KENDİNİ TANIYOR MUSUN?

 

KENDİNİ BİLMEK

Değişmek, uyanmak, şuurlanmak için fazlalıkları terk etmek, içsel bir mücadeleye ve çalışmaya girişmek, özdeşleşmeyi kolaylaştıran bağımlılıklardan uzaklaşmak gereklidir. İnsanlığın içinde bulunduğu şuursuz, otomatik uykuda vazife yapma aşamasının sonunda ortaya çıkacak olan şuurlu vazife hayatı, yani uyanmak, başka bir ifadesiyle kendini bilmek,

Dünya Okulu’nda yapılacak olan en son eğitim ve uygulamadır.

Kendini tanımada, kendini bilmede, hayatın anlam ve amacını, eşyanın kökenini bilmede ve anlamada gereken bilgileri elde edebilmek ve uygulamaları yapabilmek için bir yol ve öğrenim yöntemi gereklidir. Eskiden, bu çalışmalar özel yollar, tarikatlar aracılığı ile yapılırdı. Bugün, dar kapsamlı eski tür metotların devri geçmiştir.

Artık insanlar, inisiyasyonlarını, hayatın içinde, fevkalade geniş bir hürriyet ile ve kendi şuur ve vicdanlarında, kendi kendilerine geçirmek durumundadırlar. Bilgi, açık ve seçik olarak ortaya konur. Bunun aksiyonu ve sorumluluğu bu bilgi ile karşı karşıya olan insandadır.

..Ruh..

Ruh,  öz olarak mükemmel yaratılmıştır. O, öz itibariyle kendi kendisinin aynıdır. Eşi ve benzeri yoktur. Parçalara ayrılmaz, azalmaz ve çoğalmaz. Şuur, irade ve tahayyül ruhun melekeleridir. Ruh, Tanrılık bilgiye sahiptir, ama Tanrı değildir.

Ruh ölümsüzdür. Özü bakımından sonsuz güç sahibidir; bu güç asla azaltılamayacağı gibi yok da edilemez. Ruh hayattır, hayat da Ruh’tur.

Ruh şuurludur ve bir maksadı vardır; yani Ruh’un bir amacı, bir vazifesi vardır. Ruh’u yöneten ve ona karışan bir makam yoktur.  Çünki Tanrı’nın şuurlu ve idrakli yarattığı Ruh, kendini yönetebildiği gibi, maddeyi de yönetir.

Ruhlar, Yaradan’ın Kanunları’na uygun olarak Evren’i sevk ve idare ederler. Evren’i sevk ve idare etmenin ve ruhsal tekamülün sonu yoktur.

Maddesel evren, Ruh’un eseridir.

Ruh, sonsuz faaliyette bulunmak zorunda olan bir varlıktır. Bu, onun sonsuz derecede etken olması demektir. İrade ve iktidar sahibi olan Ruh, sürekli olarak maddeye şekil verir ve onu dağılmaktan korur. Ruh, bu işi yaparken, o maddeye özgü kanunlara uyar. Her atom ruhsal bir etki altındadır.

Tanrı yaratır; Ruh, yaratılana şekil verir.

Ruh daima tekamül eder.

Ruhlar’ın tekamülü demek,

onların maddelerle olan ilişkilerinin gelişmesi demektir.

Ruhlar’la iletişim kurulabilir. Medyomlar, insanlarla Ruhlar’ın haberleşebilmesi için aracılık yapan hassas yapılı, özel yeteneklere sahip kimselerdir. Ruhlar’dan gelen bilgiler (tebliğler), ilham, sezgi, rüya, söz ya da yazıyla ortaya çıkabilir. Bütün kutsal kitaplar Ruhlar aleminden vasıtalı olarak peygamberlere verilmiş tebligattan ibarettir.

 İnsan beş duyuyla sınırlı değildir; Ruhundan dolayı sonsuz duyulara ve yeteneklere sahiptir. İnsan, Ruh gücü vasıtasıyla başka insanların zihninden geçenleri bilebilir, hastalara şifa verebilir, eşyaları el değdirmeden hareket ettirebilir, gelecekten haber verebilir.

Bütün mucize ve kerametlerin sebebi Ruh’tur.

..İnsan..

İnsan, ruh ve bedenden meydana gelmiştir.

Ruh ve beden, bir kumaşın tersi ve yüzü gibi bir bütünlük içindedir. İnsan bu sebeple hem maddesel, hem de ruhsal özellik ler taşır. İnsanın üstün ve hakim  yönü ruhtur; beden ise sadece geçici bir araçtır. Bedeni canlı tutan ve yöneten ruhtur. Ölümsüz olan ruh, tekamül etmek için sayısız bedenleri emaneten kullanır ve işi bitince onları dünyada bırakır. Ruhun tesiri olmasa (sürücü), beden (araba) hiç bir işe yaramaz.

O halde insan, ruh sahibi bir beden değil, beden sahibi bir ruhtur.

