca üstümüze vazife değildir. Vazifelerimizin arasında böyle bir vazife görmeyi biz zaten kendimiz de istemeyiz. Kişilerin dünyası bizim için Levh-i Mahfuz’dan önce Levh-i Mahfuz’dan sonradır. İçerik olarak bambaşka şeyler içersek de, Levh-i Mahfuz’la aynı evrensel değerlere hizmet etmiş olduğun aşikârdır. Levh-i Mahfuz sonrası din performansına gelince söylemek zorundayız. Levh-i Mahfuz senin de kıyametindir Nuri Bey Amca. Hizmet ettiğin değerlere hizmet etmenin en değerli yolunu bulmak çok çetin bir sınavdır. Ve sen de farkındasındır, bu sınav  ’Fena Değil’ gibi yuvarlak sözcüklerle üstesinden gelebileceğin bir duruma hiç benzemez. Din aritmetiğinde ‘fena değil’ isminde bir rakam var mıdır?
– Merhumu nasıl bilirdiniiiz?
– Fena değiiiil!

Hani senin iddialılığın nerededir?  Bu bir fitneyse çekersin kılıcını, her zamanki yüksek sesinle konuşur, itirazını eder, cevabını alırsın. Eğer bu gerçeğin kendisiyse o zaman da gereğini yaparsın. Dinde Teravih namazı yok muydu var mıydı’dan daha ölümcül konular vardır senin önünde. O günler geçmiştir artık. Onlar 90′lardadır. Neyin yanlış olduğunu anlatmanın devri sona ermiştir. ARTIK ÖNÜMÜZDE KÖKÜNE KADAR GERÇEK BİR DOSDOĞRU VAR.

Bırak insanların neyi yanlış yaptıklarını. Sen doğrunun kendisinden konuş. Yuvarlak geçiştirmelerle değil başı dik köşelilerle. Arzu ettiğin devrim miydi değil miydi? Sen bunun cevabını ver Rabbine. Hizmet ettiğin devrimse, işte bak onu karşında buldun. Varsın altında senin imzan olmasın, bu problem midir bir Allah askeri için?

Konu, bu kitabı senin yazmamış olman noktasında kilitlendiğinde kendini asla suçlamamalısın. Ne sen ne de bir başka düşünür, hep biraraya gelseniz de böyle bir kitabı yazacak zihinsel alet edevatlara sahip değildiniz ve bir Levh-i Mahfuz yazmaya bir imkânınız yoktu. Benim de yoktu. Allah kısmet etti. Benim dışımda sebeplerle. Böyle bir kitap yazabilmiş olmakla ilgili şunu söyledim hep. Allah dilerse bir ağaç kütüğünü bile dile getirebilir. Bana da bu kitabı yazdırdı, durum bundan ibarettir. Ben şerefli bir ağaç kütüğüyüm sadece. Ve tekâmül öğretmeni olan Rabbinin sana ikrar ettirmeye çalıştıklarına asla direnme demekten başkası gelmez elimden.

Bu bahçedeki herkese…”

buRAK özDEMİR

handy imza x Levh i Mahfuz Sessiz İlahi...

 

kkd pro 1 Levh i Mahfuz Sessiz İlahi...

Gerçek dostluk, dostunu üzmeyi göze alabilmektir. Nihayetinde onu sevince boğacağını bilirsen

Burak Özdemir

“Benim için çok değerlisiniz. Çevremle görüşmelerimi minimuma indirdim. Hayatımı, herşeyimi karşımdaki bu sevgi dolu gönüllere daha fazla adayabilmek için.

Küskün mailler alıyorum. Bana sormayın, cevabın anahtarı sizde dediğim için.
“Anahtar bende yavrularım. Bekleyin. Yada şu konferansımıza gelin, hepsini çözeriz. Para üstü almayan var mı bu arada?” diyemem ben. Dersem bir farkım kalmaz. Ben, sizlere kanal olduğum bilgileri hakkıyla aktarmak ve sizi biliyorum diyen herkesten bağımsız kılabilmek için buradayım. Bilin ki bir gün bana ihtiyacınızın kalmaması da benim hedeflerim arasındadır. Kariyer planımın doruk noktası, emanetine riayet etmiş, huzurlu bir Karadeniz çiftçisi olmaktır. Lütfen kariyerimle oynamayın.

Diğer yanda da sizi kırmak en son isteyeceğim şeydir. Lakin söylediklerimin de %101 arkasındayım. Cevabını kendiniz bulabileceğiniz şeyleri bana gerçekten sormayın. Kendi hayrınız için. Bir de isminizi soyisminizi vermedikten, kim olduğunuzu belli edecek detayları ayıkladıktan sonra kendinizi insanlığa açmaktan çekinmeyin. Bir sorunu, bir sorununu kitleye açabilecek kadar cesursan, yolun yarısı bitmiş demektir. İçinize kapanmayın. BİR olmanın yolu bu dostlarım. Günahlarımızı da sevaplarımızı da paylaşabilmek.

Dostluğun temel taşı fedakarlıktır. Benim bu yaklaşımımın altındaki kodları çözerseniz, elinizde birbirimize güvenmek için daha çok sebep olur. Hele bütün kodları çözerseniz, aramızdaki sevginin ve birliğin nedenlerini dolduracak sepet bulamazsınız. Zamanla oturacak herşey biraz sabır…

Şunu asla ve asla unutmayın. Tanrı’nın doğum günü – LEVH-İ MAHFUZ, bir guru pazarlama projesi değil. O guruların hepsinin toplamını cebimden de çıkarırım, bunu da belirtmeliyim (ehem ehem vakti). Lakin bizim amacımız bir buRAK miti yaratmak değil dostlarım. Amacımız Ayşe miti yaratmak, Mehmet miti yaratmak. Herkesin kendi hayatlarının efsaneleri haline getirmek.

Duyduk duymadık demeyin. Benim yolum budur. Taşları baştan aşağı sizin hayrınıza döşenmiş zaman zaman yokuşlu bir yol. Ve ben sizin için dağlara oyduğum bu yolda, sizi bile karşıma almaya hazırım.

sevgiyle,”

buRAK özDEMİR

f