Ruh bedenin içinde değildir. Bedende ruhun yerleştiği bir organ yoktur. Ancak ruh, bedenin dışında da değildir; çünki ruhun mekanı yoktur. Ruh, tesir göndererek bedeni kullanır ve yönetir.

Doğmadan önce hayat planı hazırlanır. Tekamül etmek için yeniden bedene bağlanması gereken bir ruh varlığı, doğmadan önce dünyada yapacağı işleri planlar, yani kaderini hazırlar. Dünya üzerinde yaşanacak yer ve zaman, aile, ırk, cinsiyet vs. tespit edilir.

Ölümlü olan bedendir, ruh değil.

Ölmek, ruh dünyasına doğmaktır.

Bu bilgiye sahip olmayan insanın ölümden çok korkacağı açıktır. Ölüm, doğum kadar olağan bir Tabiat Kanunu’dur ve sadece beden için geçerlidir. Ruh ve beden ilişkisinin kesin olarak kopmasına ölüm denir. Ruh, bedeni kullanarak Dünya’da yapması gereken görevlerini bitirip gereken bilgileri elde ettikten sonra bedeninden ayrılır.

İnsanı ancak vicdanı yargılar.

Daralmış bir şuurla dünyada yaşayan insanın yol göstericisi makul vicdanıdır. Ve o, sadece vicdanına karşı sorumludur. Çünki Tanrı Kanunları bunu emreder. Yaptıklarından dolayı hiç bir makam ona hesap soramayacağı gibi yargılamaz da. Çünki ruh, dünyaya hesap sorulmak için değil, ilahi bir vazife yapmak için gönderilmiştir ve o, vazife dışında hiç bir iş yapamaz. Bedenini terk eden ruh, kendi hesabını kendi vicdanı ile görecektir.

Öte alemin kendine özgü bir maddesel yapısı vardır. Öte alemin mekanı ve zamanı kendine göredir. Orası kabadan inceye doğru değişen titreşimsel bir yapıdadır. Varlıklar orada titreşim güçlerine uygun olan bir kademede bulunurlar.

Öte alemde yaşam, dünyadakinden farklıdır. Zira oranın  maddesi, zamanı, titreşimi ve kuralları çok değişiktir. Bedenden ayrılıp öte aleme geçen varlık önce bir şaşkınlık devresi geçirir. Hele öte alem hakkında hiç bilgisi yoksa, oraya uyum sağlaması güç olur. Öte alem önceleri rüya gibidir. Genellikle varlık öldüğünün farkına varmaz. Zamanla bulanık şuuru yavaş yavaş açılmaya başlar. Bedenini terk ettiğini anladıktan sonra tüm hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçer. Yaşamının muhasebesini yapmaya başlar. Olumlu veya iyi davranışlarından mutluluk, olumsuz veya kötü davranışlarından mutsuzluk duyar.

İnsan ruh bedenden oluşan iki ayrı varlığı temsil etmektedir ve baki kalacak olan görüneninde ötesinde olan ruh olacaktır.

Kendini bilmek önce bu kısa bilgileri idrak etmekle başlayacaktır.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz. Meditasyon bir meydan okuma olabilir, fakat bir ağrı kesici değildir. Amacı acılarımızı gizlemek değildir. Meditasyon , acılarımızı iyileştirir.

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

  

 

 

(Kaynak; HERRY BENJAMİN – Kendini Bilmenin Temelleri – Ruh ve Madde Yayınları)

(JİDDU KRİSHNAMURTİ – Kendini Bilmek, İlişki Üzerine, Hazzı Öğrenmek – Sistem Yayıncılık )

 

Levh-i Mahfuz

Levh-i Mahfuz

KİM OLDUĞUMUZU UNUTTUĞUMUZDA ZATEN ÖLMÜŞÜZ DEMEKTİR

 

KİM OLDUĞUMUZU UNUTTUĞUMUZDA ZATEN ÖLMÜŞÜZ DEMEKTİR

ÖLÜM

Kişi ölürken TAÇ çakrası yoluyla toprak bedeni terkederken, başının üstünden parlak bir ışık ortaya çıkmaktadır.

Bu TAÇ çakrasından çıkma deneyimi, yaşam ile ölüm arasında bir tünelden geçmek olarak değerlendiriliyor. Sonunda parlak bir ışık olan uzun, karanlık bir tunnel olarak görülüyor. Bu “tünel deneyimi” ruh varlığının omurga boyunca hareket eden ana güç akımını izlemesi ve TAÇ çakradan parlak bir ışıkla bedeni terk etmesi olarak da tanımlanabilir.

Ölümde, ruh varlığı ölmüş olan eski arkadaşları ve ruhsal rehberleri tarafından karşılanır. Bu anda, ruh varlığı, hayatının bir film şeridi gibi hızlı bir şekilde, hangi kararlar ile hangi derslerin alındığı ve bir sonraki bedenlenme için hangilerinin kaldığı konusunda bir hataya yer vermeyecek biçimde izler. Bunun ardından bir görevin tamamlanmasının kutlandığı bir sure geçer ve bir sonraki bedenlenme sürecine koyulmadan once ruhsal alemde yapılması gerekenler yapılır.

Uzun süren bir hastalıktan sonra ölen insanların, ölümden sonra bir sure beyaz ve huzurlu bir ışıkla sarmalandığını gördüm. Sanki öte alemde bir tür hastahanede tedaviye alınmış gibiydiler.

Ölümlerinden birkaç gün önce iki insanı gözlemledim. Ikisi de uzun süredir kanser hastalığından mustaripti. Ruh bedenlerinin ilk üç katmanı parçalanmaktaydı ve yanar döner bulutlu ışık kürecikleri halinde bedenden kopuyorlardı. Bu da, kişiye parıltılı beyaz bir görünüş veriyordu. Ilk üç çakra da, solar pleksustan çıkan uzun enerji iplikleriyle parçalanmaktaydı. Üstteki dört çakra ise, sanki büyük delikler gibi ardına dek açıktı. Üzerlerinde artık koruyucu tabaka yoktu.

Ötealeme geçiş yapmakta olan kişiler çoğu zamanlarını bedenden dışarıda ve uzakta geçiriyorlardı. Anlaşılan ruhsal rehberleriyle bir yerlere gitmişlerdi. Insanlar bedenleriyleyken, odada pek çok ruh varlığı da dolaşıyordu.

Bir keresinde, geçidin kapısında bekleyen ve melek diye tanımlayabileceğim bir varlık gördüm. Kişi derin bir acı içindeyken, neden hemen ölmesini sağlamadığını sordum. Henüz emir almadığını söyledi. Melek diyebildiğimiz bu varlık bize çok güzel ve güçlü göründü,

Ölüm dediğimiz süreci, tam olarak anlayamamış olsanız da , bunun bir şuur düzeyinden diğer bir şuur düzeyine geçiş olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında, KİM OLDUĞUMUZU UNUTTUĞUMUZDA

ZATEN ÖLMÜŞÜZ DEMEKTİR.

Unuttuğumuz parçalar gerçeklikten ayrılmıştır ve bizler, onları geri kazanmak için bedenleniriz. Demek ki ölümden korkmamıza rağmen, zaten ölmüşüzdür ve yüce benliğimizle yeniden bütünleşme süreci olan enkarnasyon sürecinde, aslında daha çok hayat buluruz.

 Ölen tek şey ÖLÜMdür.

Yaşamımız boyunca, unutmayı umduğumuz deneyimlerin çevresine DUVARLAR öreriz. Bunu öyle iyi beceririz ki, pek çoğunu gerçekten hatırlayamayız. Bu uzaklaştırma işlemine çocuklukta başlar ve sonra da yaşam boyu devam ederiz. Bu izole edilmiş parçalar, ruh beden alanımızda bloklar olarak ortaya çıkarlar.

Gerçek ölüm , ruh beden katmanlarında bir iç duvar biçiminde zaten çoktan meydana gelmiştir.

Bildiğiniz gibi, sizi herhangi bir şeyden ayıran tek şey, kendinizsinizdir.

Ölüm, unuttuğunuz ve çevresine duvar ördüğünüz bu parçalarda zaten gerçekleşmiştir. Bu, bizim bakış açımıza gore, insanoğlunun ölümden anladığını belirtirken kullanacağımız en açık tanımlamadır.

ÖLÜM, İZOLE VE AYRILMIŞ OLMAKTIR.

ÖLÜM, UNUTMAKTIR.

KİM OLDUĞUNUZU, NE OLDUĞUNUZU UNUTMAK, ÖLÜMDÜR.

Zaten ölmüşsünüz.

Bu unutulmuş, ölmüş parçaları tekrar hayata getitmek için doğdunuz.

Ölüm süreci, bizler buna daha yüksek bir farkındalılığa geçiş deriz, enerjik alanda gerçekleşen bir işlem olarak görülebilir.

Bunu, daha iyi anlamanız için AURİK bakış açısıyla ele alalım. Çakraların tümünün açılması, alanın temizlenmesi söz konusudur. Öldüğünüzde, başka bir boyuta geçiyorsunuz. Aşağı üç çakrada çözülmeler oluyor, çözülmeler dediğimize dikkat ediniz.

Ölen insanları gözlerseniz, ellerinde, yüzlerinde, derilerinde sanki sedef gibi yanar-döner bir özellik görürsünüz. Bu, kişinin ölmekte olduğunu gösterir ve onu çevreleyen güzel opal bulutlar uçuşurlar. Bunlar, fizik bedeni bir arada tutan düşük enerji bedenleridir. Ayrışmaktadırlar. Ayrışırlar ve çakralar açılır ve enerji kordonları ortaya çıkar. Üst çakralar, diğer boyutlara açılan büyük delikler halini alırlar. Bu, enerji alanlarının ayrılmaya başladığı ölümün başlangıç safhasıdır.

Enerji alanlarının aşağı kısımları, yukarı kısımlardan ayrılır. Ve darken yaklaşık üç saat boyunca, beden yıkanır, kutsanır, ana dikey güç akımı boyunca fıskiye gibi enerji fışkırmasıyla bir ruhsal temizlenme gerçekleşir.

Altın rengi ışığın saçıldığı bu fışkırmayla, tüm bloklar temizlenir. Ve AURA beyaz altın rengi gibi olur. Kişi, tüm yaşamının bu ışıklar tarafından yıkandığını görür.

Işte bu kadar.

Tüm bloklar yok olur. Yaşam süresince unutulan tüm deneyimlerin önü açılır. Hepsi şuura akarlar. Bu, o belirli yaşam süresinin dönüşümü sürecinde oluşan duvarların çözülmesidir. Önemli bir bütünleşmedir.

Içinizdeki unutulmuşlukların duvarları kalktığında, gerçekten kim olduğunuzu hatırlarsınız. Yüce benliğinizle bütün hale gelir, onun hafifliğini ve onun  enginliğini hissedersiniz.

Böylece ÖLÜM, yaygın kanının aksine, çok harika bir deneyim olur.

Klinik olarak ölü ilan edilen ve yaşama dönen kişilerle ilgili şeyler okumuşsunuzdur. Hepsi de sonunda parlak bir ışık olan uzun tünelden bahsederler. Tünelin sonunda onları bekleyen harika bir varlıkla karşılaştıklarından söz ederler. Çoğu o varlıkla birlikte yaşama yeniden bir bakar ve o terkedilen yaşamı tartışırlar. Çoğu gitmekte oldukları yer çok güzel olsa da, öğrenmedikleri ve deneyimlemedikleri şeyler kaldığı için fiziksel dünyaya geri dönmeye karar verdiklerini açıklamışlardır. Çoğu artık ölümden korkmamakta, onu huzura giden bir yolculuk olarak görmektedir.

Sizleri şu HAKİKATTEN ayıran, yine sizin duvarlarınızdır.

ÖLÜM DEDİĞİNİZ ŞEY, IŞIĞA DÖNÜŞÜMDÜR.

Yaşayacağınızı hayel ettiğiniz ölüm deneyimi, inanç duvarlarınızın içindedir.

Kendinizi herhangi bir biçimde her ayırışınızda, azıcık ölürsünüz. O harikulade yaşam gücünün akışını engellediğiniz her an, küçük bir ölüm yaratırsınız. Demek ki, varlığınızın bu ayrılmış parçalarını hatırlar ve onları kendinizle bütünleştirirken, zaten ölmüşsünüzdür. Bu şekilde hayata geri gelirsiniz.

LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

Farkındalılığınızı genişlettiğinizde, fiziksel gerçeklik ile RUHSAL gerçeklik arasındaki duvar çözülür.  Ölüm çözünür, ileriye doğru harekete geçmeye hazır olmanız, duvar sanrısının ortadan kalmasından başka bir şey değildir. Ve kim olduğunuz, daha büyük bir gerçeklik halinde yeniden tanımlanır.

Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz.

(Barbara ann brennan’a sohbeti için teşekkür ederiz.)

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

 

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya 

Ahmet KAYA

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

BEDENİN, ZİHNİN YA DA RUHUN GELİŞİMİ DEMEK

Ahmet KAYA

BEDENİN, ZİHNİN YA DA RUHUN GELİŞİMİ DEMEK…
Insanoğluna, yeryüzü deneyiminde yararlı olabilecek geçmiş yeryüzü yaşam bilgileriyle birlikte gezegen yaşamlarıyla ilgili astrolojik etkilerin bilgileri de verilir. Bilinmesi gerekir ki, ruh bedenin çeşitli gezegen ortamlarında geçirdiği yaşamların etkisi, gezegenlerin uzaydaki konumundan kaynaklanan etkilere gore çok daha belirleyici olurlar.
Insanın üzerinde görünen etkilerin kaynağı;
Ay’ın Kova burcunda olması ya da Güneş’in Oğlak’ta, Venüs ya da Merkür’ün şu ya da bu ev-burç içinde olmaları ya da Ay ve Güneş burcuna girmiş olmaları ya da göklerde bir gezegenin şu ya da bu konuma sahip olması değil, ruh bedenin o konumda , o gezegen ortamında yaşamış olmasıdır. Yani kimi gezegenlerin kimi insanları yeryüzünde daha güçlü biçimde etkiliyor olmasının nedeni budur.
Çünkü bir bedenin, zihnin ya da ruhun gelişimi demek, deneyimlerin yaşanmış olması demektir.
Alınan bir etkiye rağmen ruh ya da varlığın farklı bir davranış sergilemesi ya da olması gereken olumlu davranışı değiştirmek üzere irade gücünü kullanması fazlasıyla önem taşımaktadır. Bu özgür irade gücü, erkeğe ve kadına Yaratan tarafından armağan edilmiştir. Özgür İRADE Yaratan ile bir olma yeteneğimizin bir göstergesidir. Dolayısıyla, varlık ya da ruh bedenin güneş sistemi içindeki gezegenlerden topladığı tecrübe ya da bu gezegenlerdeki yaşamlarından kaynaklanan zihne ait içsel güdüler, insanın özgür iradesine bağlı olarak hayata geçirilmektedir.
Ruhsal davranışlarınızı tek tek ele almakla başlayın. Öncelikle RUHSAL konularda nelere inandığınızı düşünün. Yasa koyucunun verdikleriyle yetinin, başka şeylerle oyalanmayın. LEVH-İ MAHFUZ bu ruhsal yolculuğunuzda sizin başucu kitabınız olacaktır.
Kendi yüreğiniz ve zihninizde belirli bir düzen tutturmadan Tanrı’dan yardım beklemeyin. Çünkü sizi kurtaracak olan şey kendi davranış ve kişisel çalışmalarınızdır.
Başkalarına nasıl davranmak gerektiğini öğrendiğiniz zaman hem fiziksel hem de zihinsel olarak kendinize yardım etme yolunu da bulmuş olursunuz. Bunu gerçekleştirince yaşama bakış tarzınız tümüyle değişmeye başlayacaktır.
Başkalarının ne söyleyeceğini
ya da ne yapacağını sorgulamayı bir kenara bırakıp, tüm bilgelik ve esirgeyiciliğiyle Tanrı’nın, yeryüzünde bir tanık olma fırsatını size, nasıl ve niçin verdiğini keşfetmeye çalışmalısınız.
Bunu bulduğunuz zaman doğru bir başlangıç yapmış olursunuz. Çünkü ruh bedenin biçim aldığı yer ZİHİNdir. Zihin yapı ustasıdır. Fiziksel beden daha sonra ortaya çıkar.
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.
Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz.
(Edgar Cayce’e sohbeti için teşekkür ederiz.)
HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.
Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında
sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;
SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;
REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.
Ahmet Kaya
REİKİMASTER/TEACHER
0555 310 00 70

 

Levh-i mahfuz – tdg – kdk

 

BEN KİMİM ve BURADA NE YAPIYORUM?

kainatın gözü

ÖZGÜR DÜŞÜNCE VE SPİRİTÜEL AYDINLANMA, SOSYAL BASKIDAN BİR KAÇIŞ MIDIR ?

Çoğumuz gerçeğin ve yaşamın anlamının peşindeyiz.

Günümüzde artık birçok insan daha derin konularla ilgilenir hale geliyor ve yüzeysel konuların ötesini irdeliyor, gittikçe daha çok, temel nedenlere ilgi duyuyor.

“BEN KİMİM ve BURADA NE YAPIYORUM?”

türünden yüzyıllardır var olan sorular hala aklımızda

( ve çoğu da yanıtlanmamış halde ); ama,

“BU KÜÇÜK GEZEGEN ÜZERİNDE BİRBİRİMİZİ VE HASSAS DOĞAYI YOK ETMEDEN, NASIL BİRLİKTE VAR OLABİLECEĞİZ?” gibi,

daha global endişelerle, bu tür sorularımız ve sorgulamalarımız daha da artıyor.

Çok az zamanımız kaldığı ve yaşamaya devam edebilmek için, eski alışkanlıklarımızı ve algılarımızı değiştirmemiz gerektiğiyle ilgili, gittikçe artan bir duygu var.

Elbette ki bu hepimiz için doğru değil.

Bu, herkesin sadece menfaat peşinde olduğuna inananlar ve geri kafalılar her kültürde var olmuşlardır. Onların davranışları bugün dünyanın başına bela kesilmiştir. Ve maalesef, bunların bazıları, dünyanın çeşitli yerlerinde iktidar pozisyonundadırlar. Ülkemizde de olduğu gibi.

Gerçek aydınlanma, çok ender olarak üst pozisyondaki insanlardan başlıyor. Tam tersine, dünyanın bir çok bölgesinde, insanları sosyal, politik ve spiritüel açıdan baskı altında tutmak istisna olması gerekirken, norm olarak kabul ediliyor.

Bireyler, sosyal yapılanmalardan bir bütün olarak çok daha hızlı ilerliyorlar. Ve büyük olasılıkla, tekamül ve ruhsal zenginleşme arzularında, kendi hükümetlerinden çok adım önde olan ve engellendiği için hedefine ulaşamamanın öfkesini yaşayan çok sayıda birey vardır yeryüzünde.

Soğuk savaş sona erdiğinden beri yükselmekte olan milliyetçilik ve hatta kabileciliğin varlığıyla, bu geri kalmış “ANTİGLOBAL” GÜÇLER, İNSANLIĞIN GERÇEK GLOBAL BİRLİĞİNE DOĞRU GİDEN KAÇINILMAZ YOLUNDA, YİNE İNSANLIĞIN ÖNÜNE DİKİLEN EN ÖNEMLİ ENGELLERDİR.

Çin, Rusya ve Japonya o kadar uzun zamandır ayrı dünyaların toplumlarıymış gibi hareket ettiler ki, bunlar gibi milliyetçi kalelerin dünyanın geri kalanıyla bütün düzeylerde gerçekten entegre olmaları kuşaklarca sürebilir. İran gibi laik olmayan ülkelerin entegrasyonu daha bile uzun sürecektir.

İlginçtir ki, laik olmayan bu ülkede yaşayanlar, tarih içinde, sanat, edebiyat ve felsefede, en ileri ve aydınlanmış topluluklar arasındaydılar. Buna karşın bu ülkelerin hükümetleri, en baskıcı hükümetler arasındaydılar.

Peki, özgür düşünce ve spiritüel aydınlanma,

 sosyal baskıdan bir kaçış mıdır?

Veya baskıcı hükümetler,

“TEKLİKELİ” anarşist liberal düşünceye karşı

muhafazakar bir tepki midir?

Kim için tehlikeli?

Hükümetler ve her tür sosyal kurumlar, işbaşında kalmak için işbaşındalar ama DÜNYANIN ÖZGÜR DÜŞÜNCELERİ BİR GÜN BİR ARAYA GELEBİLİRLERSE, İŞSİZ KALABİLİRLER.

Uzaydan bakıldığında, yeryüzü üzerinde birbirinden tamamen ayrı ülkelere ilişkin hiç bir belirti yoktur. Buna rağmen, yeryüzünde her zaman “BİZ” ve “ONLAR” şeklinde düşünmeye karşı doğal bir eğilimimiz vardır, ne hikmetse. Bırakın yeryüzünü, ülkemize bakışta bile bu eğilimi görmemiz mümkündür. “ÖTEKİLER”

ŞİMDİ, BİR AN İÇİN,

UFO’LARIN VAR OLDUĞUNU HAYAL EDİN.

( Gerçekte zaten varlar ya neyse.)

Varsayın ki, T.B.M.M’nin bahçesine, hatta tüm dünya başkentlerinde meydanlara iniverdiler.

Böyle bir olayın ilk anda etkileri ne olurdu?

Evrende yalnız olmadığımızın, böyle itiraz edilemeyecek bir şekilde kanıtlanmasıyla, düşünmeye başlayabileceğimizi ve daha global bir şekilde hareket edebileceğimizi düşünüyor musunuz?

Oralarda bir yerde farklı bir şeyler olduğu ve evrenin, bizden başka da akıllı türleri barındırdığı düşüncesi içimize işlediğinde, daha komünal bir şekilde davranmaya başlar mıydık acaba?

Böylece, her zamanki politikalar, gözümüze korkunç önemsiz görünmeye başlayabilir ve çok kısa bir süre sonra da varlığını sürdüremez hale gelebilir. O zaman milliyetçilik çok saçma bir şey olabilir ve yerine spesiyalite gelebilir.

Bundan böyle, global düşünme norm haline gelir, istisna değil. Kısa bir süre sonra da, YERYÜZÜ BİRLEŞİK DEVLETLERİ olabiliriz hani.

Belki de YERYÜZÜ GEZEGENİNİN vatandaşları sezgisel olarak bunu zaten biliyorlar. Büyük çoğunluğumuz, uzaylıların insanları kaçırmasıyla ilgili haberleri ve başka bir boyuttan gelen, içinde küçük küçük gümüş giysili adamların olduğu uçan dairelere kuşkuyla baksak bile,evrendeki başka yaşam formlarının var olduğuna inanıyoruz.

İnsan dışında başka herhangi bir çeşit yaşam formuna inanmak, politikaya karşı olan ve gittikçe artan inançsızlığımızın, güvensizliğimizin, ayrıca bir çok politikacının ve dünya liderlerinin, sadece menfaatlerini düşünmelerine ve ileriyi göremeyen basiretsizliklerine karşı duyduğumuz iğrenme hissini de açıklayabilir.

Uzaylıların tezahür etmesi karşısında, çeşitli mezheplere ait farklılıklar buhar olup yok oldukça, dünya üstündeki tüm dinler de etkilerini yitirirdi.

Tüm dinler TANRI’yı bir tapınağa koymak için çaba gösteriyor. Ve her dinde Tanrı, insan görünümünde ve benzerliğinde, insanoğlunun yaratıcısı ve kişisel kurtarıcısı olarak görülmektedir. Bizlerden daha gelişmiş veya ilerlemiş, bizimle rekabet edecek bir türün varlığının haberi, insanlığın yeryüzünde uyguladıkları dinleri kökten yıkacaktır. Tanrı’yla olan özel ilişkilerini bozacaktır.

Oysa, kişisel bir düzeyde parlayan ve etnososyal ve politik-dinsel farklılıkları aşan da, yine her birimizdeki, bu ilahi ilişkidir. Bir kez daha, çoğunluğumuz, en azından bilinçaltı düzeyde, bizden çok daha büyük bir şeyin var olduğunu ve bizim de bir şekilde, onunla mutlak bir şekilde birbirimize örülü olduğunun farkında. Bu da niye gittikçe daha azımızın camilere gittiğini; ama, gittikçe daha çoğumuzun, hayatımızda sipiritüelliği çok önemli gördüğümüzü de açıklayabilir.

Doğaüstü özelliklerimizi keşfetmek için doyurulamaz bir açlık çekiyoruz ve sonsuz olanla ilişkimiz hakkında bilgi alabilmek için, yine doyurulamaz bir susuzluk içindeyiz.

Aramızdaki gerçekten aydınlanmış olanlar ise çalışmakla meşguller, bulabilecekleri herhangi bir bilgi için, kapıların kilitlerini açmaya hazırlar. Kapılarını çalanlara da ihtiyaç duydukları kapıları tek tek açmaktadırlar. Bilim ve sanat, ikisi de aynı hedefte kesişmekteler.

Belki de insanlık tarihinin hiç bir döneminde, bu kadar çok insan, bu BİLGİYİ, HAKİKATİ, bu kadar çeşitli çabalarla aramamıştır. İnsanoğlu şimdi kozmik portala, adeta, eskiden kale kapılarını yıkmak için kullanılan kalın kütüklerle vuruyor, bir an önce açılması için.

2006 da SUR’A ÜFÜRÜLDÜ.

ARTIK HAKİKATİN YAZILI OLDUĞU

LEVH-İ MAHFUZ ELİMİZİN ALTINDA

Evet, bazıları “o kapıdan içeri girmeyin” derler.

Statükoyu bozmaktan korktukları ve değişime karşı oldukları içindir bu isyanları.

Bazıları böyle bir kapının varlığını kabul etmeyi bile reddederler; bırakın , arkasında ne olabileceği tartışmalarını.

AMA ARTIK CİN ŞİŞEDEN ÇIKMIŞTIR.

 İNSANLIKTA HAKİKAT AĞACININ

MEYVESİNİN TADINI ÇOKTAN ALMIŞTIR.

Artık geriye dönüş yoktur.

“gören gözleri ve duyan kulakları olanlar mubarektirler”

Ama

“inanmış olan ve görmeden inanan, daha da mubarektir”

Bazı şeylerin altında gerçekten sadece İMAN yatar. Ve yaşam hakkında bir çok şey hala daha gizemini korumaktadır. GAYB.

Herşeyi biliyor olsaydık, yaşam pek de eğlenceli olmazdı, değil mi?

Ama eğer deneyimlediğimiz, ama yine de açıklayamadığımız veya bilimsel olarak kanıtlayamadığımız bir şeyin gerçek olduğunu biliyorsak, kuşkucu insanların hala, gizemli şeylerin, gizemli olmalarına karşın, yine de gerçek olabileceklerini kabul etmeleri gerekiyor.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz.

(Mark Smith’e sohbeti için teşekkür ederiz.) 

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

 

Ahmet Kaya 

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

 http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

Levh-i mahfuz – tdg – kdk

DAHA SAĞLIKLI BESLEN VE BİRAZ SPOR YAP

şifacı

BİRİSİNİN NE ZAMAN YALAN SÖYLEDİĞİNİ ANLAYABİLİRİZ

BİR HAP AL OLSUN BİTSİN – ŞİFACILIK?

Çağdaş tıp, daha çok becerilerde uzmanlaşmaya ve tedavide gruplara ayrılmaya yöneliktir. Herhangi bir hastanede yakın bir geçmişte deneyimi olan birisi, bu, insane kendini çaresiz hissettiren gerçeğin farkındadır zaten. Her bir bölüm kendi kan,idrar, vb örneklerini ister; başka bir bölüme, yarım saatten bile az bir zaman once kan, idrar örneği vermiş olsanız bile.

Belirli semptomları tedavi etmekte tıp teknikleri muhteşem olabilir; ama bir bütün olarak bir insanın sağlığını korumak için gereken şifa verme sanatı nerede peki?

Evet, çağdaş tıpla mucizeler yaratabiliriz; ama genellikle insanı insanlığından çıkaran bir şekilde, neredeyse hastalığın kendisi kadar kötü olan yan etkilerle birlikte.

Eninde sonunda izlemek zorunda olduğumuz yol – beden ve zihin olarak – tüm sistemi tedavi etmektir.

Bu, yeni bilimsel tekniklerle, eski şifa verme sanatlarını birleştirme durumu, aslında ancak şu anda gerçekleşebiliyor. Çünkü tıp toplumu, daha önceden tenezzül etmeyerek, sadece hurafe olduğu gerekçesiyle gözardı ettiği bir çok doğal halk ilacını, pek gönüllü olmasa da, artık onaylıyor ve Kabul ediyor.

Bedenlerimizle ve kendimizle ilişki kurmak bağlamında son zamanlarda moda olan akım, “bilimin”, sağlığı korumak için gerekli olan tüm çareleri sunabileceği ve bu süreç içinde bizim sadece pasif kalmamızın, katılımcı olmamamızın bile yeterli olacağı inancından ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu gösteriyor.

Hatta, “BİR HAP AL, OLSUN BİTSİN” in yerini, “DAHA SAĞLIKLI BESLEN VE BİRAZ SPOR YAP” alıyor. Yaşamlarımızın kontrolünü geri almak istemek gibi genel bir duygu var genelde. Bu kontrolü, zamanında, nasıl ve neden kaybetmiş olduğumuzu bilmesek bile.

Kendi sağlığımız için sorumluluğu elimize almak gerçekten çok önemli. Ciddi önemli travmalar yaşadığımızda, bizi beladan kurtarması için çağdaş tıbbın mucizelerine güvenmek zorunda olmamıza karşın, doğru bir şekilde kendi kendimize yardım edebilmek, pekala ilk baştan böyle bir ihtiyacı ortadan kaldırabilir. Örneğin bir kroner bypass olma zamanı geldiğinde, elbette cerraha ihtiyacımız olacak; ama herhalde, bypassa baştan gerek duymamak çok daha iyi.

Uygun egzersiz ve diyetin, sağlığı korumakta yaşamsal rolleri var; ama, peki ya uygun tutumun önemi? Bir egzersiz ve diyet programını harfi harfine uyguluyor olsak ve bütün gerekli vitaminleri alıyor olsak bile, STRES bizi yine de öldürebilir.

Bir kez daha tekrarlayalım;

ZİHİN ve BEDEN BİR EKİP, doğaları itibarıyla tamamen birbirlerine bağlı ve etkileşim içindedirler, birbirinden bağımsız işleyen, ayrı ayrı sistemlerin bir tür alaşımı, karışımı değiller.

Kendimizi nasıl hissettiğimiz, genellikle herhangi bir fiziksel koşuldan çok, kendimizle ilgili olumlu veya olumsuz tutumumuzdan etkilenir. Ve kendimizi nasıl hissettiğimiz, genellikle AURALARIMIZDAN teşhis edilebilir.

Belki uzun yıllar alacak; ama AURA GÖRMENİN, geçmişte olduğu gibi, yaygın uygulanan ve kabullenilen bir şey olacağı bir zaman gelebilir.

Biz insanlar, AURASI aniden koyu bir yeşil tona dönüştüğü için, birisinin ne zaman yalan söylediğini anlayabilecek noktaya gelene kadar, bu yeteneklerimizi yeniden geliştirebilirsek, harika olmaz mıydı?

Ya da AURASI grileştiği için, sevdiğimiz birisinin hastalanmak üzere olduğunu bilebilmemiz fena mı olurdu?

Belki de henüz hastalık kendisini bedende gösterme fırsatı bulamadan, bu süptil elektriksel değişiklikleri görmeye alıştığımız zaman, hastalıkların daha baştan bugünkünden daha az yaygın olacak.

Sevginin, hakim olan pozitif enerji veren şey olmasıyla, insanın kendisine ve başkalarına ŞİFA vermesi olağan şey olacak.

Şimdiki gibi, biyoenerji aktarımı uygulamasıyla yapılan, ender görülen bir istisna değil.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılındayız.

Tarihin, herşeyin kolayca olmasını istediğimiz bir noktasındayız. Kolaylığa çok değer veriyoruz. Her şeyi iyileştirip düzeltecek bir HAP istiyoruz. Yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşamının acısız geçmesini istiyoruz. Peki, yeni bir diyeti, yeni bir ilacı ya da yeni bir dini denerken gerçekte ne arıyoruz? İşler istediğimiz gibi kolayca ve mükemmel gitmeyince cesaretimizi kaybediyoruz.

(Mark Smith’e sohbeti için teşekkür ederiz.)

HAYATINIZIN HERHANGİ BİR ALANINDA İYİLEŞME İSTİYORSANIZ VE BU ÇALIŞMAYA İSTEKLİYSENİZ, SİZ DE MUCİZELERLE KARŞILAŞACAKSINIZ.

Bizler LEVH-İ MAHFUZ yüzyılında

sizlere bu farkındalılığı yaşatmak için ;

SİZİ ÖZÜNÜZLE tanıştırmak için;

REİKİ uyumlamalarıyla buradayız.

Ahmet Kaya

REİKİMASTER/TEACHER

www.izmirliahmetkaya.com

www.tanrinindogumgunu.com

0555 310 00 70

http://www.dogumgunu.com.tr/store/levh-i-mahfuz.html

http://www.dogumgunu.com.tr/store/

siparisim@dogumgunu.com.tr

mektup@dogumgunu.com.tr

 

 

 

 

Levh-i mahfuz – tdg – kdk